
ABD için sonun başlangıcı mı?
17 Ocak 2026
Bu soruya cevap vermeden önce ABD’nin dünya ekonomisindeki yerini yıllara göre mukayeseli olarak vermem gerekiyor.
ABD ekonomisinin dünya ekonomisindeki yeri
II. Dünya Savaşı sonrasında (1945–1973); Avrupa ve Japonya’nın savaş nedeniyle tahribi, Bretton Woods sistemi, doların rezerv para olması ve Marshall Planı ABD’nin ekonomik gücünü pekiştiriyor. Bu dönem ABD ekonomisi zirveye oturarak küresel üretimin yaklaşık %35’ini oluşturuyor.
Küreselleşme Dönemi’nde (1980–2008); Avrupa, Japonya ve Çin’in yükselişiyle ABD’nin dünya ekonomisindeki payı azalarak %30 bandına iniyor.
Yeni Dönem (2010–2024); Bu dönemde ABD ekonomisi, teknoloji şirketlerine (Apple, Microsoft, Google vb.) rağmen 2023 itibarıyla dünya ekonomisindeki payı daha da azalarak yaklaşık %26 seviyesine iniyor.
Özetle ABD ekonomisi 1973 yılında küresel üretimin yaklaşık %35’ini oluştururken günümüzde (2023) küresel üretimin yaklaşık 26’sını üretebiliyor.
Küresel ekonomide ABD’nin gücünü belirleyen başka faktörler de bulunuyor. Doların rezerv para olması, küresel finans piyasalarının merkezi olması (Wall Street), IMF ve Dünya Bankası üzerindeki belirleyici rolü, teknoloji ve inovasyon liderliği ve enerji üretimindeki büyük kapasite nedenleriyle ABD’nin dünya ekonomisindeki gerçek etkisi çoğu zaman GSYH payından daha büyük oluyor.
ABD, Avrupa ve Çin rekabetinde veriler
II. Dünya Savaşı sonrası (1950–1970 arası) küresel ekonominin; ABD: %35, Avrupa: %30, Çin: %5 ‘ini üretiyor. ABD bu dönemde tek süper ekonomik güç haline geliyor.
2000 sonrası Çin’in yükselişe geçiyor. Çin küresel ekonominin; 2000: %7, 2010: %13 ve 2023: %19’unu üretiyor. Bu, ekonomik tarih açısından en hızlı yükselişlerden birisini oluşturuyor.
Günümüz (2023) küresel ekonomisindeki paylar şu şekilde yer alıyor: ABD: %26, Çin: %19 ve Avrupa: %16.
Yani dünya ekonomisi artık tek kutuplu olarak tanımlanmıyor ve çok merkezli bir yapıya doğru gidiyor.
ABD için sorunun başlangıcı
Tabii ki bu verileri ABD, nedenleriyle beraber çok daha net olarak görüyor.
ABD, kaybettiği küresel ekonomik üstünlüğünü geri kazanmak için daha fazla ekonomik ve teknolojik alana yatırım yapması gerekirken, ABD yönetimi üzerinde etkin olan değişik kişi, kurum ve kuruluşlar tarafından ABD’ne; üstünlüğünü korumak ve geri kazanmak için askerî gücüne öncelik vermesi gerektiği fikri aşılanıyor. Bu fikir ise ABD için sorunun başlangıcı oluyor. Çünkü soruna yanlış teşhis ve yanlış tedavi uygulanıyor.
ABD’ni yanlış yönlendiren kişi, kurum, kuruluşlar ve raporları
PNAC ve raporları
1997 – 2006 yılları arasında ABD’nde faaliyet gösteren ‘’Project for the New American Century’’ (PNAC) adlı neokonservatif bir düşünce kuruluşu bulunuyor.
PNAC, ABD’nin askerî gücünü artırarak, dış politikada daha aktif bir rol benimseyerek ve ABD’nin küresel liderliğini güçlendirerek “Amerikan ilkeleri ve çıkarlarına uygun bir yeni yüzyıl” inşa etmeyi savunuyor ve dış politika konusunda yazdığı raporlarda ABD hükumetine askerî güç kullanımını, demokratik müttefiklerle ilişkilerin güçlendirilmesini ve düşmanca rejimlere karşı kararlı duruşu öneriyor.
PNAC’ta bu raporlara imza atan veya yakın olan birçok isim, daha sonra George W. Bush yönetiminde üst düzey görevlerde yer alıyor. Bu nedenle de PNAC’ın 2000’lerin başındaki ABD dış politikasında özellikle Irak politikası üzerinde etkili olduğu, grubun politika önerilerinin 2000’lerin başında Irak Savaşı’na giden yolu ideolojik olarak hazırladığı kabul ediliyor.
‘’Open Letter to President Clinton’’ (1998 raporu)
PNAC, 1998 yılında yazdığı ve kamuoyuna ‘’Open Letter to President Clinton’’ adıyla yansıyan yaklaşık 70 sayfalık rapor, ABD yönetimine dış politika önerileri sunuyor.
PNAC, bu raporunda özellikle Saddam Hüseyin’in Irak’tan çıkarılmasını, mevcut Irak politikasının başarısız olduğunu ve daha sert bir strateji benimsenmesi gerektiğini vurguluyor. Bu rapor, daha sonra Bush döneminde uygulanacak politikalara ideolojik bir temel olarak görülüyor.
Bu raporda yer alan; ‘’ABD’nin rakipsiz ekonomik üstünlüğünü kaybettiğini ancak askerî olarak hâlâ rakipsiz olduğunu, bundan sonra ABD üstünlüğünü korumak için askerî gücüne öncelik vermesi gerektiği’’ fikri, raporun ana omurgasını oluşturuyor.
“Rebuilding America’s Defenses” (2000 Raporu)
PNAC’ın belki de en çok bilinen uzun raporu 2000 yılında yayımlanan ‘’Rebuilding America’s Defenses: Strategies, Forces, and Resources for a New Century’’ adlı raporu oluyor.
Bu rapor, ABD’nin askerî gücünün yeniden yapılandırılması, genişletilmesi ve küresel liderliğin korunması gibi stratejilerin ayrıntılarını anlatıyor.
IASPS ve Clean Break raporu
ABD merkezli düşünce kuruluşu ‘’Institute for Advanced Strategic and Political Studies’’ (IASPS) tarafından, 1996 yılında, İsrail’de o dönemde yeni başbakan olan Benjamin Netanyahu için İsrail’in güvenlik ve dış politikasını yeniden şekillendirmeyi öneren bir strateji raporu hazırlanıyor: ‘’A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm (kısaca “Clean Break raporu” olarak biliniyor.) 29 Mayıs 1996 tarihinde Netanyahu İsrail’de seçimleri kazanarak başbakan oluyor, yaklaşık bir ay sonra da 08 Temmuz 1996 tarihinde de Clean Break raporu yayımlanıyor ve İsrail hükümetine stratejik öneriler sunuyor.
Rapor, içinde Richard Perle (ekip başkanı), Douglas Feith, David Wurmser, Meyrav Wurmser ve James Colbert gibi “neocon” (yeni muhafazakâr)’ların bulunduğu çoğu ABD’li stratejist ve akademisyenden oluşan bir ekip tarafından hazırlanıyor. Bu isimlerin bir kısmı daha sonra ABD’de özellikle 2003 Irak Savaşı döneminde etkili olan çevrelerde yer alıyor.
Rapor, ana fikir olarak; İsrail’in mevcut politikalardan “temiz bir kopuş” (clean break) yaparak daha sert ve aktif bir bölgesel strateji izlemesi gerektiğini öneriyor.
Bu çerçevede rapor; Oslo Süreci ile başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin İsrail için güvenli olmadığı, özellikle Suriye’nin zayıflatılması, Irak’taki rejimin (Saddam Hüseyin) değiştirilmesi, İsrail’in Türkiye ve Ürdün ile stratejik bir eksen kurması ve İsrail’in tehditleri beklemek yerine önleyici strateji uygulaması gerektiğini savunuyor.
Sonuç olarak Clean Break raporu, İsrail’in barış sürecine dayalı politikalar yerine daha sert, bölgesel güç dengelerini değiştirmeye yönelik bir strateji izlemesini öneriyor.
İsrail’in jandarması olarak ABD
Uluslarası ilişkiler alanında genellikle yanlış olarak İsrail, ABD’nin jandarması olarak tanımlanıyor. Ancak gerçekte ABD, yukarıda anlattığım raporlar çerçevesinde bölgede İsrail’in jandarmalığını yapıyor. Konu uzun ancak çok kısa olarak şu söylenebilir ki 2000’li yıllarda ABD’nin Irak, Libya, Suriye harekâtı ve ABD’nin Haziran 2025 İran harekâtı, ABD’nin İsrail’i korumak için muazzam askerî ve ekonomik kaynaklar harcadığı askerî harekât oluyor.
ABD’nin dünyadaki askerî saldırılarını Irak, Libya ve Suriye ile sınırlandırmamak gerekiyor. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için ABD’nin son yıllardaki askerî saldırılarını özetle vermemiz gerekiyor: Vietnam Savaşı (1955–1975), Kamboçya ve Laos hava bombardımanı (1970–1973), Grenada İşgali (1983), Libya saldırısı (1986), İran-Irak Savaşı’nda Koruma Operasyonları (1980’ler), Körfez Savaşı (1990–1991), Somali Operasyonları (1992–1994), Bosna ve Kosova Operasyonları (1990’ların sonu), Afganistan Savaşı (2001–2021), Irak Savaşı (2003–2011), Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı operasyonlar (2014–2021), Libya müdahalesi (2011), Yemen’de Husilere karşı operasyonlar (drone saldırıları, 2010’lar) ve Pakistan ve Afganistan’daki drone saldırıları, Venezuela (03 Ocak 2026) saldırısı ve ayrıca saldırı olmasa da ABD tehditleri (Kanada ve Danimarka’ya).
ABD’nin günümüzdeki askerî kapasitesi
PNAC, 1998 ve 2000 yıllarındaki raporlarında, ABD’nin askerî olarak hâlâ rakipsiz olduğunu, bundan sonra ABD üstünlüğünü korumak için askerî gücüne öncelik vermesi gerektiğini söylese de ve bu yönde muazzam harcamalar yapılsa da günümüzde ABD askerî kapasitesi henüz yenilenmiş ve ABD’nin üstünlüğünü korumak için yeterli durumda bulunmuyor.
Bu durumu, en iyi şekilde, ABD Başkanı Trump’ın 44 yaşındaki yeni Savunma Bakanı Pete Hegseth, Çin’in hipersonik füze teknolojisinin ABD Uçak Gemileri üzerindeki potansiyel etkisine yönelik olarak 14 Kasım 2024 tarihinde yaptığı şu açıklaması yansıtıyor:
“Pentagon’un savaş oyunlarında her seferinde Çin’e karşı kaybediyoruz. Gerçek kabiliyetimizin ne olduğunu biliyoruz. Yani askerî sanayi kompleksi, silah sistemlerini tedarik etme şeklimiz, bilirsiniz, her zaman öyleyiz. Sistemimizin işleyişi, bürokratik sistemimizin işleyişi, silah tedarikinin hızı. Savaşta her zaman on yıl geriden geliyoruz. Çin özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmeye adanmış bir ordu kuruyor. Bu onların stratejik önceliği. Hipersonik füzeleri ele alalım. Tüm güç projeksiyonu platformumuzun büyük bir kısmı uçak gemilerinden ve bu yolla stratejik olarak küresel çapta güç projeksiyonu yapma kabiliyetimizden oluşuyor. Evet, bir nükleer üçlememiz var ancak bunun önemli bir parçası da bu. Eğer 15 hipersonik füze, bir çatışmanın ilk 20 dakikasında 10 uçak gemimizi ortadan kaldırabiliyorsa bu nasıl bir tablo ortaya çıkarır? Ekonomik olarak zaten bizi çoktan avuçlarının içinde aldılar, mikroçipler ve diğer her şey de buna dahil. Peki neden Tayvan’ı istiyorlar? Teknolojik geleceğin pazarını tamamen kontrol altına almak istiyorlar. Bugün Çin’den gelen malzeme olmadan arabalarımızı bile süremiyoruz. Uzun vadeli, sadece bölgesel değil, küresel bir hakimiyet vizyonları var. Biz ise kafamızı kuma sokmuş durumdayız. Evet, bu.”
Gerek PNAC ve IASPS raporları ve gerekse de Savunma Bakanı Pete Hegseth’in açıklamaları önümüzdeki süreçte ABD’nin daha fazla askerî güce ağırlık verdiğini ve vereceğini gösteriyor.
Bu durum ise ABD’yi büyük bir kara deliğin girdabına sokuyor.
ABD’yi bekleyen tehlikeler
Bu askerî harekâtlar ve saldırılar, ABD için şu beş felaketin haberciliğini yapıyor.
Birincisi:
İngiliz tarihçi ve uluslararası ilişkiler, ekonomik güç, büyük strateji ve askeri tarih alanlarında uzmanlaşmış önde gelen bir akademisyen olan Paul Kennedy, 1987 yılında bir kitap yayınlıyor: ‘’Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri’’ (Paul Kennedy ‘’Aufstieg und Fall der Grossenmächte’‘, Fischer Verlag, 1989).
Bu kitapta Kennedy, 1500–1980 döneminde son beş yüzyılın imparatorlukları üzerine ekonomik kapasite ile askerî harcamalar arasındaki ilişkilerini inceliyor. Özellikle “büyük güçlerin aşırı genişlemeye gitmeleri” ve bunun sonucunda ekonomik güçlerini kaybetmeleri üzerine geliştirdiği analiz tarih ve uluslararası ilişkiler literatüründe geniş yankı uyandırıyor.
Paul Kennedy, bu kitabında şu tezi ileri sürüyor: ‘’Bir devlet gücünün zirvesine ulaştığında bu gücü korumak için daha fazla askerî güç kullanıyor. Bu fazla askerî güç de devleti ekonomik olarak çökertiyor.’’
İkincisi:
1743 ve 1790 yılları arasında yaşamış çok özel geçmişi olan Fransız General Jacques De Guibert de ‘’Askerî Yazılar’’ adlı kitabında hemen hemen aynı fikri ifade ediyor: ‘’Ulusların kendi güç ve doğalarıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları bir ülkenin bekâsını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktörlerdir.’’ (Jacques De Guibert, ‘’Askerî Yazılar 1772 – 1790’’, Anahtar Yayınları, 2005)
ABD’nin, bölgede İsrail’in jandarmalığını yaparken kendi güç ve doğasıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları ABD’nin bekâsını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktör haline geliyor.
Üçüncüsü:
ABD, dünya hâkimiyetini kaybettikçe şiddete başvuruyor. Bu durumu Hannah Arendt, ''Şiddet Üzerine'' (İletişim Yayınları, 2017) adlı kitabında geçen şu sözü ile ifade ediyor: ‘’İktidar ile şiddet birbirine karşıttır, iktidarın bitmeye başladığı yerde şiddet başlar.'’ ABD'nin dünya üzerindeki hakimiyeti bittikçe, şiddeti artıyor. Başka bir ifadeyle; ABD'nin şiddeti arttıkça, bu; ABD'nin dünya üzerindeki hakimiyetini kaybettiğini gösteriyor.
Dördüncüsü:
ABD, dünyadaki ‘’çirkin Amerikalı’’ imajını gittikçe pekiştiriyor. Bunun da ötesinde ABD, dünyadaki değişik ABD karşıtı radikal grupların hedefi haline gelmesi ihtimalini güçlendiriyor. Bir 11 Eylül vakasının daha yaşanmasının hiç de sürpriz olmayacağı bekleniyor. ABD’nin bu davranışı Peter Ustinov’un; ‘’Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür’’ sözünü haklı çıkarıyor. (Benzer bir ifadeyi İngiliz yazar ve eleştirmen William Blum da söylüyor: “Terror is the poor man’s war, war is the rich man’s terror.”) Bu savaşlar, zengin ABD’nin terörü oluyor. Geriye ise yoksulun savaşı olarak terör kalıyor. Ayrıca; John Berger’in şu sözünün birisi tarafından ABD’ye hatırlatması gerekiyor; ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun. Boğucu egemenlik teröre ilham kaynağı olur; mücadeleye anlam kazandırır.’’ John Berger'in bu sözü; ‘‘Kıymetini Bil Herşeyin: Hayata tutunma ve direnişe ait notlar -Hold Everything Dear: Dispatches on Survival and Resistance (Metis Yayıncılık, 2009) adlı eserinde geçiyor.
Beşincisi:
ABD’nin, 1945 sonrası kendisinin kurduğu düzeni, bizzat ABD, kendisi yıkıyor. Ancak yerine yeni bir düzen kurulamıyor. Bu durum 2026 yılı Davos Zirvesinde net bir şekilde ifade ediliyor. Bu durum ayrıca İtalyan Marksist düşünür, İtalya Komünist Partisi’nin kurucularından Antonio Gramsci’nin şu sözünü de çağrıştırıyor: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı.” Canavarlar zamanını ABD, bizzat kendisi yaratıyor.
Sonuç
ABD; yapısal çözümler, teknolojik gelişmeler, yatırım ve üretim faaliyetlerini artırarak toplumsal refahın artırılması, çevrenin korunması, dünya çapında barışın tesis edilmesi, özgürlükler ve insan haklarının sağlanması, ekonomik eşitsizliğin ve sosyal adaletsizliğin giderilmesi yönünde düzenlenmesi (jeoekonomik ve jeokültür) yerine askerî kapasitesini ve askerî faaliyetlerini artırarak, askerî güçle (jeopolitik) ABD gücünü korumaya çalışıyor. Bu çaba ve bu fazla askerî güç ise Paul Kennedy’nin tezinde ifade ettiği gibi devleti ekonomik olarak çökertiyor. ABD, imparatorluk gücünü korumak için askerî gücünü artırdıkça, ekonomik olarak zayıflıyor. Bu durum ise ABD’yi uçuruma sürüklüyor
Bu çaba, bu fazla askerî güç ve bölgede İsrail’i askerî güçle koruma çabası ayrıca; Fransız General Jacques De Guibert’in eserinde belirttiği gibi, ABD’nin kendi güç ve doğasıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları haline geliyor.
ABD'nin askerî şiddeti arttıkça, bu; ABD'nin dünya üzerindeki hakimiyetinin bittiğini gösteriyor.
ABD’nin dünyadaki askerî saldırıları arttıkça, bu durum dünyadaki ‘’çirkin Amerikalı’’ imajını gittikçe pekiştiriyor ve bu durum yoksul dünyanın ABD’ne karşı terör ile savaşma ihtimalini ve motivasyonunu güçlendiriyor.
ABD’nin, 1945 sonrası kendisinin kurduğu düzeni, bizzat ABD, kendisi yıkıyor. Muhtemel ki canavarlar zamanını ABD, bizzat kendisi yaratıyor.
Dünya yüzünde hiçbir imparatorluk sonsuza kadar yaşamıyor. Her imparatorluk doğuyor, büyüyor, gelişiyor ve sonunda çöküp ölüyor. Günümüzde de ABD, bu süreci bire bir yaşıyor.
Osman AYDOĞAN