
Hegemonyanın sonbaharı: FED politikaları ve kapitalizmin üçüncü büyük krizi
13 Nisan 2025
ABD ekonomisinin esas sorunun kapitalizmin krizi olduğunu ABD yönetimleri göremiyor. Emperyalizm, sömürge ve küreselleşme sayesinde ucuz işgücü ve ucuz ürüne alışan ABD, kuyunun suyu çekilince krize giriyor. Ve ABD, bu krizleri atlatmak için para ve maliye politikaları ve gümrük vergileriyle, bunlar da olmazsa savaş ile çözmeye çalışıyor. Bu yazıda, 2008 sonrası FED politikalarının yalnızca bir para politikası tercihi olmadığı; neoliberalizm, finansallaşma, sanayisizleşme ve küresel üretim dengelerindeki değişimle birlikte değerlendirilmesi gereken yapısal bir dönüşümün sonucu olduğu anlatılıyor. Bu yazımda FED Başkanlarının politikalarını mercek altına alarak ABD’nin bu krizleri nasıl atlatmaya çalıştıklarını anlatacağım.
Ancak bu konuya geçemeden kısaca FED’i anlatacağım.
FED nedir?
Amerika Birleşik Devletleri'nin merkez bankasına kısaca FED deniyor. Açılımı ‘’Federal Reserve System’’ oluyor. FED, ‘’Federal Reserve System’’ ifadesinin baştaki ‘’Federal’’ sözcüğünün kısaltması olarak küresel finans literatüründe bir marka gibi kabul görüyor. Sistemin yönetim kuruluna da ‘’Federal Reserve Board’’ (FRB) adı veriliyor.
Bu banka, 1913 yılında düzenlenmemiş mali piyasaların yarattığı gerilim neticesinde iflas eden bankalar ve borsa paniğine yanıt olarak kuruluyor. FED, ülkenin para politikasını yönetiyor ve bu bağlamda, ABD mali sisteminde, istikrarın sağlanmasında ve sürdürülebilmesinde çok önemli bir işlev görüyor.
Yönetim kurulu Washington'da olan FED'in para politikaları, Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) tarafından belirleniyor. FED'in bir yönetim kurulu ve 12 adet Federal Rezerv Bankası bulunuyor.
KÜRESEL KRİZ
2006 -2009 arasında ABD’nin ve Avrupa’nın yaşadığı krizler
1980 sonrası dönemde ABD ve Batı ekonomileri önemli bir dönüşüm geçiriyor. Neoliberal politikalarla birlikte finansal piyasalardaki deregülasyon artıyor, sermaye hareketleri serbestleşiyor ve küreselleşme hız kazanıyor. Bu süreçte ABD ekonomisi giderek finansallaşırken üretim ekonomisinin yerini finansal piyasalar almaya başlıyor. Sanayisizleşmenin hızlanmasıyla birlikte üretim kapasitesinin önemli bir kısmı Çin ve Asya ülkelerine kayıyor. Kısa vadede şirket kârlarını artıran bu model, uzun vadede ise gelir eşitsizliğini büyüten ve ekonomiyi finansal krizlere karşı daha kırılgan hale getiren bir yapıya dönüşüyor.
2006 yılından itibaren ise ABD ve Avrupa, şu üç krizle birden karşılaşıyor: Subprime mortgage krizi, ardından Lehman Brothers krizi ve sonrasında da Euro bölgesi krizi.
2006 yılında ABD’de subprime mortgage krizi yaşanıyor. Bu kriz, yüksek riskli konut kredilerinin dönüşümü ve bunların finansal ürünler olarak paketlenmesi ile başlıyor. Bu riskli kredilere dayalı finansal enstrümanların başarısız olması, kreditör bankalar için ciddi zararlar anlamına geliyor. O dönemde agresif kredi verme uygulamaları ve yeterli olmayan risk değerlendirme yöntemleri, ekonomik çöküşün fitilini ateşliyor.
2008 yılında ise yine ABD’de Lehman Brothers krizi yaşanıyor. ABD'deki dördüncü büyük yatırım bankası olan Lehman Brothers, 15 Eylül 2008 tarihinde iflas başvurusunda bulunuyor. Lehman Brothers çöktüğünde dünya çapında 25.000 kişiyi istihdam eden, 639 milyar dolar varlığa ve 613 milyar dolar borca sahip bir dev olarak tanınıyor. Banka, bazı tahminlere göre finansal piyasaları kasıp kavuran ve 10 trilyon dolara kadar ekonomik çıktı kaybına neden olan subprime mortgage çöküşüyle kuşatılmış olan 2008 mali krizinin aşırılıklarının sembolü haline geliyor.
2009 yılında ise Avrupa’da Euro bölgesi krizi yaşanıyor. Euro bölgesi krizi, 2009 yılının sonunda başlanan Avrupa Birliği'nde yaşanan bir borç krizi oluyor. Euro bölgesi üyesi devletleri olan Yunanistan, Portekiz, İrlanda, İspanya ve Kıbrıs Rum Kesimi kendi borçlarını tek başlarına ödeyemez hâle geliyor ve diğer Euro bölgesi ülkeler, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ile Uluslararası Para Fonundan (IMF)’den yardım istemek zorunda kalıyor.
İşte bu üç kriz üstü üste bindiğinde tam anlamıyla bir küresel kriz haline geliyor.
KÜRESEL KRİZ KARŞISINDA ABD POLİTİKALARI
FED Başkanı Ben Bernanke ve politikaları
Ben Şalom Bernanke (d. 13 Aralık 1953) Yahudi kökenli ABD’li ekonomist, finansçı ve politikacı. ABD Başkanı George W. Bush tarafından 1 Şubat 2006 tarihinde FED başkanı olarak atanıyor. Bernanke, bu göreve atanmadan önce 2002-2005 arasında Federal Reserve Sistemi yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıyor. Bernanke, bu görevden de önce Princeton Üniversitesi'nde kadrolu ekonomi profesörü olarak görev yapıyor. Bernanke’nin FED Başkanı olarak görev süresi 2009 yılında dolmasına karşın ABD Başkanı Barack Obama tarafından görev süresi beş yıl daha uzatılıyor ve 28 Ocak 2010 tarihinde FED Başkanı olarak ikinci bir dönem için tekrar seçiliyor. Küçük bir ayrıntıyı burada vermem gerekiyor: Bernanke Cumhuriyetçi olduğu için Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush tarafından FED Başkanlığına atanıyor. Ancak görev süresi Demokrat Başkan Barack Obama tarafından görev süresi beş yıl daha uzatılıyor. Sonuçta Bernanke, 2006–2014 yılları arası ABD Merkez Bankası olan Federal Reserve'in (FED) başkanlığını yapıyor.
Yani Bernanke, girişte anlattığım finansal krizinde FED Başkanı olarak görev yapıyor.
Dolayısıyla ABD’nin bugün yaşadığı krizi anlamak için özellikle 2008 krizinde FED Başkanı Bernanke’nin neler yaptığına veya neler yapmadığına bir bakmamız gerekiyor.
Bernanke, 1 Şubat 2006 tarihinde FED başkanı olarak atandığında girişte anlattığım şu üç krizle birden karşılaşıyor: Subprime mortgage krizi, ardından Lehman Brothers krizi ve sonrasında da Euro bölgesi krizi.
Ve bu küresel krize karşı çözüm için bütün ülkelerin merkez bankaları başkanları, maliye bakanları ve siyasetçileri Ben Bernanke’nin alacağı tedbirlere bakıyorlar.
İşte bu sırada ABD FED Başkanı Bernanke’den yapısal çözümler, teknolojik gelişmeler, yatırım ve üretim faaliyetlerini artması, ekonomik eşitsizliğin ve sosyal adaletsizliğin giderilmesi yönünde tedbirler beklenirken, Bernanke bu krizi atlatmak için sadece finansal tedbirler alıyor.
FED Başkanı Bernanke: Parasal genişleme
Bernanke’nin çalışma alanlarından birisi de 1929 Büyük Buhran’ı oluyor. Bernanke’ye göre 1930’larda FED, sağlıklı kararlar almıyor. FED o dönem para arzını gevşeteceğine sıkılaştırarak 1929 Büyük Buhran’ını daha da kötüleştiriyor. Bu nedenle Bernanke, bu tür buhran hallerinde çözümün tam tersi yoldan geçtiğine inanıyor: FED’in, buhranı önlemek için para arzını artırması gerekiyor.
İşte bu deneyimden yola çıkan Bernanke çok basit bir şey yapıyor: Bernanke, parasal genişlemeyi yapıyor. Amerikan tarihinde en yüksek para arzı artış hızı Bernanke'nin başkanlığı döneminde gerçekleşiyor. Şöyle ki; Bernanke 2006 başında görevi devraldığında ABD para arzı 10.2 trilyon dolar iken 2008 ortalarında 14.6 trilyon dolara yükseliyor. ABD para arzı 2.5 yılda %43 artıyor.
Bernanke’nin bu devasa adımları, iktisat literatüründe Keynesyen ekolün tanımladığı ‘'Likidite Tuzağı’' (Liquidity Trap) olgusuna karşı verilmiş bir cevap oluyor. Geleneksel para politikasında merkez bankaları faizleri indirerek yatırımları ve tüketimi canlandırmayı hedefliyor. Ancak kriz o kadar derindi ki, nominal faizler sıfıra yaklaşmasına rağmen ekonomik aktörler geleceğe yönelik güvensizlik nedeniyle nakitte kalmayı tercih ediyor, mekanizma çalışmıyor. Faiz silahı işlevsizleşince Bernanke, geleneksel olmayan (unconventional) bir para politikası aracı olan ‘’Parasal Genişleme’’ (QE: Quantitative Easing) mekanizmasını devreye sokuyor. Yani faiz maliyetini düşürmek yetmeyince, doğrudan piyasaya girip varlık satın alarak sistemin kılcal damarlarına nakit pompalamaya başlıyor.
Bu şekilde Bernanke öncelikle kötü durumda olan ABD özel şirketlerinin kamu kaynaklarıyla kurtuluşunu sağlıyor, faizleri sıfıra yaklaştırıyor, müşterek fonlara, hedge fonlarına, yabancı bankalara, yatırım bankacılarına, üreticilere, sigortacılara ve FED’den nakit para almayı hayal edemeyen diğer kurumlara borç veriyor, bu şekilde FED’in bilançosunu üç katına çıkarıyor.
Bernanke, bunları yapmak için de tabi iki para basıyor, ‘’varlık alımı’’ adı altında öncelikle kötü durumda olan ABD özel şirketlerinin, hem de bir defalık değil aylık, düzenli olarak ayda yaklaşık 85 milyar Dolar tutarında tahvil ve hisse senetlerini alıyor. ABD, bastığı para ve sıfıra yakın düşük faiz politikası ile dünyayı paraya (Dolara) boğuyor. FED, 2008 yılından 2013 yılı Aralık ayına kadar gecelik faiz oranlarını sıfıra yakın tutuyor ve bu şekilde FED’in 2008’deki 1 trilyon dolarlık varlığı 8 trilyon dolara çıkarıyor.
Bernanke’nin kötü durumdaki özel şirketleri ve Wall Street devlerini kamu kaynaklarıyla fonlaması, finans kapitalizmi için '’Too Big to Fail'’ (Batamayacak Kadar Büyük) doktrininin kurumsallaşmış hali oluyor. Bu durum, ekonomi biliminde '’Ahlaki Tehlike’' (Moral Hazard) olarak adlandırılan sistemik bir çürümeyi de beraberinde getiriyor. Kamunun kendilerini her koşulda kurtaracağını gören finans devleri, kârları kişiselleştirirken riskleri ve zararları toplumsallaştırıyor. Batma korkusu ellerinden alınan devasa bankalar, kriz sonrasında da daha agresif ve daha riskli finansal kumar oyunlarına yönelmekten çekinmiyor.
Bernanke’nin bu politikaları eleştirilse de bazı iktisatçılar, bu müdahalelerin yapılmaması halinde 1930 benzeri çok daha ağır bir küresel çöküş yaşanabileceğini savunuyor.
Bernanke politikaları ve Türkiye
Bu noktada Türkiye’ye de kısaca bir yer vermem gerekiyor. FED’in bastığı ve sıfıra yakın faiz uyguladığı bu Dolar bolluğundan Türkiye de nasibini alıyor. Bu bol paradan Türkiye’ye yaklaşık 400 milyar Dolar para giriyor. O dönem Türkiye’nin cari açığı bu bol para ile finanse ediliyor. Bu ucuz para sayesinde Türkiye’de üretim yerine ithalata dayalı büyüme modeli teşvik ediliyor, ithalatın önü sınırsız açılıyor. Bu sayede ülkede sanayi, tarım ve hayvancılık bitiriliyor. Eleştiriler karşısında hükümet (AKP) yetkilileri ‘’cari açık finanse edildiği sürece sorun olmaz’’ diye savunma yapıyor. Bu yolla tarım ülkesi Türkiye’de saman bile ithal ediliyor.
Türkiye'nin yaşadığı bu süreç, kalkınma ekonomisinde ‘'Erken Sanayisizleşme'’ (Premature Deindustrialization) kavramlarıyla açıklanıyor. Ülkeye giren yoğun ve ucuz döviz (sıcak para), ulusal para birimini (TL) yapay olarak aşırı değerli kılıyor; bu durum yerli üretimi ve ihracatı pahalı hale getirirken, ithalatı cazip hale getiriyor. Üretmeden, sadece dışarıdan gelen sıcak paranın yarattığı sanal refahla büyüme modeli, Türkiye'yi henüz sanayileşme evresini tam anlamıyla tamamlayamadan üretim kaslarını kaybeden (erken sanayisizleşen) ve tarımda dahi dışa bağımlı hale gelen bir yapıya hapsediyor.
Bernanke politikalarının etkileri
Tabii ki Bernanke’nin para politikaları, her sağlıksız politika gibi, buzdağının su üstünde görünen kısmı gibi kısa vadede olumlu sonuçlar veriyor. Ancak Bernanke’nin politikasının olumsuz sonuçları da buzdağının görünmeyen kısmı gibi devasa oluyor. Bernanke’nin para politikaları ABD’de bugünkü yaşanan krizlerin temellerini atıyor.
Bernanke, eşik altı mortgage (subprime mortgage) krizinde oldukça yüksek riskler alan ve batacak hale gelen bazı Wall Street firmalarını kurtarmak için bile kamu kaynaklarını harcıyor. Ayrıca FED, büyük miktarda para arzı artışına gidilmesiyle bu paralar Wall Street’teki büyük bankalara teslim ediliyor. Bu kadar yüksek miktarda paranın bankalara verilmesi bankaların risk iştahını artırıyor ve bu bankalar daha riskli davranışlara yöneliyor.
Bernanke’nin bu programı sadece varlık sahibi dar bir gruba yarıyor ancak tasarruf yapma eğilimindeki diğer insanları ve geçim zorluğu yaşayan insanları cezalandırıyor. Sonuçta gelir eşitsizliğinin son derece arttığı bir ABD’yi ortaya çıkarıyor.
St. Louis Federal Rezerv Bankası; 2012 yılında mali kriz sırasında Amerikan hanelerinin net değerinin enflasyona göre ayarlanmış terimlerle yaklaşık 17 trilyon dolar azaldığını, bunun da yüzde 26'lık bir kayıp olduğunu tahmin ediyor. San Francisco Federal Rezerv Bankası, 2018 tarihli bir çalışmasında, mali krizin başlamasından 10 yıl sonra ülkenin gayri safi yurt içi hasılasının kriz olmasaydı olacağından yaklaşık yüzde 7 daha düşük olduğu, bunun da her Amerikalı için yaşam boyu gelirde 70.000 dolarlık bir kayıp anlamına geldiği ortaya koyuyor. 2007 ile 2009 yılları arasında yaklaşık 7,5 milyon kişi işini kaybediyor ve bu, 2010 yılında yaklaşık yüzde 10 olan işsizlik oranının iki katına çıkması anlamına geliyor.
Ancak görünürde sıfır faiz ve bol para, parasal genişleme politikası beraberinde ABD ekonomisinde kısa vadede göreceli bir iyileşme yaşanıyor.
Bernanke’nin FED Başkanı olarak son icraatı
2013 yılının ilkbaharında ABD ekonomisinin göreceli olarak güçlendiğine ilişkin işaretler gelmesi üzerine FED Başkanı Bernanke, 22 Mayıs 2013 tarihinde Kongre'de yaptığı konuşmada, ‘’yılın ilerleyen dönemlerinde, varlık alımlarının hızında yavaşlamaya gidilebileceğini’’ söylüyor. Bernenke, bu açıklamasında ‘’tapering’’ sözcüğünü kullanıyor. Tapering’in Türkçe’deki tam karşılığı “yavaş yavaş azaltma” anlamına geliyor.
Bernanke, bu açıklamasını 19 Haziran 2013 tarihindeki basın toplantısında da tekrarlıyor. Bernanke’nin 22 Mayıs 2013 ve 19 Haziran 2013 tarihlerindeki bu açıklamaları (FED’in tahvil alımlarının azaltılacağı) “kısa sürede faiz artışı” beklentisine dönüşüyor. Bu açıklamayla birlikte, uzun vadeli ABD tahvil faizleri hızlı bir yükseliş gösteriyor, Dolar, diğer para birimleri ve özellikle gelişen ülke paraları karşısında güçleniyor. İşte 2013 yılının yaz dönemindeki bu sert hareketlere, varlık alımlarının azaltılmasının yarattığı öfke anlamına gelen "taper tantrum" (öfke nöbeti) adı veriliyor.
Bernanke’nin bu açıklamalarını ardından piyasalarda sert bir satış dalgası yaşanıyor. Türk varlıkları da bu satış dalgasından etkileniyor. Dolar/TL kuru 1,80'den 2,33 seviyesine kadar yükseliyor.
Bernanke, Eylül 2013 ayında ise aylık 85 milyar Dolarlık varlık alımlarını, Ocak 2014 ayından itibaren her ay 10’ar milyar dolarlık kesintiye giderek yıl sonuna doğru sıfırlayacakları açıklamasını yapıyor. Bu haber, Doları özellikle gelişen ülke paraları karşısında güçleniyor. Türkiye’de ise Dolar vites yükseltiyor.
Sekiz yıldır Fed Başkanlığını sürdüren Bernanke’nin görev süresi 31 Ocak 2014’te sona eriyor. Yerine ise Janet Yellen atanıyor.
FED’de Başkan Janet Yellen Dönemi: Faiz artırımı
Janet Louise Yellen (d. 13 Ağustos 1946), Yahudi asıllı Amerikalı akademisyen, ekonomist, siyasetçi. Yellen, Bernanke zamanında 2010-2014 yılları arasında FED başkan yardımcısı olarak görev yapıyor. 31 Ocak 2014 tarihinde Obama tarafından kurumun ilk kadın FED Başkanı olarak atanıyor. Janet Yellen, Greenspan ve Bernanke'den sonra FED'in arka arkaya seçtiği üçüncü Yahudi asıllı başkanı oluyor. 2014-2018 yılları arasında FED başkanı olarak görev yapıyor. Dönemin ABD Başkanı Trump tarafından tekrar aday gösterilmeyince 3 Şubat 2018 tarihinde dört yıllık görev süresi sona eriyor. Kasım 2020'de Joe Biden tarafından ABD hazine bakanlığına aday gösteriliyor. Ocak 2021'de Senato Finans Komitesi Yellen'ın adaylığını oybirliğiyle onaylıyor. Yellen, ABD'nin ilk kadın Hazine Bakanı oluyor.
Janet Yellen, Bernanke’nin de yardımcısı olması nedeniyle Bernanke’nin programını olduğu gibi devam ettiriyor. Ocak 2014 ayında her ay yapılan 10 milyar Dolarlık varlık alımı indirimini kesintisiz Eylül 2014 tarihine kadar devam ettiriyor.
Janet Yellen, 23 Mayıs 2015 tarihinde yaptığı açıklamasında "Eğer, ekonomi beklediğim gibi iyileşmeye devam ederse, ilk faiz artışı için bu yıl içinde harekete geçmenin ve parasal normalleşmeye başlamanın uygun olacağını düşünüyorum’’ ifadesini kullanıyor.
FED Başkanı Yellen'in, 23 Mayıs 2015 tarihinde faiz artışının bu yıl içinde geleceğinin sinyalini veren açıklamalarının ardından ABD borsalarında endeksler dalgalı bir seyir izliyor. Dolar, uluslararası piyasalarda değer kazanmaya devam ediyor. Avro/Dolar paritesi Yellen'ın konuşmasını takiben 1,1113'den 1,1009'a gerilerken, Dolar/TL 2,60 seviyesinden işlem görüyor.
Yellen’in bu konuşmasının ardından 16 Aralık 2015 tarihinde FED, gösterge faiz oranını 0,25 puan artırarak yüzde 0,25-0,50 aralığına yükseltiyor. Böylece FED; 2006'dan beri ilk kez faiz artırıyor. Böylece tam tam yedi yıldır sıfıra yakın tutulan politika faiz oranını, yüzde 0-0,25 aralığından, yüzde 0,25-0,50 aralığına artırılıyor.
FED, bu faiz artırımından tam bir yıl sonra 14 Aralık 2016 tarihinde yine 0,25 puanlık faiz artırımına giderek faiz bandını yüzde 0,5-0,75 aralığına çıkarıyor. Ayrıca FED, 2017 yılına yönelik iki adet 0.25'lik faiz artırımı beklentisini de üçe çıkarıyor. O tarihte FED’in faiz artırımının ardından Türkiye’de Dolar 3.52 seviyesine yükseliyor.
FED, 2017 yılında da beklendiği gibi üç kez faiz artırımına gidiyor. FED, 2017 yılı son faiz artırımında, kısa vadeli faiz oranlarını 25 baz puan daha artırarak yüzde 1,25-1,50 seviyesine yükseltiyor. FED, ayrıca 2018 yılında üç kez daha 25'er baz puanlık faiz artırımı yapılacağı tahminine bağlı kalıyor.
Ve 3 Şubat 2018 tarihinde Janet Yellen’in dört yıllık görev süresi sona eriyor.
FED’de Jerome Powell dönemi
Jerome Powell, o zamanki Başkan Donald Trump tarafından FED başkanlığına aday gösterildikten ve ABD Senatosu tarafından onaylandıktan sonra 5 Şubat 2018 tarihinde FED Başkanı olarak göreve başlıyor. FED başkanlığındaki dört yıllık görev süresi 5 Şubat 2022 tarihinde sona eriyor. Ancak Kasım 2021 tarihinde eski Başkan Joe Biden tarafından FED Başkanlığına yeniden aday gösteriliyor. Mayıs 2022 tarihinde ikinci dönemi için tekrar yemin ediyor. Cumhuriyetçi Partili ve eski bir hedge fon yöneticisi olan Powell, FED'de de yeni biri değil. 2012 yılında Başkan Barack Obama tarafından aday gösterildikten sonra FED Yönetim Kurulunda görev alıyor.
FED, Powell zamanında da faiz artırımlarına gidiyor. En son agresif faiz artırım döngüsünü küresel enflasyon dalgası nedeniyle 2022-2023 yıllarında yapan FED, bu tarihten sonra ilk kez 2024'ün Eylül ayında 50 baz puanlık indirime gidiyor, bunu Kasım ve Aralık 2024 aylarındaki indirimler takip ediyor.
FED, son olarak 19 Mart 2025 tarihindeki toplantısında faizi değiştirmeyerek 4,25-4,50 aralığında sabit tutuyor.
Powell’in dört yıllık bu ikinci dönem görevinin 2026 yılı Mayıs ayında bitmesi bekleniyor.
KAPİTALİZMİN KRİZLERİ
2006 yılından beri yaşanan küresel kriz sırasında FED başkanları anlattığım gibi sadece para politikaları ile krize yön vermeye çalışıyor. Aslında bu durum, 1980 sonrası ABD ekonomisinde giderek güçlenen “finansallaşma” sürecinin bir sonucu oluyor. 1980 sonrası neoliberal politikalarla birlikte ABD ekonomisi giderek finansallaşıyor ve reel üretim yerine finansal piyasaların büyümesi ekonominin temel dinamiği hâline geliyor. Sanayi üretimi ve uzun vadeli yatırımlar yerine kısa vadeli finansal kazançların ön plana çıkması, ABD ekonomisini üretimden uzaklaştırırken finansal krizlere karşı daha kırılgan bir yapıya sürüklüyor.
Dünya Sistemleri Analizi (World-Systems Analysis) ve hegemonyanın sonbaharı
Siyaset biliminde Immanuel Wallerstein ve Giovanni Arrighi gibi düşünürlerin geliştirdiği ‘'Dünya Sistemleri Analizi’' (World-Systems Analysis), işte tam da bu finansallaşma evresine ışık tutuyor. Arrighi’ye göre, küresel kapitalist sistemdeki hegemonik güçler (tarihsel sırasıyla Hollanda, İngiltere ve bugün ABD) üretim üstünlüklerini kaybetmeye başladıklarında ekonomilerini hızla finansallaştırıyorlar. Finansallaşma, bir hegemonyanın gücünün zirvesi değil, aksine maddi üretim temelinin çöktüğünün ilanı, yani o hegemonyanın '’sonbaharı’’ oluyor. ABD bugün tam olarak bu sonbaharı yaşıyor. Üretim, fabrikalar ve reel tedarik zincirleri Asya merkezli hale geldikçe, sistemi üretimle elinde tutan yeni bir güç (Çin) hegemonyayı devralmak üzere sahneye çıkıyor. Finansal manipülasyonlar ve para basma hileleri, bu tarihsel ve kaçınılmaz hegemonik dönüşümü sadece geciktirme çabasından ibaret hale getiriyor.
FED başkanları bu küresel krizleri atlatmak için sadece finansal tedbirler alıyor. Bernanke; parasal genişleme, Yellen ise faiz artırımı. Bu finansal tedbirler kısa vadede olumlu sonuçlar verirken uzun vadede krizleri daha da bir derinleştiriyor.
Kapitalizmin krizlerinin çözümü
Aslında sebep kapitalizmin krizi oluyor. Kapitalizmin birinci krizi 1918 öncesi yaşanıyor. Bu krizi Birinci Dünya Savaşı da çözemiyor. Kapitalizm, 1929 Buhranını, yani ikinci krizini yaşıyor. Bu krizi ise İkinci Dünya Savaşı çözüyor.
Bazı ekonomistler yazımın girişinde bahsettiği 2006 yılında başlayan ve halen süregelen krizi ise kapitalizmin üçüncü krizi olarak yorumluyor. Kapitalizmin bu üçüncü krizi devam ederken de bir Üçüncü Dünya Savaşı yaşanmıyor ancak Üçüncü Dünya Savaşına eşdeğer bölgesel savaşlar yaşanıyor.
Krizlerin jeopolitik çözümü: Bölgesel savaşlar
Örneğin; 1989’da Sovyetler Birliği dağılıyor, 1990 da Irak, Kuveyt’e saldırttırılıyor. Akabinde 1991 yılında Körfez Savaşı yaşanıyor. 2001’de Afganistan işgal ediliyor, 2003 yılında ABD, Irak'ı işgal ediyor. 2010'da Arap Baharı yaşanıyor, 2011’de Libya bombalanıyor, aynı yıl Suriye iç savaşı başlatılıyor. 2014’de Rusya, Kırım’ı işgal ediyor, Şubat 2022’de Rusya Ukrayna’ya saldırıyor, 1948 yılından beri İsrail Filistin’i vuruyor, en son İsrail, Ekim 2023’den beri Gazze’yi yerle bir ediyor. 2025 başında Suriye’de devlet yapısı büyük ölçüde çökertiliyor. 1983 yılından beri Türkiye’nin başına PKK bela ediliyor. Şimdilerde ABD ve İsrail’in müştereken İran’a saldırması her an bekleniyor. Kapitalizm krizlerini işte böyle böyle çözüyor.
ABD’nin krizi
ABD’nin esas sorunu kapitalizmin krizi oluyor. ABD yönetimleri bunu göremiyor. Kapitalizmin krizi; kâr oranlarının düşmesi, sermaye birikiminin yavaşlaması veya durması ve pazarların daralması anlamına geliyor. Emperyalizm, sömürge ve küreselleşme sayesinde ucuz işgücü ve ucuz ürüne alışan ABD, kuyunun suyu çekilince krize giriyor. Anlattığım gibi bu krizi para ve maliye politikaları ile çözemiyor.
Senyoraj Hakkı
Bu noktada akla şu soru geliyor: Üretim kapasitesi bu denli aşınan bir imparatorluk nasıl oluyor da hemen çökmüyor ve krizlerini sürdürebiliyor? Cevap, siyaset bilimi ve küresel hegemonya teorilerinde saklı bulunuyor: Doların küresel rezerv para statüsü. ABD, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods sisteminden beri küresel ticaretin ortak dilini kontrol ediyor. Washington, karşılıksız para basarak küresel ölçekte bir '’Senyoraj Hakkı’' kullanıyor. Dünyadaki diğer tüm ülkeler dolar elde etmek için mal ve hizmet üretip satmak zorundayken, ABD sadece kağıt/dijital veri basarak bu zenginliği satın alıyor. Dolayısıyla ABD, Bernanke döneminde olduğu gibi trilyonlarca dolar bastığında, bu muazzam enflasyonist faturayı kendi sınırları içinde tutmuyor; rezerv para gücü sayesinde krizini ve enflasyonunu tüm dünyaya ihraç ediyor. ABD, bu gücü, Amerikan ordusundan bile daha etkili bir hegemonik silah olarak kullanıyor.
ABD hâlâ; yarı iletken, yapay zekâ, havacılık, biyoteknoloji, yazılım ve savunma teknolojileri alanlarında dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olsa da ve hâlâ doların rezerv para olması, küresel finans piyasalarının merkezi olması (Wall Street), IMF ve Dünya Bankası üzerindeki belirleyici rolü, teknoloji ve inovasyon liderliği ve enerji üretimindeki büyük kapasiteye sahip olsa da ABD’nin üretim kapasitesi aşınıyor, sanayi altyapısı zayıflıyor ve Çin karşısında maliyet avantajını kaybediyor. Bu nedenle ABD, özellikle seri üretim, sanayi kapasitesi ve bazı stratejik tedarik zincirlerinde Çin karşısında ciddi avantaj kaybı yaşıyor.
Küresel tedarik zincirlerinin Asya merkezli hale gelmesi, ABD ekonomisini dış üretime bağımlı bir yapıya sürüklüyor. Özellikle yarı iletkenler, elektronik ürünler, nadir toprak elementleri ve stratejik sanayi girdilerinde Çin’in belirleyici hale gelmesi, ABD açısından ekonomik olduğu kadar jeopolitik bir sorun da yaratıyor.
Özellikle 1980 sonrası hızlanan sanayisizleşme süreci, ABD’nin üretim kapasitesini önemli ölçüde zayıflatıyor. Düşük maliyetli üretim nedeniyle fabrikaların Çin ve Asya ülkelerine kaydırılması kısa vadede şirket kârlarını artırsa da uzun vadede ABD’nin sanayi altyapısını aşındırıyor.
Bu nedenle ABD, hemen hemen tüm sanayi kollarını ve altyapısını yenilemesi gerekiyor. Örneğin ABD savunma sanayi konusunda rakiplerine karşı olan avantajını da yavaş yavaş kaybediyor. Günümüzde ABD donanmasının hemen hemen bütün gemilerinin yenilenmesi gerekiyor. Ancak ABD’nin bunu yapacak ekonomik ve teknolojik kapasitesi oldukça sınırlı görünüyor.
Örneğin ABD Başkanı Trump’ın 44 yaşındaki yeni Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Çin’in hipersonik füze teknolojisinin ABD Uçak Gemileri üzerindeki potansiyel etkisine yönelik olarak 14 Kasım 2024 tarihinde şu açıklamayı yapıyor:
“Pentagon’un savaş oyunlarında her seferinde Çin’e karşı kaybediyoruz. Gerçek kabiliyetimizin ne olduğunu biliyoruz. Yani askerî-sınai kompleksimiz, silah sistemlerini tedarik etme şeklimiz; kabul edelim ki her zaman hantal ve yavaşız. Bürokratik sistemimizin işleyişi, silah tedarikinin hızı... Savaşta her zaman on yıl geriden geliyoruz. Çin özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmeye adanmış bir ordu kuruyor. Bu onların stratejik önceliği. Hipersonik füzeleri ele alalım. Tüm güç projeksiyonu platformumuzun büyük bir kısmı uçak gemilerinden ve bu yolla stratejik olarak küresel çapta güç projeksiyonu yapma kabiliyetimizden oluşuyor. Evet, bir nükleer üçlememiz var ancak bunun önemli bir parçası da bu. Eğer 15 hipersonik füze, bir çatışmanın ilk 20 dakikasında 10 uçak gemimizi ortadan kaldırabiliyorsa bu nasıl bir tablo ortaya çıkarır? Ekonomik olarak zaten bizi çoktan avuçlarının içinde aldılar, mikroçipler ve diğer her şey de buna dahil. Peki neden Tayvan’ı istiyorlar? Teknolojik geleceğin pazarını tamamen kontrol altına almak istiyorlar. Bugün Çin’den gelen malzeme olmadan arabalarımızı bile süremiyoruz. Uzun vadeli, sadece bölgesel değil, küresel bir hakimiyet vizyonları var. Biz ise kafamızı kuma –bu kelime kibarlaştırıldı- sokmuş durumdayız. Evet, bu.”
BRICS ve De-dolarizasyon (Dolar dışılaşma)
Bugün Çin ve Rusya öncülüğündeki BRICS blokunun küresel ticarette yerel para birimlerine geçiş arayışları (de-dolarizasyon), ABD'nin bu senyoraj hakkına ve dolayısıyla kriz ihraç etme yeteneğine vurulmak istenen en stratejik darbe olarak öne çıkıyor.
Trump, gümrük vergilerini artırıyor
ABD kapitalizminin krizini çözmek için Trump’ın icadı gümrük vergilerinin yükseltilmesinin de çözüm getirmesi beklenmiyor. Gümrük vergilerinin yükseltilmesi geçici olarak ABD sanayisini koruma altına alsa da uzun vadede ABD ekonomisini içe kapanmasına, zaten zayıf olan rekabet gücünü tamamen kaybetmesine ve ABD ekonomisinin bir süre sonra stagflasyona girmesine vesile olacak gibi gözüküyor.
Sonuç
FED’in para politikaları kısa vadeli finansal istikrar sağlarken, ABD siyasal sistemi eş zamanlı olarak üretim, sanayi ve gelir dağılımına yönelik yapısal reformlar geliştiremiyor.
Sorun kapitalizmin krizinde yatıyor. Tarihsel olarak kâr oranları düştükçe ve finansal balonlar patlama noktasına geldikçe sistemin küresel ölçekte büyük kan dökmekten çekinmediği biliniyor. Günümüz tam olarak bu döngünün bir başka halkasına tanıklık ediyor; tüm göstergeler ve jeopolitik sıkışmışlık, kapitalizmin bu son yapısal krizini de yine bildiği en vahşi yöntemle, yani ABD ve İsrail müşterekliğinde bir İran saldırısıyla çözmeye hazırlandığını açıkça ortaya koyuyor.
Bunun önlenebilmesi için emperyalizmin ve sömürünün son bulması; yapısal çözümler, teknolojik gelişmeler, yatırım ve üretim faaliyetlerinin; toplumsal refahın artırılması, çevrenin korunması, dünya çapında barışın tesis edilmesi, özgürlükler ve insan haklarının sağlanması, ekonomik eşitsizliğin ve sosyal adaletsizliğin giderilmesi yönünde düzenlenmesi gerekiyor.
Bu sağlanmadığı takdirde, geçmişte olduğu gibi gelecekte de kapitalizmin krizlerinin döngüsel bir şekilde süreceği ve bu krizlerin de dünyayı savaşlar, kan ve gözyaşına boğmaya devam edeceği bekleniyor. Çünkü çöken bir imparatorluğun sonbaharı, ne yazık ki tüm insanlığın kışına dönüşme riski taşıyor.
Osman AYDOĞAN