
Her devrin adamı: Joseph Fouché
13 Nisan 2024
Ne zaman; güç karşısında pervane olan, güce çıkarcı bir sadakatle yaklaşan ve sonuçta güce biat eden insanları görsem, duysam, Amerikalı gitar virtüözü, şarkıcı, söz yazarı ve tarihinin en etkili müzisyenlerinden birisi olan Jimi Hendrix (1942-1970)’in bir ütopya olarak kalacak olan şu sözünü hatırlıyorum: ‘’Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak.’’ (When the power of love overcomes the love of power, the world will know peace.)
İşte bu söz de bana Fransa tarihini, Fransız ihtilali döneminin ve hemen sonrasının ünlü devlet ve siyaset adamı Joseph Fouché’yi hatırlatıyor.
Ancak Joseph Fouché’yi anlatmak hiç de öyle kolay olmuyor. Joseph Fouché’yi anlatabilmem için Fransız Devrimine ve sonrasına -zor da olsa- kısaca bir göz atmamızı gerektiriyor. Çünkü Fransız Devrimini anlamadan Joseph Fouché’yi anlamak mümkün olmuyor.
Fransız Devrimi ve güç merkezlerinin dönüşümü (1789–1815)
Fransız Devrimi; 1789’da Eski Rejim’i ve mutlak monarşiyi sarsan, 1792’de monarşinin kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesine yol açan, ardından da 1799 sonrasında Napolyon’un yükselişiyle başka bir siyasal biçime bürünen uzun ve çalkantılı bir dönüşüm süreci oluyor. Dar anlamıyla Fransız Devrimi 1789-1799 arasındaki dönemi ifade ediyor. Ancak devrimin açtığı siyasal ve toplumsal sarsıntı, Napolyon dönemiyle birlikte 1815’e kadar Avrupa’yı ve Fransa iç siyasetini belirlemeyi sürdürüyor.
Fransız Devrimi, 1789-1815 yılları arasında güç merkezlerinin sürekli ve hızlı değiştiği farklı dönemlerden geçerek ilerliyor. Joseph Fouché gibi bir "hayatta kalma uzmanı’’nın içinden çıkacağı bu kesintisiz kaos, şu aşamalardan oluşuyor:
Ekonomik kriz ve États Généraux (1789): Yedi Yıl Savaşı ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonrası Fransa yönetimi oldukça borçlanıyor ve finansal durumu düzeltmek adına birçok vergi getiriliyor. Tarımdaki kötü gidişat ve Aydınlanma Çağı'nın getirdiği değişim talepleri neticesinde Kral XVI. Louis, 1789’da yüzyıllardır toplanmayan États Généraux’yu (Genel Meclis) toplantıya çağırıyor. Meclisteki soyluların ayrıcalıklı durumu ile burjuvazi ve halktan temsilciler arasında ciddi sorunlar ortaya çıkıyor ve bu tartışmalar aslında devrimin fitilini ateşliyor. (Bugün siyasette kullandığımız “sağ” ve “sol” kavramlarının kökeni de bu meclisteki oturma düzenine dayanıyor; monarşi yanlıları başkanın sağına, değişim isteyenler ise soluna oturdukça bu durum ideolojik bir dile dönüşüyor).
Kurucu Meclis ve Bastille saldırısı (1789–1792): Kendini "Ulusal Meclis" ilan eden halk temsilcileri, bir anayasayla monarşinin yetkilerinin sınırlandırılmasını ve yönetimde daha fazla hak elde etmeyi talep ediyor. Kral XVI. Louis bu talepleri kabul etmeyince orta sınıf, peşine halkı da katarak 14 Temmuz 1789 günü Bastille Hapishanesi’ne saldırıyor. Ağustos ayında İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ilan ediliyor, Fransa'da feodalizm ve Eski Rejim'in ayrıcalıkları tamamen kaldırılıyor.
Cumhuriyet ve Terör Dönemi (1792–1794): Devrim ilerledikçe mesele yalnızca kralın yetkilerini sınırlamak olmaktan çıkıyor. Dışarıda başlayan savaşlar ve içerideki popüler kışkırtıcılık Fransa İhtilali'ni iyice radikalleştiriyor. Eylül 1792'de Fransa Cumhuriyeti ilan ediliyor. Dış güçlerle ittifak yaptığı iddiası ile Kral XVI. Louis ve ardından eşi Kraliçe Marie-Antoinette idam ediliyor. Maximilien Robespierre ve Jakobenlerin yükselişiyle başlayan bu evreye "Terör Dönemi" deniyor; devrim mahkemeleri ve toplu infazlar sonucunda on binlerce insan hayatını kaybediyor.
Thermidor ve Direktuvar Dönemi (1794–1799): Robespierre’in düşüşünden sonra gelen Thermidor Darbesi ile yönetim Direktuvar adı verilen beş kişilik bir konseye geçiyor. Direktuvar'ın yönetimi; şaibeli seçimler, finansal istikrarsızlıklar, yolsuzluklar ve Katolik din adamlarına karşı kötü muameleyle şekilleniyor.
Napolyon Dönemi ve İmparatorluk (1799–1815): Popüler askeri başarıları ile Fransız Devrimi’nin kahramanı haline gelen Napolyon Bonapart, 1799 yılında gerçekleştirdiği bir darbe ile Direktuvar rejimini feshediyor. Napolyon önce Konsüllüğü kuruyor, daha sonra da ilk Fransa İmparatoru olarak seçiliyor. Bu süreç, 1815 yılında Napolyon'un yenilgisi ve Avrupa'nın siyasi durumunu yeniden düzenleyen Viyana Kongresi ile son buluyor.
İşte Joseph Fouché de tam bu çalkantılı dönemin, sürekli değişen iktidar dengeleri içinde sivrilen en dikkat çekici siyasal figürlerinden birisi oluyor. Rejimlerin hızla değiştiği, hukukun askıya alındığı, sadakatin ilkeye değil iktidarın yönüne bağlandığı dönemlerin tipik bir “hayatta kalma uzmanı” olarak karşımıza çıkıyor.
Şimdi gelelim Joseph Fouché’ye…
Joseph Fouché
Bu adamı anlatmak da en az Fransız Devrimini anlatmak kadar zor bir iş oluyor. Ancak bu işi ünlü Avusturyalı roman yazarı Stefan Zweig (1881 - 1942) çok güzel başarıyor. Stefan Zweig, 1929 yılında ‘’Joseph Fouché, Bildnis eines politischen Menschen’’ (Fischer Taschenbuch, 1988) (52. Basım, ilk basım 1929) adıyla bu adamın bir biyografisini yayınlıyor. Bu kitap Türkçeye ‘’Joseph Fouché, Bir Politikacının Portresi’’ (Can Yayınları, 1996) adıyla çevriliyor.
Stefan Zweig, işte bu kitabında Joseph Fouché (1759-1820)’nin öyküsünü anlatıyor. Kitapta tasvir edilen olaylar; İhtilal sonrası Fransa'da ihtilalin en önemli figürü Robespierre, onu yoktan var eden Barras, yol arkadaşı Babeuf, ünlü diplomat Talleyrand, Fouché ve Napolyon Bonapart arasında geçiyor; ancak tabii ki kitabın ana konusu doğrudan Joseph Fouché oluyor.
Joseph Fouché’nin karakteristik özellikleri ve ilk ihaneti
Joseph Fouché, tarihteki yerini öyle sıradan birisi olarak almıyor. Joseph Fouché, siyasi tarihteki tüm yandaşların, yalakaların, yılışıkların ve döneklerin piri sayılıyor. Fouché, aklını ve iradesini kontrol edebilen, Makyavelist, gözükara, her türlü etik ilkedir, değerdir yoksun, değişen ideolojilere aynı hızla uyum gösteren bir politikacı tipini karakterize ediyor. Zweig, bu biyografisinde Fouché’nin şahsında sadece bir politikacıyı değil; çıkar ve amaçlarını her şeyin üstünde tutan, bu uğurda önündeki her şeyi ve herkesi ezip geçen, sadece ama sadece kendini düşünen politikacı tipini anlatıyor.
Bu politikacı, değişen siyasi koşullarda politik rüzgârın yönünü çok doğru tahmin ediyor, çoğunluktan, yani güçlüden yana oluyor, iki taraflı oynuyor, doğru zamanda doğru tarafta yer alıyor ve zafer kesinleşmeden hangi tarafta duracağına dair son kararını asla vermiyor.
Stefan Zweig, Joseph Fouché’nin ilk dönekliğini ve ilk büyük ihanetini şu çarpıcı sahneyle anlatıyor: Eylül 1792'de Fransa Cumhuriyeti ilan ediliyor ve son kral XVI. Louis tutuklanarak Paris’te Temple hapishanesine konuyor. Takvimler 16 Ocak 1793 tarihini gösterdiğinde mecliste kral ile ilgili olarak ‘’af’’ veya ‘’idam’’ kararının oylanması bekleniyor. Meclisteki burjuvaziden yana olan Jirondenler kralın bağışlanmasını, proletaryadan yana olan Jakobenler ise kralın idamını istiyor. Meclis çoğunluğu aslında kralın idamına karşı bir eğilim taşıyor; ancak devrimden yana olan halk, kralın idamı için bir gece öncesinden isyan başlatıyor ve bu baskıyla Jirondenlerde çözülme başlıyor. Jakobenlerin önderi Robespierre oylamanın açık yapılmasını istiyor ve her milletvekili teker teker kürsüye gelerek kararını açıklıyor. Oylamanın sonlarına doğru Milletvekili Joseph Fouché’nin adı okunuyor ve kendisi kürsüye davet ediliyor. Joseph Fouché, aslında ceketinin cebinde bir gün önce kaleme aldığı ve kralın ‘’affı’’nı isteyeceği o yumuşak manifestoyla kürsüye çıkıyor. Ancak gücün ve kararın Jakobenlerin istediği doğrultuda, yani radikal yönde çıkacağını o salonda anladığı anda Joseph Fouché anında saf değiştiriyor ve kürsüde kralın aleyhine buz gibi bir sesle “La Mort” (ölüm) diye oyunu kullanıyor. Bu olay, Joseph Fouché’nin tarihteki ilk dönekliği ve ilk büyük ihaneti olarak kayda geçiyor ve ondan sonra zaten arkası çorap söküğü gibi geliyor.
Her devrin adamı olmak
Bu ilk ihanetin ardından Fouché, Fransız Devrimi’nin en çalkantılı evrelerinden Bourbon Restorasyonu’na kadar uzanan süreçte, neredeyse her rejime uyum sağlayabilmiş ender siyasal figürlerden biri oluyor. Sıradan bir din adamı ve papaz öğretmeniyken Fransız İhtilali ile birlikte hemen devrimcilere katılıyor; kiliseleri yakıyor, rahipleri idama gönderiyor, onların mallarına el koyuyor, dostu Robespierre’in saflarında en ateşli Jakoben oluyor. Rüzgâr tersine dönünce bu kez Robespierre’i deviren komplonun içinde başrolü oynuyor ve onu giyotine gönderiyor. Bir ara azılı bir komünist olup soyluların mallarını yağmalarken, çok kısa süre sonra Fransa’nın en zengin ikinci adamı haline geliyor. Sonra kendini var gücüyle Napolyon’un yükselişine adıyor, cumhuriyetçi gömleğini tamamen çıkarıp monarşi taraftarı oluyor. Waterloo’dan sonra ise bu kez Fransa Kralı XVIII. Louis’nin yanında yer alarak bir bakanlık kapmayı başarıyor. Çünkü asla yenilenle aynı tarafta yer almamak onun siyasetteki tek ana ilkesi oluyor.
Joseph Fouché’nin bu baş döndürücü ve hızlı safahatını Zweig, kitabında şöyle özetliyor:
"1790’da papaz öğretmeniyken 1792’de kilise yağmacısı, 1793’te komünistken beş yıl sonra multimilyoner olan ve bir on yıl sonra da Otranto Dükü olan şahsın aynı tene ve saçlara sahip aynı kişi olduğunu tasavvur etmek epey gayret gerektirir."
Kariyerindeki en kanlı izi ise Lyon ayaklanmasının bastırılması sırasında bırakıyor; orada yürütülen kitlesel infazların başlıca sorumlularından biri olduğu için tarih ona “Lyon Kasabı” adını veriyor. Lyon’daki o baskı dalgasında binlerce insan katlediliyor; ancak siyasi rüzgâr yeniden yön değiştirince Fouché bu kez infazları anında durduruyor, bu defa Jakobenlerin üzerine gidiyor ve geride iz bırakmamak için o idamları gerçekleştiren cellatları bile tek tek idam ettiriyor.
Zweig, eserinde Joseph Fouché’nin bu dehasını ve karakterini şu çarpıcı ifadelerle anlatıyor:
"Joseph Fouché, rastgele ihanet eden biri değil, tam bir ihanet örneğidir. İhaneti dahilik yapabilmiş bir mizacı vardır. ... Ihaneti yüzde yüz başarabilen tek insan olarak Fouché'yi tanıdım bütün ömrümde. Karaktersizlik konusunda olağanüstü inatçı biri."
Fouché’ye ünlü edebiyatçı Honoré de Balzac da oldukça büyük bir önem veriyor. Balzac’ın deyişiyle Fouché, ’’psikolojik açıdan çağının en ilginç karakteri’’ oluyor.
Fouché, elindeki gücü korumak için İmparator Napolyon’a da defalarca ihanet ediyor; Napolyon güçlendikçe onun en sadık adamı gibi yanında yer alıyor, Napolyon gücünü kaybettikçe de el altından onun aleyhine çalışıyor. Napolyon yenilip XVIII. Louis kral olduğunda hemen krala biat ediyor; Napolyon Elbe Adası'ndan kaçıp geri geldiğinde ise hiç utanmadan yeniden imparatorun hizmetine giriyor. Waterloo’da Napolyon kesin olarak düştükten sonra ise sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden kralın önünde eğiliyor. Görüldüğü gibi Joseph Fouché, yanındaki liderin eski gücünde olmadığını hissettiği o ilk anda, yeni güçlenmeye başlayanın safına geçmekte zerre tereddüt etmeyecek kadar gurursuz ve ikiyüzlü bir karakter sergiliyor. Bu nedenle Napolyon, arkasından Joseph Fouché için “tanıdığım en kusursuz dönek” ifadesini kullanıyor.
Joseph Fouché’nin sonu ve başarısının sırrı
Bütün bu olumsuz özelliklere sahip bir siyasetçi ve bir devlet adamı, bunca ihanete rağmen hayatta kalmayı ve yükselmeyi nasıl başarabiliyor? Cevap aslında çok basit oluyor: Fouché korkunç derecede çalışkandır ve kusursuz bir örgütçüdür. Ofisinden hiç çıkmadan saatlerce, günlerce çalışıyor; Polis Bakanıyken kurduğu istihbarat ağı sayesinde Fransa’da Fouché’den habersiz kuş bile uçmuyor. Üstelik hırsızlık, yolsuzluk, kumar, kadın, lüks veya şatafat gibi rakiplerinin eline koz verecek görünür hiçbir kişisel zaafı da bulunmuyor...
Ancak her döneğin olduğu gibi onun da sonu elbet geliyor. Kraliyete ve kralın kardeşinin katline yaptığı o eski ihanetleri asla affetmeyen XVIII. Louis, gücü tamamen sabitlediğinde Fouché’yi Fransa'dan kovarak İtalya’ya sürgüne gönderiyor.
Fouché, düştüğü bu sürgün hayatından eski dostlarına, bakanlara, krallara durmadan mektuplar yazıyor; ancak artık miadı dolduğu için onu kimse ülkesinde istemiyor. Kral XVIII. Louis’ye affedilmek için yalvaran mektuplar yazıp beklerken, ikinci kez evlendiği o genç eşi de kendisini aldatıyor. Fouché, ömrünün son yıllarını sürgünde, siyasal nüfuzunu tamamen yitirmiş ve tüm ittifaklarını kaybetmiş halde yapayalnız geçiriyor ve 1820’de Trieste’de ölüyor. Hayatı boyunca her şeyi bir araç olarak gören Fouché, son nefesini verirken Tanrı’ya da yağ çekmekten geri durmuyor; azılı bir ateist olmasına rağmen ölüm döşeğinde bir rahip çağırarak kendisini kutsal yağla kutsatmasını istiyor.
Stefan Zweig, Joseph Fouché’nin bunca ihanetine rağmen nasıl olup da hâlâ o kraldan veya eski dostlarından bir şeyler bekleyebildiği sorusuna şu muhteşem teşisle noktayı koyuyor:
“İhanet etmeye o kadar alışmıştı ki, sonunda ihanet edecek birini bulamayınca kendine ihanet etti!”
Zweig, eserinde Fransız Devrimi'nin ve Fouché'yi doğuran o korku ikliminin doğasını ise şu zamansız sözlerle özetliyor:
"Ancak hırslılar birbirlerini yok ettikten sonra bekleyenlerin ve akıllıların zamanı gelecekti. Yasaların engelleri ne zaman aşılmak istense, bu halk ayaklanmaları harekete geçirilir ve bu şiddetli dalgalanmalar her şeyi önüne katarak sürüklerdi, en sonunda da kendisini harekete geçirenleri. Hemen hemen tüm devrimlerin sırrı ve liderlerinin trajik yazgısıdır: hiçbiri kan sevmez ancak kan dökmek zorunda kalırlar... Fransız devrimcilerinin suçu kandan değil, kanlı sözlerden sarhoş olmalarıdır. Ne yazık ki dünya tarihi, çoğu kez anlatıldığı gibi, sadece insan cesaretinin tarihi değil, insan korkaklığının da tarihidir... Eğer Fouché, Lyon'da kitlelerin celladı haline geldiyse, bunun nedeni cumhuriyetçi tutkuları değildir (çünkü onun hiç tutkusu olmamıştır), ılımlı olarak göze batma korkusudur. Sürekli zenginlik insanı gevşetir, sürekli alkış ruhsuzlaştırır; sadece bir kesinti katar bomboş sürüp giden hayatın ritmine yeni bir heyecan ve yaratıcı bir esneklik... Gerçekten güçlü bir insan için sürgün, bir değer kaybı değil, aksine gücünün her zaman daha da artmasıdır."
SONUÇLAR
Bir siyasal tipoloji olarak Fouché
Fouché tipi siyasetçi, kurumsal sadakatten çok kişisel sadakatin öne çıktığı patrimonyal siyasal yapılarda daha kolay serpiliyor. Çünkü böyle rejimlerde liyakatten çok himaye, ilkeden çok bağlılık, hukuktan çok yakınlık belirleyici hale geliyor. Fouché tipi siyasetçi yalnızca güçlüye yanaşmakla kalmıyor; aynı zamanda gücün dağıttığı makam, ihale, imtiyaz ve koruma ağlarının da doğrudan aracısı oluyor.
Aynı zamanda bu tipoloji, modern devletin bilgi toplama, gözetleme ve denetleme kapasitesini kişisel iktidar mühendisliğine dönüştüren erken örneklerden biri oluyor. Fouché tipi sadakat çoğu zaman sadece ahlaki çürümenin değil; siyasal belirsizliğin, cezasızlığın, kurumsal zayıflığın ve yaratılan korku ikliminin bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor.
Tarihsel laboratuvarın ara tipleri
Joseph Fouché’yi yalnızca kişisel bir ahlak bozukluğu üzerinden okumak kuşkusuz eksik kalıyor. Fouché, rejimlerin peş peşe değiştiği, dünün kahramanının bugünün hainine dönüştüğü, hukukun olağanüstü siyaset tarafından sürekli askıya alındığı bir tarihsel laboratuvarın ürünü oluyor. Fransız Devrimi’nin yarattığı bu yüksek belirsizlik ortamı, yalnızca devrimcileri ve karşıdevrimcileri değil, her rejimde hayatta kalmayı başaran bu "ara tipleri" de büyütüyor; Fouché tam da bu ara tipin tarihteki en yetkin örneklerinden biri oluyor.
Bu nedenle Fouché, yalnızca sıradan bir dönek olmuyor; siyaset biliminin diliyle söylersek, ilkeye değil iktidarın yönüne yatırım yapan fırsatçı bir aktör tipi oluyor. İdeolojiyi bir inanç olarak değil tamamen araç olarak kullanıyor; rejim değişikliklerini tehdit değil fırsat sayıyor, sadakatini ise değerlerden değil doğrudan güç merkezinden üretiyor. Böyle aktörler, özellikle kurumsal sınırların zayıfladığı ve siyasal sadakatin kişiselleştiği dönemlerde hızla çoğalıyor.
Güç pervaneliğinin sosyolojisi
Fouché tipi davranış sadece bireysel bir karakter bozukluğu olmuyor; aynı zamanda belirli toplumsal ve siyasal şartların ürünü olarak şekilleniyor. Hukukun zayıf, kurumların kırılgan, kamusal hayatın iktidar tarafından yoğun biçimde denetlendiği toplumlarda insanlar çoğu zaman ilkelere değil, kendilerini koruyacak güç odaklarına yaklaşıyor. Kimi bunu korkudan, kimi çıkar için, kimi de yalnız kalmamak adına yapıyor. Böyle zamanlarda Fouché sadece bir kişi olmaktan çıkıyor; evrensel bir siyasal davranış kalıbına dönüşüyor.
Güce yönelen bu sadakat biçimi belirli bir coğrafyaya özgü kalmıyor; kurumsallaşmanın zayıf işlediği, kamusal alanın denetlendiği, ekonomik ve mesleki yükselişin büyük ölçüde iktidar çevreleriyle kurulan ilişkilere bağlandığı tüm toplumlarda bu siyasal davranış çok daha net görünür hale geliyor.
Şark ezberini sarsan gerçek
Bu güce yönelen sadakat biçimini ve iktidar pervaneliğini çoğu zaman refleks olarak "Doğu toplumlarına" veya şark kültürünün biat geleneğine özgü bir zafiyet olarak görme eğiliminde oluyoruz. Ancak önümüzde duran Joseph Fouché gerçeği, bu ezberi kökünden sarsıyor. Unutmamak gerekiyor ki, insanlık tarihinin gördüğü bu en kusursuz, en "zirve" döneklik örneği Şark’ın dehlizlerinden değil, Batı’nın, Aydınlanma’nın ve modernleşmenin beşiği olan Fransa’nın kalbinden çıkıyor. Onu analiz eden Balzac da onu tarihin laboratuvarında teşrih masasına yatıran Zweig da tamamen Batı kültürünün çocukları oluyor.
Demek ki mesele coğrafi veya kültürel bir genetik olmaktan çıkıyor; durum tamamen yapısal, siyasal ve sosyolojik bir gerçeklik halini alıyor. Fouché tipi aktörler, hukukun üstünlüğünün askıya alındığı, kurumsallaşmanın çöktüğü, gücün tek bir merkezde veya kişide toplandığı patrimonyal ve otokratik sistemlerin evrensel bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Güç, denetlenemez ve mutlak bir hale geldiğinde; Doğu’da da Batı’da da liyakat yerini hızla himayeye, ilkeler ise yerini menfaate bırakıyor. Kurumsal barajlar yıkıldığında, iktidar merkezi her coğrafyada kendi pervanelerini, kendi "hayatta kalma uzmanlarını" ve kendi Fouché'lerini peş peşe üretiyor.
Bizim coğrafyanın aynası ve dönmeyenler
Bu evrensel ve sosyolojik gerçeğin bizim coğrafyamızdaki izdüşümüne, yakın ve uzak siyasi tarihimize baktığımızda ise durum hiç de farklı olmuyor. Batı’da bile sistem çözüldüğünde manzara bu hale bürünürken; kurumsallaşmanın zayıf kaldığı iklimlerde güce, adeta Tanrı’ya biat eder gibi biat eden siyasetçi, bürokrasi, burjuvazi, aydın ve medya unsurları, ateşin etrafındaki pervaneler gibi gücün etrafında fır fır dönüyor.
Dönmeyenleri tabii ki tenzih ediyorum. Her devirde, her türlü baskıya rağmen yönünü güce göre tayin etmeyen, eğilip bükülmeyen ilkeli karakterler de bu topraklarda varlığını her zaman koruyor. İşte o yüzden, yüzyıllar öncesinden haykıran ve ’’Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan’’ diyen Pir Sultan Abdal yoldaşlarına selam göndermek gerekiyor!
Yıllar yıllar önce, teee 21 Kasım 2013 tarihinde Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Bekir Coşkun tam da bu Fouché tipolojisinin bizdeki karşılığını anlatırcasına şöyle yazıyordu:
‘’Yarın bu iktidar biraz sallansın, göreceksiniz... Çevrelerindeki binlerce yanaşma aydın, sanatçı, medya, patron... Eğer ‘İrtica tehlikesi atlattık’ diye fırlamazlarsa namerdim... Bu nedenle işte... Korkma... Bir anda her şey değişir... Ben bu kaypaklara güvenirim...’’
Fouché’lerin zamansız ve coğrafyasız birer "güç bağımlısı" olduğu gerçeğini, bu tarihi ve sosyolojik vakayı da arz etmek en sonunda bana kalıyor!
Osman AYDOĞAN
(*) Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Koyun beni hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Benim pirim gayet ulu kişidir
Yediler ulusu, kırklar eşidir
On iki imamın server başıdır
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kemend, işte boynum asarsa
İşte hançer, işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Ulu mahşer günü olur divan kurulur
Suçlu, suçsuz gelir orada dirilir
Piri olmayanlar anda bilinir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Pir Sultan'ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur pirimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Pir Sultan ABDAL