• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam22
Toplam Ziyaret3960721

Canavarlar zamanı


Canavarlar zamanı

11 Şubat 2026

Antonio Gramsci

İtalyan Marksist düşünür, İtalya Komünist Partisi’nin kurucularından ve gazeteci olan Antonio Gramsci (‘’Gramşi’’ olarak okunur) (1891–1937), 20. yüzyılın en etkili siyaset teorisyenlerinden biri olarak kabul edilir. İtalya’da faşizmin sahneye çıktığı yıllardaki İtalyan Komünist Partisi'nin genel sekreteridir.

Gramsci, üniversitede tarih, felsefe ve filoloji okur. Gramsci’nin bu eğitimi, onun eserlerine de yansır. Gramsci’ye göre felsefe de hareket halindeki tarihtir, yani yaşamın kendisidir. Filoloji okuduğu n için de dil konusunda şunları söyler: "İnsanın çeşitli kültür varlıklarını tanıması için bir­ kaç yabancı dili öğrenmesi her zaman olanaklı olmaz, ama hiç olmazsa kendi ulusal dilini iyi öğrenmesi gerekir. Büyük bir kültür ancak yine büyük bir kültürün diliyle aktarılabilir; bu demektir ki, tarihsel gelişimi ile zenginleşmiş, karmaşıklaşmış bir ulusal dil, herhangi bir büyük kültürü aktarabilir ve böylece dünya çapında bir anlatım olur. Fakat bir lehçe bunu yapamaz.''

1926 yılında Muusolini tarafından aralarında Antonio Gramsci’nin de bulunduğu 2000 komünist tutuklanır. Gramsci, tutuklandığında milletvekilidir. Gramsci, 20 yıl hapse mahkûm edilir. Gramsci’yi tutuklayan savcının; '’bu beynin çalışmasını yirmi yıl durdurmalıyız'’ diyerek 1926'dan 1934'e dek hapiste tuttuğu Gramsci ise hapiste de boş durmaz, otuz üç defteri dolduracak, 32 bölümden oluşan 3000 sayfalık notlar tutar: ‘’Quaderni del carcere’’. (Antonio Gramsci, ‘’Hapishane Defterleri’’, Belge Yayınları, 2014). Bu notlar onu siyaset teorisinin en önemli isimlerinden biri haline getirir. Gramsci, kapitalizmin kültürel ve ideolojik tahakkümünü kırmadan siyasal iktidarın kalıcı olamayacağını savunur. Gramsci’nin bu notları, kültürel/ideolojik mücadeleyi de devrim stratejisinin merkezine koyan bir başyapıttır.

Gramsci, hapisten çıktıktan sonra fazla yaşayamaz, zaten sağlıksız olan bedeni yaşadıklarına daha fazla dayanamaz ve hapisten çıktıktan iki sene sonra vefat eder.

Gramsci’nin siyaset bilimine olan en önemli katkıları

Gramsci, Marx'ın düzeni salt ekonomiyle açıklamasını eleştirir ve neo-Marksist yaklaşımın öncüsü olur. Klasik Marksizm’i; kültür, ideoloji ve bilinç üzerinden yeniden yorumlar. Gramsci’ye göre Rusya'da Marx’ın kapitali, proletaryadan çok burjuvazinin kitabıydı. Bu yönüyle kültürel çalışmalar, siyaset bilimi ve sosyoloji üzerinde derin etkisi olur.

Gramsci, Marx'ın aksine üst yapının, alt yapının basit bir yansıması olduğu kanaatinde değildir. Alt yapının üst yapıyı etkileyeceğini kabul etmekle birlikte klasik Marksist görüşün üst yapının altyapıya olan tesirini açıklamada yetersiz kaldığını savunur. Ancak devlet evresi bütün üstyapıların gelişmesini gerektirir; yoksa devlet parçalanıp dağılır.

Gramsci’nin siyasete en önemli katkısı ‘’hegemonya’’ kavramı üzerine olur.  İktidarın yalnızca zorla değil, rıza üreterek sürdürüldüğünü savunur. Okul, kilise, medya gibi kurumların ideolojik rolünü vurgular. ‘’Organik entelektüel’’ kavramını ortaya koyar. Her sınıfın kendi düşünsel temsilcilerini ürettiğini söyler. Pasif devrim ve tarihsel blok kavramlarını üretir.

Gramsci, eserlerinde, özellikle hegemonya kavramının üzerinde durarak, mevcut kabul görmüş kültür hegemonyasının karşısına alternatif bir kültür yerleştirip, bu kültürün entelektüeller vasıtası ile toplum tarafından kabulünün neticesinde devrimin gerçekleşebileceğini iddia eder. 

Gramsci, hayatın her yönünü politik görür. Her şey politikadır, felsefe ya da felsefeler bile. Felsefe de hareket halindeki tarihtir, yani yaşamın kendisidir. Gramsci’ye göre ne yaptığımız, nasıl yaptığımız, seçimlerimiz, dilimiz, giysilerimiz, aldığımız nefes bile politiktir.

Gramsci’ye göre, şimdiki zaman, hem de iyice belirlenmiş bir şimdiki zaman, çok gerilerde kalmış ve aşılmış bir geçmişin sorunları ile yoğrulmuş bir zihinle nasıl düşünülebilir.? Eğer böyle bir şey olmuşsa, bu, yaşadığımız zamanın gerisinde kalmışız, çağdaş zamanın içinde yaşayan varlıklar değil, birtakım fosiller ya da çok acayip bir yamalı bohçayız demektir. Gerçekten de öyle toplumsal kümeler vardır ki, bir yanlarıyla en gelişmiş çağdaş bir görünüm taşıdıkları halde, bir yanlarıyla da toplumsal durumları bakımından geri ve bundan ötürü de tam bir tarihsel özerkliğe erme gücünden yoksun kalmışlardır.

Gramsci’ye göre sosyalist biri ya da sosyalist olmak isteyen biri itaat etmez; o, kendi kendini kumanda eder; dürtülerine, başıbozuk özlemlerine bir yaşam kuralı dayatır. Gramsci’ye göre çok kere hiçbir kuruma bağlı olmayan bir düşünür, bütün üniversite ya da benzeri kurumlardan daha çok etki yapar.

Gramsci’nin notlarında (Quaderni del carcere) (Hapishane Defterleri) yer alan düşünceler

Gramsci’nin notlarında çağına damga vuran ve geleceğe ışık tutan çok önemli siyasi düşünceler yer alır. Ancak Gramsci’nin hemen hemen bütün düşüncelerinde ‘’hegemonya’’, ‘’kültürel hegemonya’’, ‘’zor’’, ‘’rıza’’, ‘’sivil toplum’’ ve ‘’organik entelektüel’’ kavramları yer alır.


Gramsci’nin bu düşüncelerinin önemlileri şu şekildedir:

“Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.” (Pessimismo dell’intelligenza, ottimismo della volontà.)

Gramsci, bu düşüncesi ile; gerçekliği analiz ederken soğukkanlı ve eleştirel olmak (aklın kötümserliği), ancak mücadele ederken umut ve kararlılığın korunması (iradenin iyimserliği) gerektiğini anlatır. Bir başka ifadeyle Gramsci, bu sözü ile; siyasal gerçekçilik ile devrimci irade arasındaki dengeyi anlatır. Gramsci, bu sözü ile; soğukkanlı analizi ve kararlı eylemi vurgular.

Gramsci’ye göre karamsarlık bir ruh halidir. İyimserlik ise bir irade gerektirir. Her yenilgi entelektüel ve moral düzensizliğini beraberinde getirir. En kötü korkuların karşısında umutsuzluğa kapılmayacak ve aptallığın coşkusuna düşmeyecek ciddi ve sabırlı insanları yaratmak gereklidir.

Gramsci, bu düşüncesini şöyle özetler: ‘’Zekâm nedeniyle karamsar, ama iradem nedeniyle iyimserim.’’

Gramsci’ye göre, kafanızı duvara vurduğunuzda, kırılacak olan kafanızdır, duvar değildir. Yalnız tutku, zekayı bileyerek sezgiyi daha berraklaştırır.

‘’Devlet yalnızca baskı aygıtı değildir; aynı zamanda sivil toplum aracılığıyla rıza üretir.”

Gramsci, bu düşüncesi ile; kendisinin en önemli kavramlarından biri olan ‘’hegemonya’’ kavramını anlatır. Gramsci’ye göre egemen sınıf, yalnızca zorla değil, kültürel ve ideolojik yollarla toplumun onayını alarak iktidarını sürdürür.   


Hegemonya kavramıyla Marksizmi zenginleştirir. Gramsci'ye göre, egemen sınıflar altyapı ve üstyapıda ideolojik hegemonya kurarak tarihsel bir blok oluştururlar. Bunun karşıtında işçi sınıfının diğer ezilenlerle birlikte başka bir dünya için tarihsel bir blok ve karşı hegemonya oluşturması gerekir. Bunu yapabilecek olan temel güç ise "modern prens" yani devrimci partidir.

(“Modern Prens” (Il Principe Moderno), Gramsci’nin, ‘’Hapishane Defterleri’ ’içinde yer alan bir kavramsal tartışmadır. Gramsci burada Machiavelli’nin “Prens” eserine gönderme yaparak modern çağda “prens”in kim olduğunu sorar. Ona göre modern dönemde prens, devrimci siyasal partidir. Modern Prens, Gramsci’nin siyasal parti teorisini ve hegemonya stratejisini anlattığı metindir.)


Gramsci, siyasi kontrolun en etkili yolunun, insanların algılarına hükmetmek olduğunu düşünür. Gramsci’ye göre, egemen ideolojinin en büyük gücü, insanların algılarına hükmederek, kendisinin ‘‘normal’’ olarak algılanmasını sağlamaktır.

Gramsci, notlarında sivil topluma önemli bir yer verir. Marx ve Engels, sosyalist devrimin, üretim ilişkileri ve sömürünün daha yoğun olduğu ileri kapitalist ülkelerde (İngiltere, Almanya ya da Batı Avrupa) olacağını öngörür. Ancak devrim, öngörülen yerlerde değil de kapitalist gelişmişliği daha az olan Çarlık Rusya’sında olur. Gramsci, bunun nedenini, batılı kapitalist ülkelerde çok daha gelişmiş ve karmaşık olan, doğu toplumlarında ise daha ilkel bir olgunluğa sahip sivil topluma bağlar. Çünkü Doğu’da devlet her şey olduğundan sivil toplum ilkel ve pelteleşmiş haldedir. Gramsci’ye göre, sivil toplum; yoluyla rızaya dayalı, '’zor’' ve şiddetten görece uzak olarak sağlanan hegemonya, ileri kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketlerini, dolayısıyla devrimci potansiyeli, sivil toplumun kapitalist devlete sağladığı belirli yöntemler kanalıyla sönümlendirir.

Ayrıca Gramsci'ye göre: Marx orta sınıfı görmezden gelir. Devrimi ancak kaybedecek şeyi olmayanlar yapabilir, fakat orta sınıfın kaybedecek şeyleri ve hiç değilse geleceğe dair umutları/hayalleri vardır. Orta sınıf bunları da kaybetmemek adına sisteme başkaldırmayı göze almaz, almamıştır da.

Gramsci’ye göre; modern dönemdeki hiçbir iktidar, sadece baskı ve zor ya da salt politik liderlik ile varlığını sürdüremez. Gramsci’ye göre hegemonik iktidar için baskı ve ikna dengesine dayalı, sürekli ve her daim yeniden üretilen bir siyasetin varlığı gerekir. Hegemonya kurmak için de tarihsel blokun varlığı yeterlidir. Gramsci’ye göre siyasal iktidarlar, egemenliklerini kültürel hegemonya yoluyla kazanırlar.

Gramsci’ye göre bütün devletler diktatördür ve asıl devrim, doğruları söyleyebilmektir.

Fransız siyasetçi Hugues Portelli, ‘’Gramsci ve Tarihsel Blok’’ (Savaş Yayınevi, 1982) adlı eserinde Gramsci’nin "hegemonya", "sivil toplum", "siyasal toplum" kavramlarını ve bu kavramların birbiriyle olan ilişkilerini açıklar.

“Her devrimden önce yoğun bir kültürel hazırlık süreci vardır.”

Gramsci, bu düşüncesi ile kültürel dönüşüm olmadan siyasal dönüşümün kalıcı olamayacağını savunur. Gramsci, burada; devleti, siyasal toplum ve sivil toplumdan oluşmuş ‘’zırhla korunmuş hegemonya’’ olarak tanımlar. (Stato = società politica + società civile, cioè egemonia corazzata di coercizione.) Gramsci’ye göre devlet yalnızca polis, ordu ve hukuk gibi baskı aygıtlarından ibaret değildir. Asıl belirleyici olan, sivil toplum (okullar, kilise, medya, sendikalar, kültürel kurumlar) aracılığıyla kurulan rıza üretimidir. Egemen sınıf, kültürel liderlik kurarak yönetir. Gramsci’ye göre egemenlik iki şekilde ortaya çıkar; ‘’zor’ ve ‘’’rıza’’. Bu ise Gramsci’nin hegemonya teorisinin özünü oluşturur. Modern kapitalist toplumlarda iktidar çoğunlukla zor yoluyla değil, rıza üreterek meşruiyetini sürdürür.


Gramsci’ye göre, daha önceden gerekli ve yeterli koşullar yoksa ya da bu koşullar doğuş ve gelişme halinde değilse, bir toplum herhangi bir harekete girişemez; Bir toplum, ilişkilerinin özünde bulunan bütün yaşam şekillerini geliştirmemişse, ortadan kalkmaz ve yerine başka bir toplum gelmez.

“Pasif devrim, halkın aktif katılımı olmadan gerçekleşen dönüşümdür.”

Gramsci, bu kavramı özellikle İtalya’nın ulusal birliği sürecini analiz ederken kullanır. Değişim olur, fakat aşağıdan devrimci bir kırılma değil; yukarıdan reformlar ve uyarlamalarla gerçekleşir. Gramsci’ye göre devrim, bazen reform biçimini alır. Egemen sınıf, krizi yönetmek için kontrollü değişimler yaparak sistemin devamını sağlar.


“Her eğitim ilişkisi aynı zamanda bir hegemonya ilişkisidir.”

Gramsci’ye göre eğitim, tarafsız değildir. Hangi bilgilerin öğretileceği, nasıl öğretileceği, hangi değerlerin aktarılacağı sınıfsal mücadeleyle bağlantılıdır. Gramsci’ye göre eski okulla mücadele etmek doğrudur, ama onu değiştirmek göründüğü kadar kolay değildir. Mesele bir müfredat modeli değil, bir insan modeli yaratmaktır. Bu öyle bir insandır ki sadece kendi kendini değil, içinde yaşadığı toplumun tümünü eğitebilsin.


Gramsci’ye göre, her devlet, en hayati fonksiyonlarından birini yerine getirip geniş halk yığınlarını belli bir ahlak ya da uygarlık düzeyine yükseltmiş olması ölçüsünde ahlakçıdır. Bu uygarlık ya da kültür düzeyine erişmiş yurttaş, yine devletin bir çıkarı olarak, üretimin ekonomik aygıtının devamlılığı için zorunludur. Dolayısıyla bu düzey, yine egemen sınıfın çıkarına denk düşer. Gramsci’ye göre bu çerçevede, ''eğitici olumlu işlev'' olarak okul ve ''baskıcı olumsuz işlev'' olarak mahkemeler, devlet aygıtının en önemli iki ideolojik etki alanıdır. Egemen sınıflar, bu tip ideolojik aygıtlarla kendi siyasal ve kültürel hegemonyalarını oluşturmaktadırlar.

‘’Disiplin olmadan özgürlük olmaz.”

Gramsci, bireysel gelişimin kolektif disiplinle ilerlediğini savunur. Gramsci, eğitimi karakter ve bilinç inşası olarak görür.


“Bütün insanlar entelektüeldir; fakat toplumda herkes entelektüel işlevi görmez.”

Gramsci, burada entelektüeli, yalnızca akademisyen ya da yazar olarak görmez. Her sınıf kendi “organik entelektüellerini” üretir. Örneğin burjuvazinin; gazetecileri, akademisyenleri, yöneticileri; işçi sınıfının ise sendika önderleri gibi. Entelektüeller, bir sınıfın dünya görüşünü sistemleştirir ve yayar. Hegemonya bu sayede inşa edilir. Gramsci, burada hegemonya için "aydınlar" ve "eğitimin" rolüne de işaret eder. Gramsci’ye göre bütün insanlar aydındır, herkes entellektüel ve akılcı yeteneklere sahiptir, ancak herkes aydınların sosyal işlevini yapamaz.


Gramsci’ye göre, aydınlar tarihsel blokun doğal bileşenlerindendir. İktidarı ele geçirmek isteyen her zümrenin aydınlara ihtiyacı vardır. Ancak aydınların, proletaryayla kaynaşması ve parti çatısı altında toplanmaları gerekir. Başka bir ifadeyle aydınlar, burjuva toplumunun alt yapısıyla üst yapısını birbirine bağlayarak var olan tarihsel bloğa egemenliğini garanti eden öğelerdir. Egemen grup ancak kendi aydınları aracılığıyla tüm toplum üzerinde hegemonyasını uygulamayı başardığı zaman yönetici durumuna gelir. Gramsci’ye göre aydınlar hâkim olan zümreye doğal bağlarla bağlı bir nevi egemenliğin memurudurlar. Bu nedenle, Gramsci, aydının ortak, kolektif bir organizmada, proletaryayla kaynaştırılması gerektiğini vurgular.

Gramsci'ye göre kapitalizm, insanları ideolojik aygıtlarını kullanarak denetim altında tutar ve bunu yaparken zora başvurmaz onların rızalarını kazanır ve yeniden ürettiği toplum yapısını doğal, normal olarak gösterir. Hegemonya bunu yaparken de organik aydınlardan da yardım alır. Bu aydınlar var olan toplumsal sınıfın içerisinden çıkmış egemen kültürün taşıyıcısıdırlar ancak bir yönüyle onlardan kopup, uzaklaşmışlardır. Hegemonya kendi çıkarlarını toplumun çıkarları gibi göstermeyi başarır.

Gramsci’ye göre, halktan bir kişi "duyar" ama anlamaz ya da bilmez her zaman; aydın kişi " bilir " ama anlamaz, hele "duymaz" her zaman. İki uçtan birinde bilgiçlik ve dar kafalılık, ötekinde de kör tutku ile bağnazlık görülür. Bu, bilgiç 'in tutkusuz olduğu anlamına gelmez. Tersine, tutkulu bilgiçlik, gemi azıya almış bağnazlık ve demagogluk kadar gülünç ve tehlikelidir. Düşüncenin organik bütünlüğü, sağlamlığı ancak, aydınlarla "basit" insanlar arasında teori ile pratiği birleştiren türden bir birlik olursa gerçekleşebilir. Bu da kültürel ve toplumsal bir yapının kurulmasına bağlıdır.

Gramsci’ye göre ideoloji, hegemonyadır. Hegemonya ise egemen kuvvet ve egemen düşüncelerdir. Devlet ideolojisini organik aydınlar ile insanlara benimsetir ve doğallaştırır. Bu yüzden de zıt düşünenler sapkın olarak görülür.  

Gramsci’nin ‘’Hapishane Defterleri’’ adlı notlarında yer alan düşüncelerinden en önemlisini, yazımın sonuna alıyorum:

“Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı.”

Bu düşünce, Gramsci’nin notlarında tam olarak şu şekilde ifade edilir:


“La crisi consiste appunto nel fatto che il vecchio muore e il nuovo non può nascere: in questo interregno si verificano i fenomeni morbosi più svariati.”

Bu sözün Türkçeye birebir tam çevirisi şöyle: “Kriz tam olarak şuradan kaynaklanır: eski ölmekte, ama yeni henüz doğamamaktadır; bu ara dönemde en çeşitli hastalıklı olgular ortaya çıkar.”

Ancak metinde geçen “en çeşitli hastalıklı olgu”; hastalıklı, çarpık, anormal ve yıkıcı toplumsal/siyasal olgular anlamına gelir. Daha sonra bu fikir ve söz özellikle siyaset teorisi ve popüler kültürde değiştirilip kısaca şöyle formüle edilir:

“Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı.”

Bu formül, Gramsci’nin sözlerinin birebir karşılığı değilse de Gramsci’nin düşüncesini sadık biçimde yansıtır. Gramsci burada şunu söyler: ‘’Toplumsal düzen çökerken yeni bir düzen henüz kurulamazsa bir boşluk (interregnum) oluşur. Bu boşlukta da aşırı ideolojiler, otoriter rejimler, şiddet ve irrasyonel kitle hareketleri gibi ‘sağlıksız’ yapılar ortaya çıkar.’’ Yani Gramsci’ye göre “canavarlar”, geçiş dönemlerinin ürünü olan tehlikeli güçlerdir.

Sonuç

Gramsci, zamanını aşmış bir teorisyen ve filozoftur. Gramsci gibi entelektüellerin fikirleri ve eserleri asırlar boyunca geçerliliğini korur.


Gramsci’nin, özellikle ‘’hegemonya’’, ‘’kültürel hegemonya’’, ‘’zor’’, ‘’rıza’’, ‘’sivil toplum’’ ve ‘’organik entelektüel’’ kavramlarının günümüze olan yansımalarını bu notlarda çok iyi anlamak gerekir. Örneğin ülkemizde bir siyasetçini söylediği; “Siyasi olarak iktidardayız, ekonomik olarak iktidardayız, hegemonyamızı sağladık ama kültürel hegemonyamızı sağlayamıyoruz” sözünü de yine Gramsc’inin ‘’kültürel hegemonya’’ kavramı doğrultusunda değerlendirilmesi gerekir.


Son yıllarda gerek ülkemizde yaşanan; Balyoz – Ergenekon davaları ve 15 Temmuz menfur darbe girişimi ve tüm bir siyasal olaylar ve söylemler gerekse de dünyada yaşanan; Ukrayna Savaşından Gazze kırımına, ABD’nin İran’a saldırısından Venezüella baskınına, Irak’tan, Libya’dan, Suriye’ye yaşadığımız siyasî ve askerî olayları ve içinden geçmekte olduğumuz çoklu kriz dönemini tanımlamak  ve anlamak için Antonio Gramsci'nin hapishane notlarının sindirilerek okunması gerekir.


Yazımı Gramsci’nin notlarında geçen, sanki zordaki insanlığa vasiyeti olan bir sözü ile bitireyim: ‘’Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak. Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak.’’

Çünkü, Gramsci’nin kullandığı ifadeyle, eskinin öldüğü ancak yeninin henüz ortaya çıkmadığı bir ara dönemden geçiyoruz.

Şimdi canavarlar zamanıdır.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz