• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam951
Toplam Ziyaret4130657

Türk siyasetinin makûs talihi


Türk siyasetinin makûs talihi

06 Kasım 2023

Türkiye’de siyasetin temel sorunu ideolojik farklılıklar değil, siyasetin kurumsallaşamamış olmasıdır.

Samuel P. Huntington, ‘’Political Order in Changing Societies ‘’ (Değişen Toplumlarda Siyasal Düzen) (Yale University Press, 1968) adlı eserinde, siyasal istikrarın yalnızca seçimlerle değil; kurumsallaşmış siyasal yapılarla mümkün olduğunu belirtiyor. Huntington’a göre siyasal katılımın artması, kurumsallaşma aynı ölçüde gelişmezse istikrarsızlık ve siyasal çürüme üretiyor.


Türkiye’de de uzun yıllardır yaşanan bu durum temel sorunların kaynağını oluşturuyor. Siyasal katılım artmasına rağmen siyasette; parti yapıları, siyasal etik, uzlaşı kültürü ve kurumsal denge mekanizmaları yeterince gelişemiyor.

Huntington’ın eserinde kurumsallaşma için öngördüğü uyarlanabilirlik, karmaşıklık, özerklik ve tutarlılık kriterleri Türkiye’de yerini '’kişiselleşmiş siyasete'’ (personalistic politics) bırakıyor. Bu durum, partilerin toplumsal talepleri süzgeçten geçiren mekanizmalar olmak yerine, liderlerin şahsi karizmalarına endeksli yapılara dönüşmesine yol açıyor. Oysa bu noktada Huntington’ın vurguladığı ‘’özerklik’’ kriteri hayati bir önem taşıyor. Kurumsallaşmış bir yapıda parti, liderden veya belirli çıkar gruplarından bağımsız bir tüzel kişiliğe sahip olması gerekiyor. Ancak Türkiye’de partiler, toplumsal talepleri süzen özerk yapılar olmak yerine, liderin karizmasına ve sadakat ağlarına bağlı ‘'şahıs işletmeleri'’ gibi çalışıyor.

Türk siyasetinin de ayrıca bilimsel, edebi, felsefi, siyasi, sosyolojik, psikolojik ve stratejik derinliği bulunmuyor. Türk siyaseti düşünsel ve stratejik derinlik üretmekte de zorlanıyor.

Ayrıca, Türkiye'de sağıyla soluyla siyaset, kurumsallaşamıyor. Türk Sağı ve Solu siyasetini kurumsallaştıramayınca da siyaset; sınıf temelli bir siyaset yerine etnik ve mezhep temelli bir zemine oturuyor. Halbuki gerçek demokrasilerde siyaset, toplumdaki etnik, dini ve mezhebi farklı kimlikleri ortak sınıfsal çıkarları doğrultusunda birleştirip bütünleştiriyor. Ancak demokrasi karnesi zayıf olan Türk siyaseti ise etnik ve dini kültürel kimlikler üzerinden adeta toplumu kutuplaştırıp ayrıştırıyor. Bu şekilde kültürel kimlikler üzerinden yapılan etnik ve mezhep temelli siyaset ise hem Türkiye’yi dünyada ve bölgesinde yalnızlaştırıyor hem de Türkiye’yi kendi içinde parçalayıp uçuruma sürüklüyor.

Bu noktada Pierre Bourdieu’nun '’kültürel sermaye’' kavramını hatırlamak gerekiyor. Türkiye’de seçmen davranışı sadece ekonomik çıkarlarla değil, aidiyet hissettiği kültürel sermaye ve ‘'mahalle’' kimliğiyle şekilleniyor. Bu durum, rasyonel bir sınıf siyasetinin gelişmesini engelleyerek, seçmenin kendi ekonomik zararına olsa bile kimlik blokları içinde kalmasına neden olan bir '’kültürel hegemonya’' yaratıyor.

Buradaki temel tıkanıklık, siyasetin bir '’müştericilik’' (clientelism) ilişkisine hapsolmasında yatıyor. Seçmen ile kurulan bağ; programlar veya ideolojik ilkeler üzerinden değil, kaynakların kayırmacı bir biçimde dağıtımı üzerinden şekilleniyor. Bu durum ciddi bir '’siyasal temsil krizi'’ doğuruyor. Sağ siyaset, kurduğu '’kültürel hegemonya’' ile sınıfsal eşitsizlikleri kimliksel sembollerin potasında eritirken; sol siyaset, bu kimlik kıskacını kıracak yeni ve kapsayıcı bir dil üretemiyor.

Siyasal çürüme

Francis Fukuyama ise ‘’Siyasal Düzen ve Siyasal Çürüme’’ (Profil Yayıncılık, 2018) adlı eserinde demokratik seçimlerin tek başına yeterli olmadığını; devlet kapasitesi, hukuk devleti ve hesap verebilir kurumlar gelişmediğinde siyasal çürümenin ortaya çıkacağını savunuyor.

Türkiye’de de siyaset kurumsallaşamayınca siyasi gelişme sınırlı kalıyor ve demokrasi, çoğu zaman yalnızca seçim süreçlerine indirgeniyor. Kurumsallaşmanın eksikliği, siyasal gelişmenin önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye'de siyasi gelişme olmayınca da siyaset ''sandık demokrasisi''ne hapsolup kalıyor. Bu ''sandık demokrasisi'' ise siyasi çürümeye yol açıyor. Türkiye'de son yetmiş yılda olan biten bu oluyor: Siyasi çürüme!

Fukuyama’nın vurguladığı devlet kapasitesi, ancak güçlü bir '’denge ve denetleme’' (checks and balances) mekanizması ile sürdürülebiliyor. Türkiye’de siyasal çürümenin önüne geçilememesinin ana sebebi, sadece aktörlerin niyetleri değil; yargı, medya ve sivil toplum gibi denetleyici güçlerin, yürütme erki karşısında özerkliğini yitirmiş olmasında yatıyor.

Bu çürümeyi besleyen bir diğer unsur ise Almond ve Verba’nın tanımladığı '’Siyasal Kültür'’ sorunu oluyor. Türkiye’deki pederşahi (patriarchal) devlet anlayışı, vatandaşı '’hak arayan birey’' yerine '’ihsan bekleyen teba’' konumuna indirgiyor. Bu kültürel iklimde medya ve sivil toplum, kamusal alanı denetlemek yerine güç odaklarının yankı odalarına dönüşerek siyasal çürümeyi daha da hızlandırıyor.

Yıllardır ülkede, Sağıyla, Soluyla insanların zihni; önyargılar ve duygularla beslenerek, semboller, kült ve idoller tarafından işgal ediliyor. İnsanların okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekeleri engelleniyor. İnsanlar, Sağı ile Solu ile hamasetten bilgi seviyesine gelemiyor, rasyonel, metodik ve analitik düşünceye sahip olamıyor. 

Yazılarımı takip edenler bilir ben bu durumu yıllardır nazikçe anlatıyorum, naifçe şikâyet ediyorum. Şimdi burada bunları tekrarlamak istemiyorum.

Türk siyasetinin eksikliği keşke bu kadarla kalsaydı. Ancak Türk siyasetinin bir başka özelliği daha bulunuyor.

Türk siyasetinde olmayan uzlaşı kültürü

Bu özelliklerin dışında Türk siyasetine bir türlü uzlaşı kültürü hâkim olmuyor.

Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesine giderken TBMM’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde başta AP ve CHP olmak üzere o zamanki TBMM’de bulunan partiler anlaşamıyor ve TBMM’de 22 Mart 1980’den 11 Eylül 1980’e kadar cumhurbaşkanlığı seçimi için tam 115 tur oylama yapılıyor. Ancak bu 115 tur oylamaya rağmen cumhurbaşkanı seçilemiyor. Darbenin gerekçelerinden birisi de bu uzlaşmazlık oluyor.  

12 Eylül 1980’den sonra kurulan ve solda yer aldıklarını iddia eden SHP, DSP ve CHP ve sağda yer aldıklarını iddia eden ANAP ve DYP; bu üç ‘’sol’’ parti ve bu iki ‘’sağ’’ parti 1994 yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul’da ayrı ayrı aday gösteriyor. Bu beş partinin adaylarının hiçbirisinin Ankara ve İstanbul’da tek başına seçimi kazanma şansı bulunmuyor. Ancak bu beş partinin her birisi ayrı ayrı seçime girerek, seçimlerde ayrı ayrı aday göstererek diğerlerinin de kazanmasını engelliyor.

İnönü 72 yaşındayken şu sözü söylüyor: ‘’Ben 72 yaşındayım. Bu yaşımda bile hata yapıyorum. Ancak bir yaptığım hatayı bir daha yapmıyorum.’’ Ancak Türk siyasetinde özellikle sol siyasette bu böyle olmuyor. Bu partiler 1994 yılında yaptıkları hatayı bilerek ve isteyerek 1999 yılında da tekrarlıyor. Bu şekilde hatalar silsilesi devam ediyor.

Aslında birbirlerinden farklı olmayan solda yer aldıklarını iddia eden SHP, DSP ve CHP ve sağda yer aldıklarını iddia eden ANAP ve DYP, 1994 yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul’u bu şekilde kaybettikten sonra 1999 yerel seçimlerinde de hem Ankara’da hem de İstanbul’da ayrı ayrı aday gösteriyorlar. Bir farkla ki 18 Şubat 1995 tarihinde SHP, CHP ile birleştiği için sol parti sayısı ikiye iniyor.

Yine bu sefer de bu dört partinin hiçbirisinin Ankara ve İstanbul’da tek başına seçimi kazanma şansı bulunmuyor. Ancak bu dört partinin her birisi ayrı ayrı seçime girerek, ayrı ayrı aday göstererek 1994 Yerel Seçimlerinde olduğu gibi diğerlerinin de kazanmasını engelliyor.

2023 Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde hiç yapılmaması gereken ittifak CHP liderliğinde İYİ, DEVA, Gelecek, SP ve DP arasında canhıraş bir şekilde yapılmaya çalışılıyor. Sözde bir Millet İttifakı kuruluyor. Avusturyalı Yönetim Bilimci Peter F. Drucker, ‘’Etkin Yöneticinin Seyir Defteri’’ (Optimist Yayınları, 2007) adlı kitabında: ‘’Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur" diyor. Ancak Millet İttifakı partileri, bunu da beceremiyor, ittifakta sinerji yaratılamıyor, ittifak üyesi her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, ittifak üyeleri ittifaka ayrı ayrı katkı yapacaklarına her üye ittifaka, söz ve eylemleriyle ayrı ayrı zarar veriyor. Sonuçta bu ittifak, hem 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini hem de genel seçimleri kaybediyor.

Bununla birlikte, Türkiye’de siyasal süreçleri yalnızca siyasal aktörlerin tercihleri üzerinden açıklamak eksik bir değerlendirme oluyor. Türkiye’deki siyasal kutuplaşmanın; medya yapısı, ekonomik eşitsizlikler, kentleşme dinamikleri ve tarihsel devlet-toplum ilişkileri gibi çok boyutlu faktörlerden de beslendiğinin de dikkate alınması gerekiyor. Bu nedenle siyasal sonuçları yalnızca parti stratejilerine indirgemek yerine, yapısal ve toplumsal belirleyicileri de dikkate alan daha geniş bir analiz çerçevesi gerekiyor.

Türk siyasetinin bir başka özelliği

İşte bu noktada, bu iki yerel seçim (1994 / 1999 yerel seçimleri) ve 2023 CB ve genel seçimleri Türk siyasetinin girişte anlattığım bilimsel, edebi, felsefi, siyasi, sosyolojik, psikolojik ve stratejik derinlik eksikliğinin dışında anlatmak istediğim bir başka özelliğini daha hatırlatıyor.

Ancak yine bu özelliği anlatmadan önce Ortaçağ ekonomi tarihi üzerinde uzmanlığı ile bilinen, Kaliforniya Üniversitesi’nde profesör unvanı ile ders veren, İtalyan akademisyen ve ekonomi tarihçisi Carlo Maria Cipolla (1922 -2000)’yı hatırlatmam gerekiyor. ‘’Cipolla’’ İtalyanca ‘’Soğan’’ anlamına geliyor (!)

Neşeli Öyküler

Cipolla’nın ‘’Allegro Ma Non Troppo’’ (Il Mulino, 2015) ile ‘’Tre Storie Extra Vaganti’’ (Fazlasıyla Başıboş Üç Öykü) adlı eserleri İtalya’da birleştirilerek yayımlanıyor. Tarih Vakfı da bu kitabı ‘’’Neşeli Öyküler’’ (Tarih Vakfı, 2008) adıyla Türkçeye çevirerek yayımlıyor. (Haldun Taner’in aynı adlı Almanca yazılmış bir kitabı da bulunuyor: ‘’Allegro ma non troppo", Sardes Verlag, 2007. Bu iki kitabın karıştırılmaması gerekiyor.)

Yazar, kitabında tarihe yön veren basit ama komik bazı olayları irdeliyor. Ona göre tarih; büyük çapta aptalların yönlendirdiği komik olaylar ile gelişiyor. Dünyada insan var olalı beri aptallık da bulunuyor, hatta kitabın yazarı ünlü tarihçiye göre yasaları bile bulunuyor! Carlo M. Cipolla kitabın sonunda yer alan makalesinde ‘‘Aptallığın Temel Yasaları‘‘nı irdeliyor. (Sayfa: 72-87) Yazar bu yasaları "nükteli bir buluş" olarak niteliyor. ‘’Aptallığın Temel Yasaları’’ bölümü asıl olarak yazarın ‘’Allegro ma non troppo" adlı kitabında yer alıyor.

Cipolla’ya göre insanlar dörde ayrılıyor

Cipolla, kitabında insanları dörde ayırıyor: Saflar, zekiler, haydutlar ve aptallar. Cipolla, kitabında, yaptığı eylemden zarar eden, ama bir başkasına da yarar sağlayanları ‘’saflar’’, yaptığı bir eylemden yarar sağlayan, aynı zamanda bir başkasının da yarar sağlamasına neden olanları ‘’zekiler’’, yaptığı eylemle kendine yarar sağlayan, başkasına da zarar verenleri ise ‘’haydutlar’’ olarak tanımlıyor.

Aptallar

‘’Aptallar’’a gelince: Cipolla'ya göre ‘’aptal’’ bir insan, kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka birine zarar veren kişi oluyor. Cipolla'ya göre dünyaya zekilerden çok aptallar yön veriyor.


Ancak siyaset bilimi penceresinden baktığımızda bu ‘'aptallık’' aslında bir ‘'Rasyonel Tercih'’ (Rational Choice) paradoksu olabiliyor. Siyasetçinin topluma veya kurumlara uzun vadede zarar veren hamleleri, kendi kısa vadeli iktidarını korumak adına yaptığı '’rasyonel bir pragmatizm’' olarak okunabiliyor. Yani toplumsal düzeydeki irrasyonellik, bireysel düzeydeki aşırı kâr maksimizasyonunun bir sonucu oluyor.

Haydutlar

Cipolla kendilerine fayda sağlamak için başkalarına zarar verenleri haydut olarak niteliyor, ancak onları da ikiye ayırıyor: Kendilerine az fayda sağlamak için başkalarına çok zarar verenler aptal-haydutlar oluyorlar. Kendilerine çok fayda sağlarken başkalarına az zarar verenler ise zeki-haydutlar oluyorlar. Yine yazara göre siyasiler her ülkede aptal-haydutların arasından çıkıyor.

Cipolla'ya göre demokrasi ise her ülkede eşit oranda bulunan ve ne zaman ne yapacakları belli olmayan aptalların inatla ve sürekli olarak aptal-haydutları iktidara getirmesi olarak tecelli ediyor.

Cipolla, ‘’Neşeli Öyküler’’ adlı bir kitabına temel teşkil eden ‘’Allegro Ma Non Troppo’’ adlı kitabının sunuş yazısında şunu yazıyor: ‘’Bu kitap aptallara değil, onlarla uğraşmak zorunda kalanlara hitap etmektedir…’’

Cipolla, kitabının girişinde Romalı şair Horatius’un şu sözüne yer veriyor: ‘’Ridentem dicere verum quid vetat?’’ (İnsanın gerçeğe gülmesini kim yasaklayabilir?) Ama Cipolla’nın kitabını okuyup da günümüzle de ilişkilendirilince de yaşadığımız gerçeğe Horatius’tan farklı olarak ancak acı acı gülmemiz gerekiyor.

Türk siyasetinin makûs talihi

Cipolla'nın kitabını ve bu görüşlerini Türk siyasetçisi ile ilişkilendirerek Türk siyasetçisinin de söz, söylem, eylem ve davranışlarını ''aptallık'' ve ''haydutluk'' olarak değerlendirmemek, Türk siyasetçisinin bir özelliği olarak saymamak gerekiyor. Cipolla’nın görüşü olsa olsa bu görüş, İtalya’da, hadi hadi en fazla Avrupa’da geçerli oluyor. Bizim kültürümüz, bizim Doğu kültürümüz tabii ki Batı kültürüne uymuyor. Türk siyasetinin bir türlü yenilmeyen makûs talihi de ne aptallıktan ne de haydutluktan kaynaklanıyor. Çünkü Türk siyasetçisi Batı siyasetçisi gibi ‘’aptal’’ ya da ‘’haydut’’ özelliklerini taşımıyor.

Bu noktada Türk siyasetinin ve Türk siyasetçisinin anlatmak istediğim işte o bir başka özelliği devreye giriyor. Bu özelliği anlatabilmem için Amerikalı Profesör Russel Gough’ın, "Karakteriniz Kaderinizdir" (HYB Yayıncılık, 2002) adlı kitabında geçen şu sözüne gitmemiz gerekiyor: "Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır." Yani Russel Gough diyor ki; eğer karakter gelişmemişse tahsil işe yaramıyor.

Bu kültürde politika; ilkelerin ve ülkülerin değil, çoğunlukla çıkarların ve güçlerin mücadele aracı haline getiriliyor. Karakterden, ilkelerden ve ülkülerden yoksun bu kadar tahsil ile oluşan siyaset; para, rant, çıkar, menfaat, yalan, talan, ikbal ve şantaj üzerine inşa ediliyor.

Gözlüklü Sami ve Sürmegöz İhsan Bey

Bu özelliği ise Turhan Selçuk’un çizgi roman kahramanı ‘’Abdülcanbaz’’ tiplemesindeki şeytanî bir zekâya ve süngülü bir bastona sahip, İşrete ve kadına düşkün, düzenbaz, hilebaz, madrabaz ve menfaatperest ''Gözlüklü Sami Bey'' ve Gözlüklü Sami Bey’in sağ kolu, dostu, dalkavuğu ve has adamı olan ''evet efendim, sepet efendim'’ci, uşak ruhlu, rüzgârgülü karakterli, paraya düşkün, ilkesiz pragmatizmi temsil eden bir karakter olan ''Sürmegöz İhsan Bey'' çok güzel anlatıyor.

Türk siyasetinin bir türlü yenilmeyen makûs talihini işte bu Gözlüklü Sami Beyler ve Sürmegöz İhsan Beyler belirliyor. Bu tipolojiler ile Turhan Selçuk, Türkiye’de siyasetin kişiselleşen doğasına dair güçlü bir metafor sunuyor.

Bu tiplemeler, Max Weber’in ‘'siyaset için yaşamak’' (idealler) ile '’siyasetten geçinmek’' (rant) arasında yaptığı ayrımın Türkiye’deki en somut karşılığı oluyor. Türkiye’de siyasetin bir '’geçim kapısı'’ ve patronaj aracı olarak görülmesi, bu ilkesiz pragmatist karakterlerin her dönem yeniden üretilmesine ve liyakatin yerini sadakatin almasına neden oluyor.

Türk siyasetinde akıl dışı bir olay yaşanıyorsa bunun nedeni olarak Cipolla’nın tarif ettiği irrasyonel bireysel davranışlardan çok; kısa vadeli çıkar hesaplarının kurumsal aklın önüne geçmesi oluyor. Türk siyasetinde yaşanan birçok sorun, yalnızca bireysel yetersizliklerle açıklanamıyor. Sorunun önemli bir boyutunu; kurumsal yapıların zayıflığı, siyasetin kişiselleşmesi ve siyasal sadakat ilişkilerinin kuralların önüne geçmesi oluşturuyor.

Siyaset bilimi literatüründe bu durum çoğu zaman “patrimonyal siyaset kültürü”, “neo-patrimonyal yapı” veya “klientalist ilişkiler ağı” gibi kavramlarla açıklanıyor. Bu yapılarda siyasal rekabet; kurumsal ilkeler, programlar ve kamu yararı üzerinden değil, kişisel bağlılıklar, çıkar ilişkileri ve patronaj mekanizmaları üzerinden şekillenebiliyor.

Bu nedenle Türkiye’de siyasal aktörler arasındaki çatışmalar çoğu zaman ideolojik farklılıklardan çok; güç paylaşımı, siyasal nüfuz alanı ve kaynak dağılımı üzerinden yürütülüyor.

Sonuç olarak Türkiye’de siyasetin '’kuralsız’' bir alan olarak algılanması, rasyonel bir kurumsallaşmayı imkânsız kılıyor. Max Weber’in '’karizmatik otorite’' olarak tanımladığı lider odaklı yapı, Türkiye’de ‘'hukuki-rasyonel otoriteye’' evrilemediği için siyasi partiler birer fikir kulübü değil, liderin şahsi maiyeti haline geliyor. Bu durum, siyaseti toplumsal sorunlara çözüm üretilen bir '’kamusal alan’' olmaktan çıkarıp, kaynakların paylaşıldığı bir '’rant dağıtım merkezine'’ dönüştürüyor.

Türk seçmeni

Bu noktada son bir söz olarak da Türk seçmeninin bir özelliğini de burada vurgulamak gerekiyor. O da şu oluyor: Türk seçmeni duygularına göre hareket ediyor ve Türk siyasetçisi de Türk seçmeninin duygularını çok güzel kullanıyor. Türk seçmeni ise duygularını aklının önüne değil de aklını duygularının önüne koymadığı sürece Türk siyasetinin bu makûs talihi de sonsuza kadar sürecek gibi gözüküyor.

Bu durum, seçmenin rasyonel bir '’hesap sorma’' (accountability) mekanizması işletmesi yerine, siyaseti bir '’taraftarlık’' ilişkisine dönüştürmesine neden oluyor.

Sonuç

Türk siyasetinin bu makûs talihinin değişebilmesi ise ancak siyasetin kurumsallaşmasıyla mümkün olabileceği düşünülüyor. Bunun için; parti içi demokrasinin güçlenmesi, liyakat anlayışının hâkim olması, bağımsız kurumların korunması, siyasal etik kültürünün gelişmesi ve eleştirel düşünebilen yurttaşların yetişmesi gerekiyor.

Çünkü gerçek demokrasiler yalnızca sandıkla değil; düşünce üretimiyle, hukukla, kurumlarla ve uzlaşı kültürüyle ayakta kalıyor.

Dolayısıyla mesele, sadece '’kötü karakterli'’ aktörlerin tasfiyesi değil; müşterici bağların yerine vatandaşlık hukukunu, kişisel sadakatlerin yerine ise kurumsal rasyonaliteyi koyabilme meselesi oluyor.

Türkiye’nin yeni sloganlara değil; güçlü kurumlara, siyasal ahlaka ve eleştirel düşünebilen yurttaşlara ihtiyacı bulunuyor.

Türkiye’de demokratikleşmenin kalıcılığı, yalnızca seçim rekabetine değil; kurumsal kapasitenin güçlenmesine, hukuk devletinin yerleşmesine ve siyasal aktörlerin uzlaşı kültürünü içselleştirmesine bağlı görünüyor.

Türk siyasetinin anlaltığım tüm bu özellikleri ise ''Gerici Sol'' (Çağdaş Yayınları, 1970) adlı kitabın yazarı, yazar ve senarist Jérôme Deshusses'in bir sözünü doğruluyor: “İnsanlık var olduğundan beri, ne ideal sahipleri iktidar olabilmiştir ne de iktidarlar ideal sahibi...” 

Türk siyaseti için bu tespiti evrensel bir tespitten çok, acı bir ''yerel gerçeğe'' dönüştüren ise; bu durumun kaçınılmaz bir kader değil, kurumsallaşmayı reddeden ''Gözlüklü Sami'' kurnazlığının bilinçli bir tercihi olmasında yatıyor. Türkiye’nin makûs talihini yenebilmesi; bu şahsi çıkar tercihlerini, kurumsal bir ''toplumsal akla'' ve etik bir karaktere dönüştürebilmesinden geçiyor.


Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz