
29 Ekim: ''En büyük bayramımız''
29 Ekim 2016
Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele'ye başlarken benimsediği temel kararı Nutuk'ta şöyle anlatır: “Efendiler!... Bir tek karar vardı, o da millî egemenliğe dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”
Cumhuriyet neden 29 Ekim'de ilan edilir? Fahrettin Altay'ın aktardığına göre, Atatürk bu soruya şöyle yanıt verir: “Mondros 30 Ekim'dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır…”
Bu anlatı, Cumhuriyet'in ilan tarihinin taşıdığı tarihsel ve sembolik anlamı ortaya koyar. Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı'yla bağımsızlığını kazanan, Lozan Antlaşması'yla bağımsızlığı uluslararası alanda tanınan yeni Türk devletinin yönetim biçimi, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet olarak ilan edilir.
29 Ekim'in millî bayram ilan edilmesi
2 Şubat 1925 tarihinde Hariciye Vekâletince (Dışişleri Bakanlığı) hazırlanan kanun teklifinde 29 Ekim'in millî bayram olması önerilir. Teklif, 19 Nisan 1925 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilir… Böylece 628 sayılı Kanun'la, Cumhuriyet'in ilan edildiği 29 Ekim günü resmen millî bayram olarak kabul edilir ve 1925 yılından itibaren yurt içinde ve dış temsilciliklerimizde millî bayram törenleri düzenlenir…
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1933 tarihinde, Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümünde yaptığı Onuncu Yıl Nutku'nda bu günü “en büyük bayram” olarak nitelendirir…
Cumhuriyet ve Demokrasi
Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger, Siyasi Partiler (Bilgi Yayınevi, 1979) adlı eserinde Türkiye'nin tek parti dönemini ve Atatürk'ün demokrasi anlayışını da ele alır (s. 360-364).
Duverger, kitabında faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite söyleminin yerini Kemalist Türkiye'de “demokrasi söylemi”nin aldığını söyler. Atatürk hakkında ise şunları yazar: “Atatürk’ün liderliğindeki tek particilik, tekelciliğe dayanarak liberal demokrasiyi tıkamamıştır. Hatta Mustafa Kemal sahip olduğu güçten rahatsızlık duymuştur. Çeşitli fırsatlarla bu tekele son vermeye çalışmıştır.” Duverger'e göre, ‘’Türk tek partisinin başta gelen özelliği, onun demokratik ideolojisindedir. Bu ideoloji, hiçbir zaman, faşist veya komünist ideolojiler gibi, bir tarikat veya kilise niteliği taşımamış; üyelerine bir iman veya bir mistik empoze etmemiştir…”
Maurice Duverger'in değerlendirmesine göre, Cumhuriyet'in kurucu kadroları tek parti yönetiminden bir tür “mahcubiyet” duymuştur. Çok partili demokrasiye geçme düşüncesinin kurucu kadrolarda da karşılık bulduğu, 1930 yılındaki girişimde görülür. Mustafa Kemal Atatürk, o yıl Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurulması sırasında Fethi Okyar'ın kaygıları karşısında, onun anılarında aktarıldığına göre, şöyle der: “Bunlara tahammül edeceğiz başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır...”
Atatürk'ün, aynı hatıratta aktarılan sözlerinin devamı da dikkat çekicidir: “Vakıa bir meclis vardır, fakat dâhilde ve hariçte bize ‘dictature’ nazarıyla bakıyorlar. Hâlbuki ben Cumhuriyet’i şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum…” (Osman Okyar, Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar'ın Anıları, İş Bankası Yayınları, 1999, s. 103-104)
İşte bu nedenlerle Maurice Duverger, Kemalist siyasi rejimi “gizil (potansiyel) demokrasi” olarak nitelendirir. Ergun Özbudun gibi başka siyaset bilimciler de bu rejimin demokratikleşme potansiyelini farklı kavramlarla değerlendirmişlerdir. (Prof. Dr. Ergun Özbudun, ‘’Atatürk ve Demokrasi’’, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Mart 1989, Cilt V - Sayı 14)
İkinci Meşrutiyet dönemi aydınlarından Celal Nuri (İleri), Cumhuriyet'in ilanıyla gerçekleşen tarihsel dönüşümü “milletin taç giymesi” benzetmesiyle anlatır. (Celal Nuri İleri, ‘’Taç Giyen Millet’’, Cihan Biraderler Matbaası, 1923)
Ancak milletin taç giymesi, yalnızca egemenliğin sahibinin değişmesi demek değildir. Asıl mesele, bu egemenliğin nasıl kullanıldığıdır. Çünkü bir yönetimin meşruiyeti, yalnızca millet adına hareket ettiğini söylemesine değil; milletin özgür iradesine dayanmasına, hukuka bağlı kalmasına ve yurttaşların temel haklarını güvence altına almasına da bağlıdır. Nitekim Anayasa, Cumhuriyet'in demokratik bir hukuk devleti olmasını öngörür. Millî egemenlik, hiçbir iktidara sınırsız ve denetimsiz yönetme yetkisi vermez.
Cumhuriyet'in millete vaat ettiği “taç” ise yıllardır ülkeyi yönetenlerin bir türlü anlayamadıkları, farklılıkların bir arada yaşamasını mümkün kılan “demokrasi” fikrine dayanan “toplumsal barış” idi… Mustafa Kemal Atatürk'ün de hedeflediği ve arzuladığı gibi Cumhuriyet, demokrasiyle taçlandığı ölçüde millet özgür ve barış içinde yaşama imkânı bulabilecektir. Bu anlamda demokrasiyle taçlanmayan bir Cumhuriyet'in, millî egemenlik ve özgürlük idealini tam anlamıyla gerçekleştirdiğinden söz edilemez.
Cumhuriyet; bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik gibi değerleri içinde barındırır. Ancak bağımsızlık tek başına demokrasiyi, Cumhuriyet de tek başına özgürlüğü ve eşitliği güvence altına almaz. Bu değerlerin siyasal ve toplumsal hayatta gerçek anlamda karşılık bulabilmesi; çoğulculuğun, temel hak ve özgürlüklerin, hesap verebilirliğin ve iktidarın hukukla sınırlandırılmasının güvence altına alınmasına bağlıdır. Bu anlamda Cumhuriyet'in fazileti demokrasisidir. Demokrasisi olmayan bir Cumhuriyet'in faziletinden de söz edilemez…
Şair Bekir Sıtkı Erdoğan'ın sözlerini yazdığı Cumhuriyetimizin ''50. Yıl Marşı”nda dile getirdiği gibi:
‘’Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu,
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu.’’
Cumhuriyetimizin demokrasiyle taçlanması umuduyla “En Büyük Bayramımız” kutlu olsun…
Osman AYDOĞAN