
9 Eylül 1922, İzmir’in Kurtuluşu ve Ötesi
09 Eylül 2020
Büyük Taarruz, 26 Ağustos 1922 günü başlıyor. 30 Ağustos günü, Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda Yunan İşgal Ordusunun ana kuvvetlerinin önemli bir bölümü kuşatılarak savaş dışı bırakılıyor. Ardından Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın 1 Eylül 1922 tarihinde verdiği ‘’Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!’’ emriyle Türk Ordusu İzmir yönünde takip harekâtına geçiyor. 9 Eylül 1922’de Türk birlikleri İzmir’e giriyor. İzmir 3 yıl 4 ay sonra Yunan işgalinden kurtarılıyor.
Ancak 9 Eylül’ün askerî tarih açısından anlamı yalnız İzmir’in kurtarılmasında bulunmuyor. 30 Ağustos’ta Yunan Ordusunun ana kuvvetlerinin savaş dışı bırakılmasıyla Büyük Taarruz’un kesin sonuçlu meydan muharebesi safhası tamamlanıyor; fakat harekât sona ermiyor. Mustafa Kemal Paşa, yenilen Yunan kuvvetlerinin yeniden toparlanmasına ve Batı Anadolu’da yeni bir savunma hattı kurmasına fırsat vermeden takip harekâtını sürdürüyor. 1 Eylül’de verilen “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrinin stratejik anlamı da burada bulunuyor.
Böylece 26 Ağustos’ta başlayan stratejik taarruz, 30 Ağustos’taki meydan muharebesi zaferiyle yetinmiyor; yenilen Yunan kuvvetlerinin yeniden toparlanmasına ve yeni bir savunma hattı kurmasına fırsat verilmeden sürdürülen kesintisiz takip harekâtıyla 9 Eylül’de İzmir’e ulaşıyor. 30 Ağustos’ta kazanılan askerî üstünlük, takip harekâtıyla kesin sonuca dönüştürülüyor. Böylece Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı boyunca uyguladığı stratejik savunma → stratejik denge → stratejik taarruz → takip zincirinin son halkası da tamamlanıyor.
Fakat Kurtuluş Savaşı’nın stratejik sonucu henüz tamamlanmış olmuyor. Çünkü askerî zaferin siyasi hedefi yalnız Yunan Ordusunu yenmek veya İzmir’i kurtarmak değil; Misak-ı Millî çerçevesinde millî egemenliğe dayanan tam bağımsız bir devlet kurmak oluyor. Bu nedenle İzmir’den sonra savaş meydanında kazanılan zaferin siyasi ve diplomatik sonuca dönüştürülmesi gerekiyor.
Ancak büyük stratejinin bu sonucu, 9 Eylül günü İzmir’de yaşanan tarihî anın insani ve toplumsal anlamını gölgelememeli. Çünkü 9 Eylül yalnız bir askerî harekâtın ulaştığı son nokta değil; üç yılı aşkın işgalin ardından bir milletin kurtuluş sevincini yeniden yaşadığı gündür. Bu nedenle o günü yalnız harekât planları, askerî birlikler ve diplomatik sonuçlarla değil, o anlara tanıklık edenlerin gözünden de görmek gerekiyor.
Bugünü anlatan elbette çok sayıda eser ve hatırat bulunuyor. Ben ise 9 Eylül’ün hem askerî zaferini hem de insanlarda yarattığı duyguyu daha yakından görebilmek için üç tanığın anlatımına başvuracağım: Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay ve Salih Bozok.
Ruşen Eşref Ünaydın
Gazeteci, siyasetçi ve diplomat Ruşen Eşref Ünaydın, 1920 yılında TBMM Hükümeti’nin çağrısı üzerine Ankara’ya gelerek Kurtuluş Savaşı’na katılıyor. Ruşen Eşref Ünaydın, ‘’Atatürk’ü Özleyiş (Hatıralar)’’ (Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001) (Kitabın ilk baskısı Türk Tarih Kurumu tarafından 1957 yılında yapılıyor) kitabında Millî Mücadele içinde zafere kadar Atatürk’ü en geniş hatlarıyla ele aldığı hâtıralarını anlatıyor. (R.E. Ünaydın’ın, ne yazık ki Zafer’den sonraki devreyi kaleme almaya başladığı ikinci bölümü tamamlamaya ömrü yetmiyor.)
Bu kitabında Ruşen Eşref Ünaydın, İzmir’e gidişi şöyle anlatıyor (özetle):
‘’… Yunan’ın ateşe verdiği Kasaba’ya (Turgutlu) varıp burayı ve yanan köyleri geçer. Armutlu’ya gelinir. Burada mola verilir Mustafa Kemal koyu bir güneş gözlüğü taktığı için tanınmaz. Orada bulunan bir ihtiyar, koynundan bir resim çıkarır, bir kaç kere önce resme, sonra Mustafa Kemal’e bakar. Mustafa Kemal gözlüğünü alnına doğru kaldırınca ihtiyar daha yakına yanaşır ve daha dikkatli bakar. Birdenbire yüzünün rengi değişir, her yanı titreyerek, 'Bu sensin, bu!' diye bağırır. Sonra orada bulunanlara dönerek, haykıra haykıra 'Ey ahali koşun, koşun! Bu odur, Kemalimiz geldi' der demez bütün halk otomobile koşar. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı kimi toprağı, kimi tekerlekleri öpüyor, kimi Mustafa Kemal’in boynuna, eline sarılıyor kimi otomobili omuzlarında taşımaya çalışıyordu.’’
Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 Cumartesi günü karargâhı ile Belkahve’ye varıyor. Bir incir ağacının altında Kadifekale’de şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir’i uzun uzun seyrediyor. Düşman devletlerinin karma donanması körfezdedir. Hava kararıncaya kadar burada kalıyor.
Geceyi geçirmek için Nif’e (Kemalpaşa) geliniyor. Ruşen Eşref Ünaydın buradaki manzarayı Mustafa Kemal’e atfen kitabında şöyle anlatıyor:
“Seni, bir iki basamak merdivenle ilk katına çıkılan, zaten sanırım o ev sadece bir katlı idi, o evin kapısından içeri girişte, başları beyaz örtülerle sımsıkı sarılı köy kadınları karşıladılar. Yedi sekiz kadın... Gölgeler gibi çekingendiler. Seni o dar girişte görünce, yerlere doğru eğildiler; sarılıp dizlerinden öptüler; başörtülerinin ucu ile ayaklarından tozlar aldılar, bir ikisi o tozları gözlerine sürdüler! Ve onların gözlerinden senin ayakkabılarına yaşlar damladı. Sen onları ağır başla selamladın. Onlar senin önünde el bağladılar, yaşlı gözlerle sana uzun uzun baktılar. Bu el bağlayışlar, bu susuşlar sana bir sonsuz minneti ve hayranlığı bin sözden ne kadar daha iyi anlatıyordu.”
Mustafa Kemal Paşa; yanında Mareşal Fevzi (Çakmak), Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa, Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa ve karargâhıyla 10 Eylül 1922 günü İzmir'e giriyor. Burada Fahrettin (Altay) Paşa ile buluşarak doğruca Hükümet Konağına gidiyor. İzmirliler kurtarıcılarını büyük bir törenle, sevinç ve coşkunlukla karşılıyor. İzmir Hükümet Konağı balkonundan, Konak alanını hınca hınç dolduran İzmirlileri, selamlayarak kısa bir konuşma yapıyor:
“Bu zafer milletindir!...”
Falih Rıfkı Atay
Falih Rıfkı Atay ise, milli mücadelenin en önde gelen gazetecilerinden oluyor. Genç gazeteci Falih Rıfkı, Türk ordusunun 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir'i kurtarışının ertesi gün vapurla İzmir'e gelip Gazi ile ilk söyleşiyi yapıyor. Gazi ile gazeteci ve milletvekili olarak her konuda yakınlığı ölümüne kadar sürüyor.
Falih Rıfkı Atay, İzmir kurtulduğunda henüz İstanbul’da bulunuyor. İzmir’in kurtuluşu haberini aldığında defterine şöyle not düşüyor: ‘’Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.’’
İzmir’in kurtuluşu haberi kısa sürede tüm yurda yayılıyor. İstanbul büyük bir sevinç yaşıyor. Falih Rıfkı Atay, 10 Eylül 1922 günü basılan Akşam gazetesi için şöyle anlatıyor: “Akşam’ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ‘Elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk!’ Kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu.”
Falih Rıfkı Atay’ın 1950'li yıllarda yazdığı Atatürk'ü anlatan muhteşem bir eser olan ‘‘Çankaya’’’ adlı kitabında Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal ile görüşmek üzere İzmir’e gelişlerini de şöyle anlatıyor:
‘’Yakup Kadri ile beraber Paquet Kumpanyası’nın Lamartine vapurundayız. Ta Kadifekale’de Türk bayrağını görünceye kadar İzmir’e çıkıp çıkmayacağımızı bilmiyorduk. Eğer bir gecikme olmuşsa, vapurda kalacaktık. Limanda derin bir sessizlik. Zırhlıları ile kruvazörleri ile torpidoları ile İngiliz donanması orada. Lamartine vapurunun Akdeniz memleketlerine gidecek bütün yolcuları da içlerinden konuşmakta. Bazılarının sözlerini bakışlarından işitiyorum: ‘Zavallı şehir, yine mi Türklerin eline geçti?’ Bir motorla neşeli birkaç Türk subayı geldi. Güvertede Yakup ile benim vesikalarımıza baktılar. İsimlerimizi de tanımış olmalı idiler. Hemen izin verdiler. Rıhtım boyunda kapı eşiklerine çömelen silahlı askerlerle karşılaştık. Yüzleri güneş yanığı, üstleri başları toz içinde, hepsi taze zafer tütüyor. Fakat bir savaştan değil, bir trenden çıkmış gibi sade ve gösterişsiz bir halleri var.’’
Salih Bozok
Salih Bozok, Mustafa Kemal Atatürk'ün Selânik'ten mahalle ve okuldan arkadaşı ve yaşça da akranı oluyor. Mustafa Kemal ile Harbiye’yi aynı yıl bitiriyor. Mustafa Kemal Paşa, Birinci Dünya Savaşında Suriye Cephesi'nde bulunduğu sırada Salih Bey'i "başyâver" görevine tâyin ederek yanına alıyor. Sürekli beraberlikleri böyle başlıyor. Mustafa Kemal Paşa, meclis başkanı iken "Meclis Başkanlığı Yâverliği", Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da "Cumhurbaşkanlığı Yâveri" olarak görev yapıyor. Atatürk'e en yakın kişi olarak biliniyor.
Salih Bozok'un hatıratında, Mustafa Kemal Paşa'nın İzmir'deki İngiliz konsolosu ve donanma komutanıyla yaptığı görüşmeler oldukça çarpıcı biçimde anlatılıyor. Bozok'un anlatımına göre Mustafa Kemal Paşa, limandaki yabancı savaş gemilerinin ayrılmasını istiyor. Olayı Bozok şöyle aktarıyor: (Salih Bozok, ‘’Atatürk'ün Yaveri Salih Bozok Anlatıyor’’, Ataca Yayınları, 2019)
‘’Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir’de geçireceği ilk geceyi yaşıyordu. Zengin bir sofra hazırlandığı halde ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı. Ertesi sabah erkenden uyandık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik. Vali, İngiliz konsolosuyla konuşuyordu. Biz gelince, ayağa kalktı ve konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı. Konsolos iyi Türkçe biliyordu. Paşa, valiye sordu: ‘’Konu nedir?’’
Vali anlattı: ‘’Sayın konsolos, İngiliz tebaası vatandaşlarla Rum ve Ermeni azınlığın güven altında olup olmadığından endişeleniyorlar. Kendilerine herkesin güven altında olduğunu bildirdim.’’
Mustafa Kemâl Paşa, konsolosun Türkçe bildiğini biliyordu. Buna rağmen kendisine valiyi muhatap aldı: ‘’Ee, peki daha ne istiyormuş?’’
Bu soruya konsolos Türkçe cevap verdi: ‘’Tebaamız için Hükümetinizden yazılı teminat istiyorum.’’
Mustafa Kemâl Paşa: ‘’Ne yani, Yunanlılar zamanında siz, tebaanızı daha mı emniyette görüyordunuz?’’
Konsolos kasılarak: ‘’Evet, dedi. Yunanlılar buradayken tebaamızı daha emniyette görüyorduk.’’
Mustafa Kemâl Paşa: ‘’O halde buyurun tebaanız ile birlikte Yunanistan’a gidin efendim.’’
Konsolos: ‘’Yani majestelerinin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?’’
Mustafa Kemâl Paşa: ‘’Siz kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben, Millet Meclisi'nin Başkanı ve Türk Orduları Başkumandanıyım. Savaş açmaya da barış yapmaya da tam yetkiliyim. Peki, siz kimsiniz? Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmelerini yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz dışarıya!’’
Konsolos, Mustafa Kemâl Paşa’nın son sözü üzerine sapsarı kesildi ve tek kelime söylemeden kapıdan çıktı, gitti.
Mustafa Kemâl Paşa, adamın arkasından Vali’ye döndü: ‘’Bunlara yüz vermeyin Vali Bey! Bir donanma önünde pısacak, bir blöf karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletçik sanıyorlar bizi. Küstahlık derecesine bakın, Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak! Savaş halinde değiliz sanki. Bana savaş mı açıyorsunuz, diye soruyor!’’
Birkaç saat sonra, İngiliz donanma kumandanı hükümet konağının kapısından girerek, Mustafa Kemâl Paşa’nın odasına yöneldi. Nazik fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen Eşref kendisine ne istediğini sordu.
Amiral: ‘’Başkumandan Mustafa Kemâl Paşa ile görüşmek istiyorum.’’
Birlikte odaya girdiler, kapı kapandı.
Amiral: ‘’Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale’deki başarınızın rastlantıya borçlu olmadığınızı kanıtladınız. Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum’’, diyerek övgüler yağdırmaya başladı.
Paşa, bıkkın bir sesle: ‘'Bunları geçin amiral. Çok işimiz var. Asıl konuya gelin...'’ dedi.
Amiral bu tavır karşısında bocalayarak konuya girdi: ‘’İzmir’de tebaamız ve sizin azınlıklarınız Ermeniler, Rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir. Güvende midirler?’’
Paşa: ‘’Hiç kuşkunuz olmasın amiral, tebaanız ve azınlıklar Hükümetimizin koruması altındadır. Suç işlemeyenler, kendilerini güvende sayabilirler.’’
Amiral: ‘’Peki, suç işleyenler?’’
Paşa: ‘’Suç işleyenler sayın amiral, muhtemelen ülkenizde olduğu gibi adaletin huzuruna çıkarılır. Suçlu olanlar cezalarını çeker.’’
Amiral: ‘’Fakat Paşa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan Rumlar, şımarıklık yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığıyla yüz yüzedir. Ermenileri biliyorsunuz büyük bir toplumu göçe zorlandı ve önemli bölümü hayatlarını kaybetti. Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile işbirliği yapmış bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır, bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kişiler halkın husumetine bırakılırsa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır.’’
Son cümleye kadar amirali sakince dinleyen Mustafa Kemâl Paşa '’dünyanın koparacağı gürültü'’ ile tehdit edilince amiralin sözünü kesti: ‘’Üstünlük pozunuzu derhal bir yana koyunuz. Tehdit etmekten de vazgeçiniz. İngiltere ve müttefiklerin kıyamet koparıp koparmayacağını düşünmem bile. Bunlar memleketin dâhili işleri ve de sizin bu işlere karışmanıza müsaade etmem. Majestelerinin devleti bizim azınlıklarımızla uğraşmaktan vazgeçsin. Kim ki bize saygı beslemez, bizden de saygı beklemeye hakkı olmaz.’’
Amiralin yüzü bembeyaz oldu: ‘’İngiliz Hükümetinin tebaasını her yerde koruma hakkı devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz.’’
Paşa: ‘’Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen cesetlerini herhalde görmüş olmalısınız. Ordumuz asayişi sağlamıştır. İzmir limanını donanmanıza kapatıyorum. İsterseniz tebaanızı gemilerinize doldurabilirsiniz. Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum.’’
Sert sözler karşısında amiral ne yapacağını şaşırdı: ‘’İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?’’
Paşa: ‘’Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr antlaşmasının halen yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırtıp attık. Karşımda serbestçe oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz. Fakat nezaketimizi kötüye kullanmanıza müsaade etmem. Şu anda hukuken barış antlaşması yapmamış iki devletiz. Savaş hukuku halen yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum.’’
Bir balmumu heykeline döndü amiral. Sert adımlarla girdiği Mustafa Kemâl Paşa’nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçüldü ve sonunda kekeleyerek: ‘’Affedersiniz'’ dedi. Yerlere kadar eğilerek geri geri gidip dışarı çıktı.
İngiliz ve Fransızlar kendi uyruklarını gemilere bindirmeye başladılar. Birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler.
Batı Anadolu’nun Yunan işgalinden kurtuluşu
06 Eylül’de Balıkesir kurtarılıyor. 11 Eylül 1922 günü Türk orduları Bursa’ya giriyor. 16 Eylül 1922’de Çeşme’deki son Yunan birlikleri, 18 Eylül 1922’de de Anadolu’daki son Yunan askerleri Erdek’ten çekiliyor. Ekim 1922’de İngiltere'de Lloyd George başbakanlıktan istifa ediyor. Yunan kralı Konstantin tahttan indiriliyor. Yunanistan’da darbe oluyor. Yunan generalleri kurşuna diziliyor.
Askerî zaferden diplomatik zafere: Mudanya
9 Eylül’de İzmir’in kurtarılmasıyla Yunan Ordusuna karşı yürütülen savaşın sonucu artık büyük ölçüde belli oluyor. Ancak Mustafa Kemal Paşa açısından askerî zafer tek başına yeterli değildir. Doğu Trakya hâlâ Yunan işgali altında, İstanbul ve Boğazlar ise İtilaf Devletlerinin denetiminde bulunuyor.
Türk Ordusu bu nedenle İzmir’de durmuyor. Birlikler Marmara ve Boğazlar yönüne ilerliyor. Böylece savaş meydanında kazanılan askerî güç, yeni bir siyasi ve diplomatik baskı aracına dönüşüyor.
Bu noktada Kurtuluş Savaşı’nın belki de en dikkat çekici stratejik safhalarından biri başlıyor. Türk Ordusunun karşısında artık yenilmiş Yunan Ordusundan çok, Boğazlar bölgesinde bulunan İngiliz kuvvetleri bulunuyor. İlerlemenin sürmesi, Türkiye ile İngiltere arasında yeni bir savaşa yol açma ihtimalini doğuruyor.
Mustafa Kemal Paşa’nın önündeki mesele bu nedenle yalnız askerî değildir: Kazanılmış büyük zaferi, Türkiye’yi yeni ve sonucu belirsiz bir savaşa sürüklemeden siyasi sonuca dönüştürmek gerekiyor.
Türk Ordusunun Boğazlar ve Doğu Trakya yönündeki baskısı sürerken diplomasi devreye giriyor. İtilaf Devletleri ateşkes görüşmelerini kabul etmek zorunda kalıyor ve görüşmeler 3 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da başlıyor.
11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması ile silahlı mücadele sona eriyor. Doğu Trakya’nın Yunan kuvvetleri tarafından boşaltılarak Türkiye’ye devredilmesi kabul ediliyor; İstanbul ve Boğazlar Türk mülkî idaresine bırakılıyor. İtilaf kuvvetlerinin ise kesin barış antlaşmasına kadar bölgede geçici olarak kalmaları öngörülüyor.
Böylece Büyük Taarruz’da kazanılan askerî zafer, Mudanya’da siyasi ve diplomatik sonuca dönüşmeye başlıyor.
Buradaki stratejik başarı yalnız düşmanı savaş meydanında yenmek olmuyor. Asıl başarı, kazanılmış askerî üstünlüğü yeni ve gereksiz bir savaşa girmeden siyasi sonuca dönüştürebilmekte yatıyor. Türk Ordusunun varlığı ve ilerleme kabiliyeti masadaki diplomasinin arkasındaki güç olurken, diplomasi de ordunun yeni bir savaşa girmeden elde edebileceği sonucu sağlıyor.
Başka bir ifadeyle Mustafa Kemal Paşa, savaşabilecek durumda olan bir orduyu savaştırmadan siyasi sonuç elde ediyor.
Sun Tzu'nun yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce ''Savaş Sanatı''nda ifade ettiği gibi, üstün başarının en yüksek biçimi her savaşı kazanmak değil, düşmanın direncini savaşmadan kırabilmektir. Mudanya'da elde edilen sonuç da bu klasik strateji anlayışını hatırlatıyor.
Bu, Kurtuluş Savaşı boyunca uygulanan büyük stratejinin son ve belki de en çarpıcı örneklerinden biri oluyor: Önce askerî güç siyasi hedef için hazırlanıyor; gerektiğinde kullanılıyor; fakat siyasi hedef savaşmadan elde edilebiliyorsa silaha başvurulmuyor.
Lozan ve İstanbul’un savaşılmadan kurtuluşu
Mudanya Ateşkes Antlaşması askerî harekâtı sona erdiriyor; fakat Kurtuluş Savaşı’nın siyasi ve hukuki sonucu henüz tamamlanmış olmuyor. Savaş meydanında ve Mudanya’da elde edilen kazanımların uluslararası hukuk bakımından kabul edilmesi Lozan’da yapılacak barış görüşmelerine kalıyor.
Lozan görüşmeleri uzun ve çetin müzakereler sonunda 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Barış Antlaşması ile sonuçlanıyor. Böylece yeni Türk devletinin bağımsızlığı uluslararası alanda tanınıyor; kapitülasyonlar kaldırılıyor ve Sevr düzeni hukuken ortadan kalkıyor.
Lozan’ın ardından İtilaf kuvvetleri 2 Ekim 1923 tarihinde İstanbul’u tahliye ediyor. Türk birlikleri 6 Ekim 1923 tarihinde İstanbul’a giriyor ve yaklaşık beş yıl süren fiilî işgal dönemi sona eriyor.
İstanbul’un kurtuluşunun askerî ve siyasi tarih açısından dikkat çekici tarafı burada bulunuyor: Türk Ordusu İstanbul’u geri almak için şehirde bir meydan muharebesi yapmak zorunda kalmıyor.
Fakat bu, İstanbul’un askerî güç kullanılmadan kurtarıldığı anlamına da gelmiyor. Çünkü Mudanya ve Lozan’daki diplomasinin arkasında 30 Ağustos’ta Yunan Ordusunun ana kuvvetlerini yenmiş, 9 Eylül’de İzmir’e ulaşmış ve ardından Boğazlara doğru ilerleme yeteneğini göstermiş muzaffer bir Türk Ordusu bulunuyor.
Dolayısıyla İstanbul’un kurtuluşunu “savaşılmadan kazanılmış” bir sonuç olarak tanımlamak mümkündür; ancak bu sonuç savaş meydanındaki askerî zaferden bağımsız olmuyor. Tam tersine, askerî gücün fiilen kullanılmasına gerek kalmadan siyasi sonuç üretebildiği noktayı gösteriyor.
30 Ağustos’ta savaş meydanında kazanılan güç, Mudanya’da diplomatik baskıya, Lozan’da uluslararası hukuka ve 6 Ekim 1923’te İstanbul’un fiilen tahliyesine dönüşüyor.
Bu bakımdan İstanbul’un kurtuluşu, Kurtuluş Savaşı’nın son muharebesi değil; kazanılmış muharebelerin siyasi sonucu oluyor.
Sonuç
9 Eylül 1922, Türk Kurtuluş Savaşı’nın yalnızca İzmir’in kurtarıldığı gün olmuyor. Aynı zamanda yıllar boyunca yürütülen askerî, siyasi, ekonomik ve diplomatik mücadelenin savaş meydanındaki kesin sonucunun görünür hâle geldiği tarihsel eşiklerden biri oluyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda izlediği stratejiye bu noktadan bakıldığında bütünlük daha açık görülüyor. Kuvvetin yetersiz olduğu dönemde ordu korunuyor; Sakarya’da düşmanın taarruz gücü kırılıyor; ardından zaman kazanılarak askerî, ekonomik ve diplomatik imkânlar Batı Cephesi’nde yoğunlaştırılıyor. 26 Ağustos'ta stratejik taarruza geçiliyor; 30 Ağustos'ta Yunan Ordusunun ana kuvvetlerinin önemli bir bölümü savaş dışı bırakılarak kesin sonuçlu meydan muharebesi kazanılıyor. Ardından kesintisiz takip harekâtına geçiliyor. 9 Eylül’de İzmir’e ulaşılmasıyla Yunan Ordusuna karşı yürütülen savaş askerî bakımdan kesin sonuca yaklaşıyor.
Fakat büyük strateji açısından zafer burada bitmiyor.
Çünkü savaşın amacı yalnız düşman ordusunu yenmek veya kaybedilmiş toprakları geri almak olmuyor. Askerî zaferin siyasi amacı, millî egemenliğe dayanan tam bağımsız bir devlet kurmak oluyor.
Bu nedenle İzmir’den sonra Türk Ordusunun yarattığı askerî üstünlük Boğazlar ve Doğu Trakya yönünde siyasi baskıya dönüşüyor. Mudanya’da Doğu Trakya savaşılmadan geri alınıyor; Lozan’da bağımsızlık uluslararası hukuk düzeyinde kabul ediliyor; İtilaf kuvvetlerinin İstanbul’u tahliyesinin ardından Türk birlikleri 6 Ekim 1923 tarihinde İstanbul’a giriyor.
Böylece Kurtuluş Savaşı’nın stratejik zinciri tamamlanıyor:
Stratejik savunma → stratejik denge → stratejik taarruz → takip → askerî zafer → diplomatik sonuç → siyasi bağımsızlık.
Belki de Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisinin büyüklüğü en açık biçimde burada görülüyor. Gerektiğinde savaşarak askerî sonuç alıyor; fakat askerî sonuç siyasi hedefi savaşmadan gerçekleştirmeye imkân verdiğinde yeni bir savaşa girmiyor.
İstanbul bu nedenle bir meydan muharebesiyle kurtarılmıyor. Onu kurtaran güç, İstanbul’da sıkılan bir mermi değil; Anadolu’da kazanılan savaşların yarattığı askerî, siyasi ve diplomatik üstünlük oluyor.
30 Ağustos’ta kazanılan zafer, 9 Eylül’de İzmir’e, Mudanya’da Doğu Trakya’ya, Lozan’da bağımsızlığa ve 6 Ekim 1923’te İstanbul’a ulaşıyor.
Böylece zafer, yalnız düşman ordusunun yenilmesiyle değil, savaşın siyasi amacının gerçekleştirilmesiyle tamamlanıyor.
Bu zaferi sağlayan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarını, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Osman AYDOĞAN