• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam72
Toplam Ziyaret4336678

Gülten Akın


Gülten Akın

04 Kasım 2016


Şiirlerinde insanın iç dünyasını doğanın inceliğiyle buluşturan, bireysel acıları toplumsal acılardan ayırmayan, kadın duyarlılığını toplumsal vicdanla birleştiren; Sezen Aksu'nun “Deli Kızın Türküsü”, Edip Akbayram'ın “Özgürlük”, Grup Yorum'un “Büyü Yavrum” ve “Sıyrılıp Gelen” şarkılarında dizeleri ezgilere dönüşen, Türk şiirinin öz annesi olan bir şairimizden bahsetmek istiyorum...

Cemal Süreya'nın “Ümmüşşiir” (Şiirin Anası) diye tanımladığı; şiirinde yalnızca kendi acılarını değil, kadınların, çocukların, yoksulların, ezilenlerin ve bütün bir toplumun acılarını da dile getiren, Türk şiirinin yüz akı bir kadın şairimizden bahsetmek istiyorum...

Dar zamanların, ince şeylerin, naif sözcüklerin, biten yazların, gelen güzlerin, yağmurda üşüyen ıslak serçelerin şairinden bahsetmek istiyorum...

Durup ince şeyleri anlamaya kimselerin vakti kalmadığı, inceliğin giderek unutulduğu bu kaba dünyaya yabancı gelen ince bir ruhtan, Gülten Akın'dan bahsetmek istiyorum...

“Kuş uçsa gölge kalır” adlı şiir kitabında bir şiiri şöyle biterdi:

“Bende bir gülten kaldı
hangi bağa diksem yabancı”

Bu kaba dünyaya yabancı gelen ince bir ruhtu Gülten Akın; hangi bağa diksek yabancı kalan… Çünkü bazen insanın yabancılığı, ait olacağı bir yer bulamamasından değil, içinde yaşadığı dünyanın değerlerine yabancılaşmasından da kaynaklanır.

Gülten Akın'ın şiirinde bireysel acılarla toplumsal acılar birbirinden kopuk değildir. Bir kadının yalnızlığı, bir çocuğun korkusu, bir insanın yoksulluğu ve bir toplumun uğradığı haksızlık, aynı duyarlılığın farklı görünümleridir. Onun şiirinde incelik, yalnızca estetik bir özellik değil, insanın insana karşı duyduğu sorumluluğun da ifadesidir.

Gülten Akın’ın “ince”liği, sadece bir zarafet değil, modern dünyanın totaliter hoyratlığına karşı bir direniş felsefesidir.


Nitekim Gülten Akın da iyi şiirin, estetik kaygıyla ahlaki sorumluluk arasında kurulan dengeden doğduğunu savunurdu. Onun için şiir, yalnızca güzel sözler söylemek değil, yaşanan hayatın acılarına, çelişkilerine ve haksızlıklarına da tanıklık etmekti.

Ve ülkemin köylü, kentli tüm kadınlarının kara bahtlarını, geleneklerin, törelerin ve toplumsal baskıların altında ezilen yaşamlarını, ama aynı zamanda bu yazgıya boyun eğmeyen özgürlük arayışlarını anlatırdı “Kestim kara saçlarımı” adlı şiirinde:


''Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön''

Ve sevgiyi de birdenbire parlayan, gelip geçici bir tutku olarak değil; doğanın kendi sessiz ritmi içinde, usul usul büyüyen, kök salan ve insanın bütün varlığına işleyen derin bir duygu olarak anlatırdı “Seni sevdim” şiirinde:

''Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
'Uyandım bir sabah' gibi değil, öyle değil
Nasıl yürür özsu dal uçlarına
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara''

Ve “Çağrı” şiirinde, yalnızlığın ağırlaştığı, zamanın uzadığı, bekleyişin özleme, özlemin umuda dönüştüğü bir dünyadan seslenirdi; sanki Samuel Beckett'in Godot'sunu beklercesine, gelmesini beklediğine:

''Gün uzun türküsünü bitirdi
Karlı dallara yürüdü karanlık
Yalnızlık çekilmez bu vakit
Delirdi denizde yosun çayda balık
Gel artık''

Ve “Sessiz arka bahçeler” şiirinde, sözcüklerin yetersiz kaldığı, suskunluğun bile bir anlam taşıdığı zamanlarda, insanın bazen söyledikleriyle değil, hayat karşısında aldığı duruşla kendisini ifade edebileceğini anlatırdı:

“Durdun
söylenmemiş, anlatılmamış, söylenememiş olanı
anlaşılır kıldı duruşun”

Çünkü bazen söylenmeyenler, söylenenlerden daha çok şey anlatır; suskunluk, sözcüklerin ulaşamadığı yerde insanın en güçlü dili olur.

Ve yalnızca mazlumların acılarını değil, zalimlerin vicdanlarında taşıması gereken ağır sorumluluğu da anlatırdı. Çünkü zulüm, yalnızca zulmedilenin bedeninde ve ruhunda açılan bir yara değil, zulmedenin insanlığında da açılan derin bir yaraydı. Şairin, toplumsal direnişleri, adalet arayışını ve insan vicdanını merkeze alarak kaleme aldığı “42 günün şiirleri”nde şöyle seslenirdi mazlumlara, zalimlere, zulmedenlere:

''Zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir 
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
Çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi 
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada varır
sebebin kapısında durur''

Ve “Üşümekten değil korku” şiirinde, yalnızca yenilgilerin değil, zaferlerin de yorduğu; mücadelelerden, hayal kırıklıklarından, hatta sevgilerden bile ürker hâle gelen insanları anlatırdı. Yorgun ve yılgın savaşçılardı onlar; ama bütün kırgınlıklarına ve korkularına rağmen yeniden yola çıkmaktan da vazgeçmeyen savaşçılar:

‘’Yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti bizi
Utanırız tadına varmaktan içkilerimizin
Biri bütün güneşleri toplar, vermeye bekletir
Üşümekten değil korku, ısınır olmaktan
Yorgun savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi

Tutulmuş dağ yolları oklar ve tuzaklar
Biri dostluk adına bağışlar çirkinliğimizi
Düz yollara düşeriz yeniden oksuz ve tavşansız
Yılgın savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi’’

Ve “Veda” şiirinde, yaşamın yorgunluğunu, ayrılığın hüznünü ve insanın kendi kaderi karşısındaki sorumluluğunu iki kısa dizeye sığdırarak hepimize birden seslenirdi:

''Ben yoruldum gidiyorum
kendi endişeni kendin seç''

Ve ölümün kaçınılmazlığını bilmesine rağmen yaşamdan vazgeçmeyen, ölüm gerçeğini bilmezden gelerek yaşama tutunan insanın o derin çelişkisini de üç kısa dizeye sığdırırdı ''Yürüyorum'' şiirinde:

“İnadın anlamı yok
Ölünüyor
Ben bilmezden geliyorum”

Ve “İlkyaz” şiirinde, insanın giderek kaybettiği inceliği şu sözlerle anlatırdı:

“Ah kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya”

Aynen öyleydi. Aynen öyle... İnsanların yaşamaya değil yetişmeye, anlamaya değil tüketmeye, sevmeye değil sahip olmaya koştuğu bu çağda kimselerin vakti kalmamıştı durup ince şeyleri anlamaya. Oysa insanı insan yapan, çoğu zaman hayatın koşuşturması içinde farkına bile varmadığı o ince şeylerdi...

Ve “Güz” şiirinde, yaşamın geçiciliğini, ölümün kaçınılmazlığını, Anadolu insanının acılarını ve halk ağıtlarının o derin hüznünü bir araya getirerek şöyle seslenirdi:

''Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
Derede yıkandım, cevizle tırmandım. kuş ürküttüm
Kaçırdılar on iki Çocuk doğurdum. beledim gözledim
Oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım

Ağlama kız, deme incinirim Yâr Yâr
ben ağlamam dağlar taşlar ağlasın
Körüm, çelimsizim, göğnüğüm, hastayım.
sebebolanları nerde bulayım
adamdan içerli kuşlar ağlasın'' (*) 

Ve Gülten Akın'ı, şiirindeki gibi, 4 Kasım 2015'te, bir güz gününde kaybetmiştik... Türk şiiri öksüz kalmıştı... Allah rahmet eylesin...

Şimdi dünya daha bir boşlukta, şimdi dünya daha fazla bir hoyratlıkta, daha bir kabalıkta, daha bir karanlıkta... Çünkü dünya yalnızca savaşlarla, yoksulluklarla, felaketlerle değil; inceliğini, merhametini, vicdanını ve insanlığını kaybettikçe de kararıyor...

Katar katar göç ettikçe şairlerimiz; susuz havuzlarda, gübresiz bahçelerde, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz; sonunda nefessiz ve kelimesiz kaldık!

Ama şairler, ardında bıraktıkları dizelerde, insanların hafızalarında, acılarında, sevinçlerinde ve özlemlerinde yaşamayı sürdürürler. Çünkü ölüm insanın sesini susturabilir; ama insanlığın vicdanına dokunan sözcüklerini susturamaz.

Ve “Beni sorarsan” şiirinde, sanki bir güz günü aramızdan ayrılışının ardından kışa dönen dünyamızı, içimize çöken hüznü ve geride kalan bizlerin yalnızlığını anlatır gibiydi:

''Beni sorarsan
Kış işte
Kalbin elem günleri geldi''

Ve “Yağmurlu” şiirinde, sanki bu kez geride kalan bizler ona seslenirdik:

''Burda geceler kaldı sen gittin.''

Ey şair! Söylediğin gibi, yorgun savaşçılarız... Yengiler eskitti, sevgiler ürküttü bizi... Burası kış artık... Kalbin elem günleri geldi... Sen gittin... Burda geceler kaldı...

Ve durup ince şeyleri anlamaya artık vaktimiz kalmadı!

Osman AYDOĞAN

(*) Gülten Akın’ın “Güz” şiirinin bu dizeleri tamamen orijinaldir ve Gülten Akın’ın kendi kaleme aldığı şekliyledir. Şiirde herhangi bir yazım hatası bulunmamaktadır.




Yorumlar - Yorum Yaz