
Afganistan
28 Şubat 2026
Yazıma başlamadan bir uyarı yapmam gerekiyor. Hiçbir yerde bulamayacağınız bu bilgileri konuya ve tarihe merakınız varsa ve o bölgede günümüzde neler olup bittiğini anlamak istiyorsanız bu uzun yazıyı okumaya devam ediniz. Yoksa değerli vaktinizi ziyan etmeyiniz. Ancak, yazı uzun da olsa, benim tarih anlatımımın sıkıcı olmadığını söylemek istiyorum.
Birbirleriyle sınır komşusu olan Afganistan ve Pakistan, her ikisinin de halkı Müslüman, her ikisi de Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatına üye oluyor. İki ülke arasındaki ilişkiler, Pakistan'ın bağımsızlığını kazandığı ve Afganistan'ın Pakistan'ın BM'ye kabulüne karşı oy kullanan tek ülke olduğu 1947'den beri gergin durumda bulunuyor.
AFGANİSTAN – PAKİSTAN ARASINDAKİ SORUNLAR
Durand Hattı
İki ülke arasındaki temel sorunu ‘’Durand Hattı’’ oluşturuyor. Durand Hattı, 1893 yılında, Hindistan Devlet Hizmetleri'nde görevli İngiliz diplomat Mortimer Durand ve Afganistan Emiri Abdurrahman Han tarafından, Afganistan Emirliği ile Britanya Hindistanı arasındaki uluslararası sınır olarak belirleniyor. Daha sonra Pakistan, Hindistan’dan ayrılınca da bu sınır olduğu gibi kalıyor.
Pakistan bu hattı resmî sınır kabul ediyor. Afganistan ise tarihsel olarak bu sınırı tanımıyor. Ayrıca bu sınır, Afganistan’daki Peştun nüfusunu ikiye bölüyor. Sınırın her iki tarafında da yoğun Peştun nüfus bulunuyor. Afganistan, Pakistan’ın kuzeybatısındaki Peştun bölgeleri üzerinde tarihî ve kültürel hak iddialarını zaman zaman gündeme getiriyor. Bu da iki ülke arasında güvensizlik yaratıyor. İki ülke arasındaki temel sorunu işte bu ‘’Durand Hattı’’ oluşturuyor.
Haritada açık yeşil renkte görülen bölge, Durand Hattı nedeniyle Afganistan ve Pakistan arasında bölünmüş olan Peştun bölgesini gösteriyor.
Taliban rejimi
Afganistan ve Pakistan arasındaki ikinci sorunu Taliban rejimi oluşturuyor. Pakistan, 1990’larda Afganistan’daki Taliban yönetimiyle yakın ilişkiler kuruyor. 2021’de Taliban yeniden Kabil’de iktidara geliyor. Pakistan uzun yıllar milyonlarca Afgan mülteciye ev sahipliği yapıyor. Son yıllarda da Pakistan’ın mültecileri geri gönderilmesi gerilimi artırıyor.
Ancak günümüzde Pakistan, Afganistan’daki bazı militan grupların (özellikle Pakistan Talibanı – TTP) kendi topraklarına saldırdığını iddia ediyor. Afganistan ise Pakistan’ı iç işlerine müdahale etmekle suçluyor. Bu nedenle her iki ülke arasında sınır hattında zaman zaman hava saldırıları ve topçu atışları yaşanıyor.
İki ülke, sınır ötesi çatışmaların ardından 2025 yılı Ekim ayında kırılgan bir ateşkes anlaşması imzalıyor. Ancak son günlerde çatışmalar yeniden alevleniyor.
Afganistan – Pakistan çatışması
16 Şubat 2026 Perşembe gecesi Taliban yönetimi sınır yakınlarındaki Pakistan karakollarına karşı büyük bir saldırı başlatıyor. Pakistan hükümeti de bu saldırı üzerine 27 Şubat Cuma günü erken saatlerde Afganistan'ın Kabil, Kandahar ve Paktika şehirlerine yeni bir dizi saldırı başlattıklarını açıklıyor. Bu saldırıların ardından da Pakistan Savunma Bakanı Hawaja M. Asif, sabırlarının taştığını, Taliban hükümetine "açık savaş ilan ettiklerini’’ açıklıyor. Karşılıklı çatışmaların sonucunda Afgan tarafında 133 kişinin, Pakistan tarafında da 55 askerin öldüğü açıklanıyor.
Özetle, iki ülke arasındaki sorun sadece askerî değil; tarihî, etnik ve büyük güçlerin de karıştığı jeopolitik boyutları olan karmaşık bir sorun olarak gözüküyor. Öyleyse de böyle bir sonuç benim hemen Afganistan tarihine dalmam ve konuyu çok geniş bir perspektif içinde ele almam için bana güzel bir pas oluşturuyor.
KISA (!) BİR AFGANİSTAN TARİHİ
Afganistan tarihini anlatabilmem için oldukça gerilere gitmem gerekiyor.
Afganistan’ın tarih sahnesine çıkışı
Afganistan tarih sahasında ilk olarak MÖ 500 yıllarında ortaya çıkıyor. Ülke o dönemde Pers İmparatorluğu’nun doğu bölgesini oluşturuyor. Afganistan’ın bugünkü Pakistan kuzeybatısında ve ülkenin doğusundaki bazı bölgeleri bir zamanlar kadim Hindistan krallığı Gandhara’nın sınırları içerisinde bulunuyor. Güney ve doğu Afganistan Peştu’ların ataları tarafından yurt ediniliyor. Milâttan önce 500'de İran Hükümdarı Dârâ'nın (I. Darius) orduları Afganistan'ı işgal ederek güneydeki İndus vadisine inmeye çalışıyor. Afganistan iki yüzyıla yakın Perslerin hâkimiyetinde kalıyor.
(Burada küçük bir açıklama yapmam gerekiyor. Şimdiki İran’ın gerçek adı ‘’Pers’’ oluyor. Arapça’da ‘’P’’ harfi olmadığı için Araplar P verine P’ye en yakın ‘’F’’ harfi olduğu için ‘’Fars’’ diyor. Rıza Şah Pehlevi ise Hitler’den esinlenerek ülkesinin adı olarak ‘’Aryan’’ ırk anlamına gelen ‘’İran’’ı kullanıyor. Ben de yazımda tarihi süreçteki adıyla İran yerine ‘’Pers’’ adını kullanıyorum.)
İskender
Batıdan gelen Büyük İskender, Persleri yendikten sonra Afganistan'ı işgal ediyor. İskender, Hindukuş dağlarını aşarak MÖ 331 tarihinde Soğdlar ülkesine kadar ulaşıyor. İskender İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra kuzey Afganistan’ın Balkh (Balktria) bölgesinde Yunan bir krallık ortaya çıkıyor. Hindistan’daki Maurya İmparatorluğu Afganistan’ın büyük bölümünü kontrol altına alıyor. Ancak Maurya İmparatorluğu'nun çökmesinin ve Orta Asya’dan gelen işgallerin ardından Afganistan dağları “dolmaya” başlıyor. Bölgeyi işgale gelenlerin birçoğu Afganların kabile sistemini benimseyerek asimile oluyor ve dillerini Peştuca’ya çeviriyor.
Örneğin bugün Pakistan'ın kuzey batı Afganistan sınırındaki 3 bin metre yüksekliğindeki dağların arasındaki Bumburet, Rumbur ve Biriu adlı derin vadilerde yaşayan Kalaş topluluğu inanışları ve yaşam tarzları ile bölgede yaşayan diğer halklardan farklılık gösteriyor. Kalaşların, MÖ 3. yüzyılda Asya'yı fethetmek için Makedonya'dan yola çıkan Büyük İskender'in Afganistan'da iki yıl kaldıktan sonra Çin'e geçmek isterken Hindikuş Dağları'nda ölümüyle sonuçlanan son seferinde ülkelerine dönmeyen ve bölgede kalan ordusunun soyundan geldiklerine inanılıyor.
İslamlaşma
Afganistan içinde bulunan çeşitli kabileler kısa süreli imparatorluklar kurduysa da bunlar daha sonra küçük devletçiklere bölünüyor. Müslüman Araplar 8. yüzyılda bölgeye vardıklarında, bölge küçük ancak zorlu şehirlerden oluşuyor. Fetihler bir süre sorunsuz şekilde devam ediyor ancak Kandaharlı Zunbil’leri fethetme girişimleri büyük bir başarısızlıkla sonuçlanıyor. Zunbil kabilesine karşı gönderilen 20.000 askerden ancak 5.000’i geri dönebiliyor. Afganistan’ın batısından doğusuna İslam’a girmesi yaklaşık 200 sene sürüyor. İslamiyet’in yayılmasıyla burada Samani, Gazneli, Büyük Selçuklu Devleti ve Harzemşahlar gibi Müslüman-Türk devletlerinin hâkimiyetleri görülüyor.
Moğollar
Moğollar, Afganistan’a vardıklarında ve 1221 senesinde Bamiya vadisini kuşatmaya alıyorlar, ancak o kadar şiddetli bir savunmayla karşılaşıyorlar ki bu savaşın sonunda Cengiz Han’ın torunu ölüyor. Öfkelenen Moğollar vadide yaşayanların çoğunu katlediyor. Günümüzde bölgede yaşayan Hazara kabilesinin soyu bölgede konuşlandırılan ve Tacik kadınları eş alan bir Moğol askeri birliğine dayanıyor. Moğollar bölgeyi istilâ ederek ülkeyi yüz elli yıl kadar ellerinde tutuyor. Moğol hâkimiyeti, Afganistan’da yaşayan Türk boylarını Anadolu’ya göçe zorluyor.
Bölgedeki Moğol egemenliği, 14. yy sonlarında Timur ordularınca sona erdiriliyor. Moğollar, Timur tarafından yıkıldıktan sonra onun torunlarından Bâbür (1483-1530), Afganistan'da uzun zaman devam edecek yeni bir devlet kurmayı başarıyor.
İlk Babür imparatoru olan Zahiruddin Muhammed Babür, Hindistan’ı fethetmeden 20 sene öncesinde kendisine Kabil’de bir krallık kuruyor. Hindikuş bölgesinin çoğunluğu zayıf olarak da olsa 1738’e kadar Babür kontrolünde kalıyor. Bölge Babür hâkimiyetinin üzerinden 10 yıl kadar geçtikten, Nadir Şah’ın ölümünden sonra modern Afganistan’ın kurucusu Ahmed Şah Durani tarafından alınıyor.
Şiiliği yayma çabalarına karşı isyan bayrağı
Babür imparatorluğunun sınırları batıda Gazne ve Bamiyan ile orta Afganistan’ı içine alacak şekilde genişliyor. 1709 yılında Safevilerin Peştu kabilelerini kontrol altına alma ve Şiiliği yayma politikaları sebebiyle Kandahar’da isyan bayrağı açılıyor. Bu isyan, Safevi devletinin sonunu getiriyor. Nadir Şah’ın yükselişi ile sıkıntı yaşanmasına rağmen en sonunda 1747 yılında modern Afganistan Ahmed Şah Durani tarafından, Peştun aşiretlerini birleştirmesiyle, Nadir Şah’ın torunlarından Fars topraklarının bir kısmı, Babür toprakları ve kuzeyde Özbeklerin bazı toprakları alınarak kuruluyor.
Afganistan: İmparatorluklar mezarı
Afganistan hakkında yazan bütün tarihçiler Afganistan’ı bir ‘’imparatorluklar mezarı’’ olarak tanımlıyor. Tarihi süreç içerisinde, anlattığım gibi; Afganistan’dan İskender geçiyor, Afganistan’dan Cengiz Han geçiyor. Birazdan anlatacağım gibi Afganistan’dan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçiyor, son olarak da Afganistan’dan günümüzün Amerikan İmparatorluğu geçiyor. Onların hepsi Afganistan’da sözde galipler olarak bulunuyor. Ancak hepsi de Afganistan’da boylarının ölçülerini alıp gidiyor. Bunun nedeni olarak; işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması olarak gösterilmiyor. Bunun nedeni, sadece ve sadece, bu ülkenin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan bir coğrafyaya sahip olması olarak biliniyor.
İNGİLİZ – AFGAN SAVAŞLARI
Simla Manifestosu ve Auckland’ın Budalalığı
1815 Viyana Kongresinden sonra Avrupa’da bir statüko oluşturuluyor. Bu statüko gereği Avrupa’da hayat sahası bulamayan Rusya gözünü iki yere dikiyor. Bunlar; birincisi Balkanlar ve Kafkasya’daki Osmanlı toprakları diğeri de Orta Asya toprakları oluyor. Bu maksatla Ruslar bir yandan Balkanlar ve Kafkasya’da ilerlerken, diğer yandan da Orta Asya’da Afganistan sınırına doğru yaklaşıyor.
İngilizler de Afganistan’a yaklaşan Rusya’nın Hindistan’ı işgal edeceğinden korkuyor. Bu maksatla da Afganistan’ı elde tutarak Hindistan’ı Ruslara karşı korumak istiyor. 1836-1842 yılları arasında Hindistan'ın genel valisi olan Lord Auckland, Ekim 1838 tarihinde ‘’Simla Manifestosu’’ olarak bilinen bir manifesto yayınlıyor. Bu manifesto; İngilizlerin Hindistan'ı güvence altına almak maksadıyla Afganistan'a müdahalesi için gerekli nedenleri ortaya koyuyor. İngilizler bu maksatla 1838-1842, 1878-1880 ve 1919 yıllarında Afganlılarla üç kez savaşıyor. Tabi bu düşüncenin sonu hüsran olunca da bu manifesto “Auckland’ın Budalalığı” olarak tarihe geçiyor.
1836-1842 yıllarındaki Birinci İngiliz – Afgan savaşları
Ruslar da bu tarihlerde bir yandan Kafkasya’da ilerlerken, diğer yandan da Orta Asya’da Afganistan sınırına yaklaşıyor. İngilizler 1838’de Afganistan’a girerek burada mevzileniyor. Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetimindeki 16.500 kişilik toplam karma İngiliz – Hint ordusunu 38.000 kişilik bir hizmetçiler ve kamp takipçileri topluluğu izliyor. Balan geçidini aşan istilacılar Kandehar’ı aldıktan sonra Kabil’e giriyor. Kasım 1840’da büyük çatışmalar başlıyor. Kuşatılan İngilizlerin 6 Ocak 1842 tarihinde Kabil’den çekilmekten başka çareleri kalmıyor. Karakışta ve sürekli saldırı altında takip edilen 700 İngiliz, 3800 Hintli asker ile 12.000 kamp hizmetçisi Gandarmak geçidinde Afgan direnişçiler tarafından neredeyse tümüyle imha ediliyor. Sadece bir kişi, Dr. William Brydon topallayan bir at üzerinde Celâlâbâd’taki İngiliz garnizonuna ulaşıyor. Bu kişinin hayatta kalan tek asker olduğu söylenirse de muhtemelen sağda solda hayatta kalan birkaç kişi daha oluyor. İngilizleri imha eden Afganlıların komutanı Dost Muhammed Han’ın oğlu Ekber Han oluyor.
Bu mağlubiyetin anısına, İngilizlerin 1907 Nobel Edebiyat Ödüllü imparatorluk şairi ve yazarı Rudyard Kipling ‘’ The Young British Soldier’’ (Genç İngiliz Askeri) adlı uzun bir şiir yazıyor. Bu şiirin son kıtası şu şekilde bitiyor:
''When you're wounded and left on Afghanistan's plains,
And the women come out to cut up what remains,
Jest roll to your rifle and blow out your brains
An' go to your Gawd like a soldier.
Go, go, go like a soldier,
Go, go, go like a soldier,
Go, go, go like a soldier,
So-oldier of the Queen!''
(Yaralanıp da Afgan ovasında kaldığında
Kadınlar kesmek için bıçaklarıyla geldiğinde
Tüfeğini al ve beynini patlat
Tanrına bir asker gibi git Kraliçenin askeri'...''
Afganistan'ın merkezinden başlayıp Pakistan'ın kuzeyi boyunca Pamir'den Kuhibaba'ya kadar uzanan ve yükseklikleri 6.000 ile 7.500 metre arasında değişen, 800 km uzunluğundaki dağ silsilesine Farsça ‘’Hintli öldüren dağlar’’ anlamına gelen ‘’Hindikuş Dağları’’, burada öldürülen İngiliz emrindeki Hintlileri anlatıyor.
İngilizler bu yenilgiden sonra toparlanıp takviye alıp 1842 yazında iki koldan ilerleyip Kabil’i tekrar ele geçiriyor. Ancak burada tutunamayacaklarını anlayıp geri çekiliyorlar. Bu savaş İngilizlerin Afganistan’da barınamayacaklarını gösteriyor. İngilizlerin Afganistan’daki bu yenilgileri, Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını gösteriyor. Bu ise 1857 yılında başlayan büyük Hint isyanının (Sepoy ayaklanması) ana fikrini teşkil ediyor.
1878-1880 yıllarındaki İkinci İngiliz – Afgan savaşları
Ruslar 1868’de Buhara, 1873 yılında da Hive’yi ele geçiriyor. 1878 yılında bir Rus heyeti Afganlıların istememesine rağmen emrivaki yaparak gelip Kabil’e yerleşiyor. İngilizler de onlara karşı burada bir heyet bulundurmak istiyor. Dost Muhammed’in yerine yeni geçmiş olan Afgan Emiri Şir Ali’nin bunu reddetmesini İngilizler bir savaş nedeni sayıyor. Bu dönemde Hindistan Genel Valisi olan Lord Lytton’un politikası da Hindistan’ı ileriden savunmak oluyor. Ayrıca İngilizlerin eski yenilginin intikamını almak gibi bir amaçları da bulunuyor.
1878 sonbaharında İngilizler Lord Roberts komutasındaki 37.500 askerle Afganistan’a girerek Kabil’e kadar ilerliyor. Emir Şir Ali, Mazar-ı Şerif’e kaçmak zorunda kalıyor. Hapisten çıkartılarak tahta geçirilen Yakup Han İngilizlerle barış imzalıyor. Ancak Kabil’de bulunan İngilizler 2-3 Eylül 1879 tarihinde Afganlılarca katlediliyor. Bunun üzerine Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerlerlerse de burada kuşatılıyor. Cihat ilan eden Afganlılar çok sayıda asker toplayarak Eyüp Han komutasında saldırıya geçiyor. Meyvand’da bir Hint-İngiliz gücü imha ediliyor. Eyüp Han birliklerine de çok kayıp veriyor. İngilizler toparlanıp, takviye alıp, tekrar ilerleyip 1 Eylül 1880 tarihinde Kandehar’ı ele geçiriyor. İki taraf arasında bir barış antlaşması yapılmadan İngilizler 1881 yılında Afganistan’ı terk ediyor. Bu ikinci savaşta da İngilizler kuvvetlerini topladıkları zaman ülkenin herhangi bir yerini işgal edebiliyor ancak hiçbir yere gerçek anlamda bölgeye hâkim olamayıp, sonunda çekilmek zorunda kalıyor. Aynı şey ileride diğer istilacıların da başlarına geliyor.
Girişte bahsettiğim Pakistan ile Afganistan arasındaki 2 bin 600 kilometrelik ‘’Durand Hattı’’ bu savaştan sonra 1893'te İngilizler tarafından çiziliyor. Afganistan bu sınırı hiçbir zaman resmen tanımıyor. Sınır, Peştun nüfusu ikiye böldüğü için siyasi ve etnik açıdan büyük bir sorun olmaya halen devam ediyor. Zaten İngilizlerin, çekilirken ülkeler arasında çizdiği bütün sınırlar; geride kalan ülkeler anlaşamasın, hep kavgalı hep savaş halinde kalsınlar diye yapay olarak çiziliyor.
1877 yılında Afganistan’da Osmanlı heyeti
İkinci Afgan Savaşı’nın hemen öncesinde, 1877 yılında Kabil’e bir Osmanlı Heyeti geliyor. Heyet o sırada devam eden 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı dolayısıyla Afgan Emiri Şir Ali’ye Padişahın bazı taleplerini iletmek istiyor. Sefir Kazasker Şirvanizade Ahmet Hulusi Efendi ile sır kâtibi (sekreteri) Mektubi-zade Ahmet Bahai Molla’dan oluşan heyet, Emir Şir Ali’ye kabul için uzun süre bekletiliyor. Emir, heyetin taleplerini tahmin ettiği için onları mümkün olduğu kadar oyalıyor. Heyet, Afganlardan Rusların yeni işgal ettikleri Hive ve Buhara gibi İslam ülkelerini kurtarmak üzere harekete geçerek Osmanlılara yardım edilmesini istiyor. Nihayet görüşme gerçekleştiği zaman Emir İngilizlere güvenmediğini, ayrıca Hive ve Buhara halkının dönek olduklarını ve öyle kolay kolay kurtarılamayacaklarını, zaten Rus ordusu ile boy ölçüşebilecek bir güce de sahip olmadıklarını söylüyor. Ancak Osmanlı, İran ile savaşa girdikleri takdirde derhal Osmanlıların yanında çatışmalara katılacaklarını söyleyerek elçileri uğurluyor.
Aynı denemeyi daha sonra beyhude yere Birinci Dünya Savaşı’nda İttihatçılar da yaparak İngilizlerle Rusları Afganistan’dan yapacakları saldırılarla yıpratma hayalleri içerisinde ümitsiz girişimlerde bulunuyor. Ancak Osmanlının ne o zaman ne de bu zamanda hiç de böyle bir oyunu oynayacak kapasiteleri olmuyor. Enver Paşa gibi gücünün sınırlarını kestiremeyenler de oralarda kaybolup, yitip gidiyor.
1919 yılındaki Üçüncü İngiliz – Afgan savaşları
Üçüncü Afgan Savaşı olarak da anılan savaşta olaylar 1919 yılında, o sıradaki Emir Habibullah Han’ın av sırasında bir suikaste kurban giderek yerine oğullarından Emanullah Han’ın geçmesi üzerine başlıyor. Reformcu bir kişi olan Emanullah Han ordu ve kabile liderlerinin çoğunun desteğini aldıktan sonra İngilizlerin Afganistan üzerindeki etkilerini kırmak ve 19. yüzyılın sonlarında İngiliz hâkimiyetindeki Hindistan’a terkedilen bazı toprakları geri almak üzere harekete geçiyor.
Emanullah Han İngiltere’nin etkisini Sovyetler Birliği ile dengelemek istiyor. Bu nedenle Sovyetler Birliği ile bir antlaşma yapıyor. Bu durum İngilizlerin hoşuna gitmiyor ancak eski felaketleri hatırlayıp Afganistan’a doğrudan müdahalede bulunmuyorlar.
06 Mayıs 1919 tarihinde küçük bir Afgan gücü Hint-İngiliz arazisine giriyor. Çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde kalıyor ve kesin sonuçlu muharebelere girilmiyor. Ancak İngilizler 50.000 kişilik bir güç toplayarak kapsamlı bir karşılık verince Emanullah Han mütareke istiyor. İngiltere ile Afganistan arasında 08 Ağustos 1919 tarihinde Rawalpindi Antlaşması yapılıyor. Bu antlaşma ile İngiltere, Afganistan'ın tam bağımsızlığını tanıyarak bu ülkeden çekilme kararı alıyor. Böylece bağımsızlığına kavuşan Afganistan 1920’lerde büyük ülkelerin çoğu ile diplomatik ilişkiler kurmaya başlıyor.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve AFGANİSTAN
Sovyetler Birliği ve Afganistan birbirini ilk tanıyan ülkeler oluyor. Sovyet-Afgan anlaşması imzalanıyor. Bu anlaşmanın imzalanmasından üç gün sonra, 1 Mart 1921 tarihinde Afgan heyeti ile Türk elçilik heyeti arasında da ilk Türk-Afgan ittifakı Moskova’da imzalanıyor. Bu anlaşmaya göre Türkiye Afganistan’ın bağımsızlığını tanıyor. Bu anlaşmaya göre, Türkiye, kültürel yardım çerçevesinde Afganistan’a öğretmen ve subaylar göndermeyi, eğitim ve idari alanda da modernleşmesi hususunda destek sağlamayı taahhüt ediyor.
Bu anlaşmanın Ankara ve Kabil hükümetlerince onaylanmasından sonra, eski Medine muhafızı Fahreddin Paşa, Kabil’e ilk Türk sefiri olarak atanıyor. 1921 yılında Malta’dan hapisten döndükten sonra Büyük Taarruz’a katılan Fahreddin Paşa’nın daha 1922 yılı bitmeden Kabil’e ilk Türk sefiri olarak gönderilmesi Mustafa Kemal Atatürk’ün Afganistan’a verdiği önemi gösteriyor. (Aslında inatçı kişiliği ile bilinen Fahrettin Paşa’yı, Kurtuluş Savaşı’na zararı dokunabilir kaygısıyla Mustafa Kemal Atatürk, Kabil’e elçi olarak gönderiyor.) Mustafa Kemal Atatürk, daha sonra da bu ülkedeki reform çabalarını yakından izliyor.
1 Mart 1921 tarihinde Türkiye ile Afganistan arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde, Türkiye’den gelen uzmanlar ile bir taraftan Afganistan’da modernleşme çabaları hızlandırılıyor diğer taraftan da Avrupa ve özellikle Türkiye’ye tahsil için yüzlerce Afgan gencini gönderiliyor.
Emanullah Han, Afganistan’ın eğitim ve modernleşme çalışmalarına katkı ve destek için diğer ülkelerdeki yenilikleri yerinde görmek ve yetişmiş eleman temin amacıyla Aralık 1927’de bir dış geziye çıkıyor. Mısır, Fransa, Belçika, İsviçre, Almanya, İngiltere ve Rusya’yı ziyaret ediyor. Emanullah Han, son olarak Mayıs 1928 tarihinde Türkiye’ye geliyor.
Mustafa Kemal Atatürk, Emanullah Han ve onun şahsında Afgan milletine ilgi ve dostluk gösteriyor. Bu ziyaret esnasında, 1 Mart 1921 tarihinde imzalanan Türk-Afgan Anlaşmasına ek olarak, “Türkiye ve Afganistan arasında dostluk ve teşrik-i mesai muahedenamesi” adıyla yeni bir anlaşma daha imzalanıyor. Bu anlaşmaya göre Türkiye Cumhuriyeti; ilmi, hukuki, askerî alanlardaki uzmanlarından bir kısmını Afganistan’da görevlendirmeyi taahhüt ediyor.
Ancak Emanullah Han’ın Afganistan’daki modernleşme çabası ülkedeki baş gösteren iç isyanlar nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanıyor. Türkiye’den Kazım Orbay başkanlığındaki heyet Afganistan’a gittiğinde isyanlar çoktan kontrolden çıkmış oluyor. Emanullah Han, bu yenilik çabalarından sonuç alamadan yönetimden ayrılıyor ve İtalya’ya gitmek zorunda kalıyor. Yerine kardeşi İnayetullah Han geçiyor.
Ülkedeki karışıklıkların önlenememesi üzerine ise yönetim, Habibullah Han’a geçiyor. Bu yönetim, Afganistan’da bulunan Türk askerî heyetini geri gönderiyor. Bu arada Fransa’da sürgünde bulunan Nadir Şah, ülkesine dönerek Afganistan’da büyükelçi olarak bulunan Yusuf Hikmet Bayur’un da tasvibini alarak Afganistan hükümdarı oluyor. Nadir Şah’ın özellikle Türk büyükelçisinin tasvibini alması, Türk dostluğuna verdiği önem bakımından dikkat çekiyor. Ancak Nadir Şah zamanında reform hareketleri duraklıyor.
Nadir Şah, Afganistan dış politikasında İngiltere ve Rusya arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Nadir Şah’ın yerine geçen oğlu Muhammed Zahir Şah da aynı dış politikayı izliyor. Ancak bu durum, Afganistan’ı uluslararası alanda yalnızlığa itiyor. İran’la olan sınır anlaşmazlığı da bu dönemde Afganistan’ın bir başka sıkıntısı oluyor. Bu zor günlerinde Afganistan’ın yardımına hep Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’si koşuyor.
Afganistan ile İran arasında 1903 yılından beri devam eden sınır sorununda Türkiye’nin 1934’de hakem olması isteniyor. Türkiye, Kazım Orbay başkanlığında bir heyet göndererek sorunu çözüyor. Ayrıca Türkiye, Afganistan’ı uluslararası alanda düştüğü yalnızlıktan kurtarmak için Milletler Cemiyetine girmesini sağlıyor. Yine aynı yıllarda Türkiye, çeşitli ülkelerdeki büyükelçilikleri vasıtası ile Afgan çıkarlarını korumaya çalışıyor.
1930’lu yıllarda Kabil’de Türk büyükelçisi olan Mahmut Şevket Esendal, Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleri ve sempatik kişiliği ile Afgan kralı ve hükümetiyle yakın ilişkiler kurarak hükümetin başdanışmanı haline geliyor. Türkiye’den giden doktor ve uzmanlar da Afganistan’da üstün hizmetler veriyor.
Türkiye, 8 Temmuz 1937 tarihinde İran, Afganistan ve daha sonra Irak’ın katılmasıyla Sadabat Paktı’nı kurarak Afganistan’ı diplomatik alanda yalnızlıktan kurtarıyor. Böylece bu dört ülke, II. Dünya Savaşı öncesi zor günlerde birlikte hareket edip birbirlerine destek oluyor.
AFGANİSTAN VE PAKİSTAN ARASINDAKİ İLK SORUNLAR ve AFGANİSTAN’DA SOVYET ETKİSİ (1945 – 1979):
II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda bölgede Sovyet etkinliği artıyor. Afganistan ise dünyada artık savaş öncesi İngiltere rolünü üstlenmiş olan Amerika ile yakın ilişki kurmaya çalışıyor.
Bu yıllarda bazı Afgan kabileleri, Cinnah liderliğinde bağımsızlık mücadelesi veren ve daha sonra da Pakistan’ı kuran Hindistan Müslümanlarına büyük destek veriyor. Pakistan’ın da Afgan kabileleri ile aynı duyguları paylaşması, buna karşılık Afganistan’ın bu kabilelere yarı bağımsızlık vermeyi kabulü, Afganistan ve Pakistan arasında anlaşmazlığa sebep oluyor.
Afganistan ve Pakistan arasındaki sorunların çözülememesi, ABD’nin 1953 yılından sonra Afganistan’ı dışlayarak İran ve Pakistan’a yaptığı büyük askerî yardımlar üzerine Afganistan, Pakistan’ın hasmı olan Hindistan’la yakın ilişkiler kuruyor. Daha sonra da Afganistan Sovyetlere yaklaşıyor.
1954 yılında Sovyetlerle Afganistan arasında kredi anlaşması imzalanıyor, karşılıklı ziyaretler gerçekleşiyor, Sovyet danışmanlar Afganistan’a gelmeye başlıyor, 1956 yılından itibaren Sovyetlere askerî ve eğitim amaçlı öğrenciler gönderiliyor. 1960’dan sonra ise Sovyet uzmanlar, askerî akademilerde görev yapmak için Kabil’e geliyor. Sovyet-Afgan işbirliği çerçevesinde eğitim dışında projeler de gerçekleştiriliyor. Ancak Sovyetlerin de Afganistan’da hakimiyetlerini artırmaları sonucu iç çalkantılar ortaya çıkıyor.
Bu ortamdan faydalanan Davut Han, 1973 yılında General Abdülkadir liderliğinde solcu subayların ve Muhammet Tereki önderliğindeki sivil Marksistlerin yardımı ile Zahir Şah’ı kansız bir şekilde devirerek iktidarı ele geçiriyor. Davut Han, meşruti krallık idaresini kaldırıp kendisinin de başkanı olduğu Cumhuriyeti ilan ediyor.
Marksistlerin desteği ile gerçekleşen 1973 darbesinden sonra Davut Han, 1975 sonrası ilginç bir şekilde Sovyetler Birliği’nden uzaklaşmaya ve Batı ile iyi geçinme politikası izlemeye başlıyor.
Davut Han, 1976’da İran’ı, 1977’de Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı ziyaret ediyor. Mayıs 1978’de Kabil’de toplanacak Bağlantısız Ülkeler Bakanlar Konferansı’nda Davut Han’ın politikasının ele alınması bekleniyor. Aynı yılın Nisan ayında Kabil’e gelen Küba heyetine karşı Afgan yönetiminin umursamaz tavrı ve daha önce sergilediği Küba aleyhtarı faaliyetler, sosyalist ülkeler arasında Afgan yönetimi karşıtı bir cephe oluşturuyor.
Diğer taraftan komünistlerin Davut Han’a karşı başlattıkları muhalefet, 17 Nisan 1978 tarihindeki hükümet darbesinin başlangıcı oluyor. 27 Nisan 1978 tarihinde Davut Han ve ailesi darbeciler tarafından öldürülüyor.
Yönetime gelen komünistler, muhalefete baskı ve işkenceler uyguluyor, toplu infazlar yapıyor. Şubat 1979 tarihinde ABD Büyükelçisi Adolph Dubs, önce rehin alınıyor, sonra da öldürülüyor.
İlerleyen günlerde yönetime gelen komünistler arası siyasi rekabetten ötürü çözülmeler başlıyor. Bu durumda Sovyetler, iktidardaki Babrak Karmal’ı yönetimden uzaklaştırıyor. Perçem taraftarları, liberaller, üniversite profesörleri, muhafazakârlar ve milliyetçiler tutuklanıyor. Bu tutuklanmaları takip eden infazlar, toplu katliamlar ve İran Şah’ının devrilmesi, Afganistan’da yaşanan genel huzursuzluğu daha da artırıyor.
Nihayet 24 Aralık 1979 tarihinde Sovyetler, Afganistan’ı işgal ediyor, Babrak Karmal yeniden başbakan oluyor. Afgan halkı, Rus birliklerinin ülkelerine girmelerine büyük tepki gösteriyor. Bunun üzerine Sovyetler, Babrak Karmal’ı savunmak ve idaresini desteklemek için Afganistan’a takviye askerî birlikler sevk ediyor. Bu işgalden sonra Afganistan tamamen Sovyet hâkimiyetine giriyor.
Afganistan’da iç savaş ve Sovyet işgali
Sovyetlerin Afganistan’ı işgali üzerine Afgan direnişi de aynı hızla yayılıyor. Pakistan’ın Peşevar Vadisi Afgan mültecilerle doluyor. Bir ara Peşevar’daki mülteci sayısı 3.5 milyona ulaşıyor. Pakistan, buradaki mültecileri kabilelerine göre kamplara yerleştiriyor. Daha sonra bu mülteci kamplarına iskân edilen Afgan kabileleri, çeşitli “Mücahidin Grupları” oluşturuyor. ABD’nin özellikle 1984’ten itibaren Pakistan üzerinden yaptığı yardımlar ile bu ‘’Mücahidin grupları’’ vasıtasıyla gerilla mücadelesi Ruslara büyük kayıplar verdiriyor. Bu çatışmalarda resmî açıklamalara göre 15 bin Sovyet askeri hayatını kaybediyor ancak gerçek kayıpların 50 binin üzerinde olduğu ileri sürülüyor.
Bu sırada başkan olan Babrak Karmal, Rusların kuklası olarak görüldüğü için itibarını yitiriyor. 1986 yılında Muhammet Necibullah’ın başkan olması da durumda bir değişiklik yaratmıyor. Sovyet destekli hükümet ülkenin ancak % 10-15’ine hâkim olabiliyor.
1988 yılında BM’in öncülüğünde yapılan bir antlaşma ile Sovyet birliklerinin çekilmesi, tarafsız bir Afgan devletinin oluşturulması ve sayıları milyonları bulan mültecilerin ülkeye iadesi öngörülüyor.
Sovyetler, Afganistan’dan çekiliyor
Sonunda Sovyetler 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamlıyor. Ancak hükümet güçleri ile mücahitler arasındaki savaş devam ediyor. Kabil’deki rejim Sovyetlerin dışarıdan desteği ile bir süre daha ayakta duruyor. Necibullah 1992 yılında istifa etmek durumunda kalıyor.
On dört yıldır süregelen savaşın faturası olarak yıkıma uğramış bir ülke, iki milyona yakın katledilmiş Afgan vatandaşı ve altı milyon mülteci oluyor. Bu rejim çökerken ılımlılar ile radikal güçler arasında çatışmalar her daim sürüyor. Gerilla lideri Burhaneddin Rabbani, 28 Haziran 1992 tarihinde başkan olurken çoğunluğu Peştun göçmenlerden oluşan Taliban güçleri etkilerini artırıyor. 1992 yılında Kabil’e giren Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut güçleri kuzeye, Özbek ve Tacik sınırlarına çekilmek zorunda kalıyor.
ABD İŞGALİ
ABD, Sovyetlere karşı mücadele eden grupları “yeşil kuşak” girişimi çerçevesinde destekliyor. Ancak bu gerillaların ve örgütlerin bir kısmı bir süre sonra kendi güçlerini bağımsız bir şekilde kullanmaya başlıyor. Özellikle bu gruplardan Lübnan ve Filistin’e yerleşenler İsrail’e karşı sürekli saldırılara geçiyor.
1995 yılında Taliban, ipleri tamamen eline geçiriyor. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin etkisi dışında radikal bir İslami rejim kuruluyor. ABD’ne yapılan, 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki ikiz kulelere yöneltilen terör olayları Taliban ile işbirliği halindeki Osama bin Ladin’e bağlanıyor ve bu bağlantı Afganistan’a saldırının gerekçesi olarak sunuluyor. 2001 yılı sonlarına doğru Afganistan’a saldırıda önce özel birliklerle sızma yapılıyor, sonra da onların yönlendirmesiyle Tomahawk, B-1, B-2 ve B-52 ağır bombardıman uçakları ile Afganistan bombalanıyor. Sonunda da ABD ordu birlikleri Afganistan’da belli bölgelere giriyor. Afganistan’da Taliban rejimi devriliyor.
ABD tarafından, 2001 yılındaki müdahalesiyle devrilen Taliban rejimi sonrasında Afganistan’da doğabilecek bir otorite boşluğuna karşı güvenliği sağlamak ve ülkenin askerî, idari ve hukuki alanda yeniden yapılanmasına destek olmak amacıyla ABD tarafından ‘’Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü’’ (ISAF) oluşturuluyor. NATO komutasındaki ISAF’ın kuruluşu, BM Güvenlik Konseyi'nin Bonn Anlaşması'na dayanarak 20 Aralık 2001 tarihinde aldığı 1386 sayılı karara dayanıyor.
Başlangıçta sadece başkent Kabil ve çevresinde Taliban ve El Kaide bağlantılı silahlı örgütlere karşı mücadele eden ISAF kuvvetlerinin görev alanını, 2003 yılının Ekim ayında Afganistan’da Hamid Karzai liderliğindeki geçiş hükümetinin kurulmasıyla, ülke geneline yayılmasına karar veriliyor. Bu kararla ISAF 2006 yılına kadar belirli aşamalarla yeniden yapılanarak ülkedeki görev ve yetki alanını genişletiyor. Bu tarihten itibaren askerî operasyonlarına ağırlık veren ISAF’a toplam 49 ülke askerî güç ve idari personel olarak katkı sağlıyor. Bu ülkelerin, Türkiye dâhil 27’si NATO üyesi, 11’i ise NATO partneri oluyor.
ISAF’ın 130 bin kişilik askerî gücünün büyük bir kısmını, 90 bin civarındaki askeriyle ABD oluşturuyor. Bu ülkeyi yaklaşık 9 bin 500 askerle İngiltere, 5 bin askerle Almanya ve yaklaşık 4'er bin askerle İtalya ve Fansa takip ediyor. ISAF’a 2003 yılından beri katkı sağlayan Türkiye 1840 askeriyle Afganistan’da Kabil ve Vardak’ta görev yapıyor. Türk askeri, Kabil’de sorumlu olduğu bölgede iç güvenliği sağlıyor ve Vardak’ta ise Afgan güvenlik güçlerinin eğitimine destek veriyor. Ancak Türkiye, Afganistan’da NATO şemsiyesi altında görev yaparken muharip bir görev üstlenmiyor.
ABD’nin 2003 yılında yönetime getirdiği Karzai rejimi de dışarıdan zorlanan tüm öncekiler gibi Kabil’in dışında fazla bir etkiye sahip olamıyor. NATO güçlerinin ülkedeki varlığı da Afgan direnişini sona erdiremiyor. İşgal güçleri çoğu bölgede tahkimli kışlalarından dışarıya ancak silahlı helikopter ve zırhlı araçların desteğinde çıkabiliyor.
Ve ABD Afganistan’dan çekiliyor
ABD, 29 Şubat 2020 tarihinde Taliban ile Doha'da bir barış anlaşması imzalıyor. Bu anlaşmada ABD, Taliban'a tüm yabancı güçlerin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar çekileceği sözünü veriyor.
Taliban'ın taahhütleri arasında ise ‘’El Kaide ve diğer militan grupların kontrolleri altındaki bölgede faaliyet göstermesine izin vermemek’’ ve ‘’ulusal barış görüşmelerine devam etmek’’ bulunuyor.
Bu tarihten sonra ABD aşama aşama Afganistan’ı terk etmeye başlıyor. ABD Başkanı Joe Biden, 14 Nisan 2021 tarihinde Afganistan'da kalan 2 bin 500 ABD askerinin tamamının 11 Eylül 2021 tarihine kadar geri çekileceğini duyuruyor. Ancak Taliban ABD'yi Doha Anlaşması'nı çiğnemekle suçluyor.
Bu arada Taliban, 2021 yılı Haziran ayının son haftasında başlattığı saldırılarda Özbekistan ve Tacikistan sınırındaki ilçelerin tamamına yakınını ele geçiriyor. Taliban, Özbekistan'a açılan en önemli ticaret güzergâhı olan Hayratan sınır kapısını iki yönden kuşatıyor. Taliban, güneybatıda ise Gazni vilayetine yöneliyor. Taliban; Badahşan, Tahar, Gazni, Herat ve Badgis vilayetlerinde şiddetli saldırılarla baskısını artırıyor.
ABD çekilirken Türkiye Afganistan’da görev talep ediyor
14 Haziran 2021 tarihinde yapılan NATO Zirvesi’nde Türkiye, NATO güçlerinin çekilmesinin ardından Kabil'deki Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı'nın güvenliğini üstlenmeye devam etme teklifinde bulunuyor.
ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü John Kirby, 13 Temmuz 2021 günü yaptığı günlük basın toplantısında, "Kabil Havalimanı'nda güvenliğin nasıl olacağı konusunda Türklerle hala görüşme halindeyiz, bu çabaya öncülük etmeye istekli oldukları için onlara minnettarız" ifadelerini kullanıyor. Bu basın toplantısında ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü John Kirby, ‘’Kabil Hamid Karzai Havaalanı'nın güvenli bir şekilde işletilmesine destek verme konusunda Türkiye'ye minnettar olduklarını’’ söylüyor. Kirby, ayrıca "Havaalanında güvenliğin nasıl olacağı konusunda Türklerle hala görüşme halindeyiz, bu çabaya öncülük etmeye istekli oldukları için onlara minnettarız" diye konuşuyor.
Dışişleri Bakanlığının günlük basın toplantısında da Türkiye'nin vereceği destek gündeme gelirken, ABD Dışişleri Sözcüsü Ned Price ise "Geri çekilme ve Afganistan'daki daha geniş güvenlik durumuna ilişkin, Türkiye'nin yapıcı rolünü ve ayrıca diplomatik sürece desteğini kesinlikle memnuniyetle karşılıyoruz" ifadelerini kullanıyor.
Taliban, Türkiye’yi Afganistan’da istemiyor
Taliban 5 Temmuz 2021 tarihinde 'da BBC'ye yaptığı açıklamada, ‘’Eylül'den sonra ülkede kalacak tüm yabancı askerlerin işgal gücü muamelesi göreceği’’ uyarısında bulunuyor. Bu uyarıda doğrudan ve ismen Türkiye işaret edilmiyor.
Ancak 13 Temmuz 2021 günü Ankara-Washington hattında Türkiye'nin Afganistan'ın başkenti Kabil'deki Hamid Karzai Havalimanı'nın güvenliğini sağlaması yönündeki görüşmeler devam ederken, Taliban Sözcüsü Süheyl Şahin bir açıklama yaparak doğrudan Türkiye'yi tehdit ediyor.
Yapılan açıklamada Taliban, Türkiye'nin, başkent Kabil'deki Hamid Karzai Uluslararası Havaalanı'nın güvenliğini üstlenme yönünde attığı adımları "menfur" olarak nitelendiriyor. Taliban'dan yapılan açıklamada, "Karar ihtiyatsız bir karar ve egemenliğimizin, toprak bütünlüğümüzün ihlali ve ulusal çıkarlarımıza aykırı" ifadeleri kullanılıyor.
Taliban, ABD çekildikten sonra Türk askerinin ülkede kalması durumunda "işgalci" olarak nitelendirileceğini ve tüm "işgal güçlerine" karşı Taliban'ın "cihat politikasını" uygulamaya devam edeceğini belirtiyor. Açıklamada, "Afganistan İslam Emirliği ve Afgan halkının Müslüman Türkiye halkı ile tarihi, kültürel ve dini bağları vardır. İşgalin uzatılması ülkemizde Türk yetkililere karşı düşmanlık ve kızgınlık yaratacak, ikili ilişkilere zarar verecektir" deniliyor. Açıklamada, "Ülkemizde kalan herhangi bir işgalci güç ile 2001 yılında 15 önemli âlim tarafından hazırlanan fetva kapsamında ilgilenilecektir. 20 yıldır yürütülen cihat bu fetvaya dayanmaktadır" deniliyor. Taliban, açıklamasında Türkiye'nin "kararı üzerine tekrar düşünmemesi durumunda" Türkiye'ye karşı "bir duruş sergileyeceklerini" ifade ediyor.
Ancak Taliban’ın bu tehditleri AKP tarafından görülmek istenmiyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Taliban'ın Türkiye tehdidini "İletişim kazası’’ olarak değerlendiriyor.
Bu noktada bir mola verip, tekrar 18. yy’a gitmememiz gerekiyor.
BÜYÜK OYUN (THE GREAT GAME)
İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin 6. Bengal Hafif Süvari Birliği'nin bir istihbarat subayı olan Yüzbaşı Arthur Conolly (1807-1842), anlattığım savaşta, Haziran 1842 tarihinde kafasını Buhara Emiri’nin cellatlarına kaptırıyor. Yüzbaşı Arthur Conolly, bir arkadaşına yazdığı mektupta Afganistan için ‘’Büyük Oyun’’ (The Great Game) nitelemesini kullanıyor. Yüzbaşı Arthur Conolly’nin hayatı 1901 yılında imparatorluk şairi ve yazarı Rudyard Kipling tarafından ‘’Kim’’ (Nesin Yayınevi, 2013) adıyla romanlaştırılıyor. Rudyard Kipling, Arthur Conolly’nin mektubunda kullandığı ‘’Büyük Oyun’’ (The Great Game) nitelemesini işte bu ‘’Kim’’ adlı eserinde kullanmak suretiyle jeopolitik bir kavram olarak dünya siyaset tarihine hediye ediyor. 
O günlerden bu yana, ‘’Büyük Oyun’’ nitelemesi, Orta Asya’ya doğru genişleyen Rus Çarlığıyla, sömürgeleri olan Hindistan’ı korumaya çalışan İngilizlerin aralarında, bugünkü; Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan toprakları üzerinde Çin ve İran’ı da kapsayacak biçimde yaşanan rekabeti anlatmak için kullanılıyor.
Bu ‘’Büyük Oyun’’a katılan şahların, vezirlerin ve fillerin hepsine anlattığım gibi Afganistan hep mezar oluyor.
Bu büyük oyuna, anlattığım gibi Osmanlı da katılmak istiyor. Ancak Osmanlının artık o tarihte böyle bir oyunu oynayacak kapasiteleri bulunmuyor. Enver Paşa gibi gücünün sınırlarını kestiremeyenler de oralarda kaybolup, yitip gidiyor.
Bu ‘’Büyük Oyun’’ sahasında oyun oynamak gerçek bir devlet gücü ve devlet kapasitesi gerektiriyor. Böylesi bir kapasitesi olanlara bile bu büyük oyun sahası mezarlığa dönüşüyor. Türkiye’yi yönetenlerin; ülkenin doğası, güç ve kapasitesi, ekonomisi, dış ilişkileri ve Suriye ve Libya’daki durumu ortadayken bu ‘’Büyük Oyun’’ sahasında oynama isteği (ABD'nin, Afganistan’dan çekildikten sonra Afganistan’da kalma isteği) insanı ürkütüyor.
Çünkü tarihin çöplüğü, ulusunun güç ve doğasıyla tamamen çelişen güvenlik politikası kurgulayan, hırsları ülke kapasitelerinin çok çok üstünde olan liderlerin kendileri ile beraber ülkelerini de harcadıklarının örnekleriyle dolu bulunuyor. “Auckland’ın Budalalığı”nın bir başka adla yeniden yaşanmaması gerekiyor.
Ancak bu büyük oyun (The Great Game) 21. yy’da da yeniden sahneleniyor.
21. YY’DA BÜYÜK OYUNUN SAHNELERİ
Birinci sahne: ABD, Afganistan’dan çekiliyor
Anlattığım gibi ABDi apar topar Afganistan’dan neden çekiliyor? Ancak ABD’nin neden Afganistan’dan apar topar çekildiği yeterince sorgulanmıyor.
ABD’nin, Afganistan’dan neden apar topar çekildiğini anlamak için öncelikle ABD yönetimin yeni stratejik önceliklerine bakmak gerekiyor. ABD, Rusya ve Çin’i kendisine en büyük stratejik rakip ve tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla ABD’nin, kendisine stratejik rakip olarak gördüğü Çin ve Rusya’yı büyük ekonomik ve askerî kaynak harcamaya zorlayacak jeopolitik istikrarsızlıklara yol açacak bir politika izlemesi akla yakın gözüküyor.
Taliban’ın ve radikal İslami grupların ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiği 2001 yılından daha güçlü olduğunu geçen süre içerisinde bu grupların çok daha güçlendiğini bütün istihbarat raporları vurguluyor.
ABD’nin bilerek ve isteyerek geçici olarak bu büyük oyun sahasını terk ederek oyunu Taliban’a bıraktığı değerlendiriliyor.
Bu noktada biraz geriye gitmemiz gerekiyor.
Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour'un güzel bir kitabı var; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen Kaukasus und Pamir.’’ (Goldmann Verlag, April 1998) (Geleceğin Muharebe alanı: Kafkasya ve Pamir arası, Peter Scholl-Latour 2014 yılında vefat ediyor. Yazarın ne bu kitabı ne de başka kitapları Türkiye’de yayınlanmıyor.) Kitapta özetle diyordu ki yazar; ''İran ve Afganistan’da dinci bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve Türkiye dâhil bölge ülkeleri tamamen İran ve Taliban cinsi dinci bir akımın etkisine girecektir.''
Gerçekten de araştırmacının iddia ettiği gibi bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmıyor, Mısır dâhil tüm kuzey Afrika’yı ve Irak dâhil tüm Orta Doğu’yu kaplıyor.
Şimdi tekrar dönelim konumuza.
ABD’nin, çekilmesinden sonra muhtemel yönlendirmesiyle bölgeye hâkim olacak olan Taliban rejimini, tıpkı Peter Scholl-Latour’ın Batı’ya doğru olan Taliban etkisi öngörüsü gibi, bu sefer de Taliban etkisini Doğu’ya doğru yönlendirip başta Sincan problemi olmak üzere diğer nedenlerle Çin’i ve Rusya’yı, Rusya’nın Müslüman gruplarını ve müttefiklerini etkileyecek, rahatsız edecek ve istikrarsızlaştıracak şekilde kurgulayacağı değerlendiriliyor. Çünkü dünyada radikal İslam’ı en iyi kullanan ABD oluyor. Bu işi ABD çok iyi biliyor.
Bu ''çekilip tekrar dönme'' stratejisi ABD’nin ilk ve yeni bir stratejisi olmuyor.
II. Dünya Savaşı esnasında General Douglas MacArthur, 11 Mart 1942 tarihinde Japon işgal gücünün baskısı sonucu Filipinler’i terk ederek Avustralya’ya çekilmek zorunda kalıyor. MacArthur, Avustralya’ya çekildiğinde şu açıklamayı yapıyor: “Geldim ve geri döneceğim!” MacArthur’un bu sözü yerine getirmesi 20 Ekim 1944 tarihinde mümkün oluyor.
Muhtemel ki ABD, geri dönmek üzere bölgeden çekiliyor.
İkinci sahne: Yeni dünya ve Çin
Dünya ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiği zamandaki dünya olarak durmuyor. O günden bugüne çok değişiyor. Çin, uzay çalışmaları ve bilgisayar teknolojileri konusunda dünya liderliğine oynuyor. Çin, küresel liderlikte ABD’yi zorluyor. ABD hegemonyasının ifadesi olan neo-liberal küreselleşme çözülüyor.
Çin, Doğuda Pasifik Okyanusundan batıda Atlas okyanusuna ulaşan ‘’Yeni/Modern İpek Yolu Projesi’’ olarak adlandırılan ‘’Bir Kuşak/ Bir Yol projesi’’ ile hem Rusya, AB ülkeleri, Hindistan, Pakistan ve hem de Ortadoğu ülkeleri olan; Bahreyn, Mısır, İran, Irak, İsrail, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Filistin, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen i ile iş birliğini geliştiriyor. Ayrıca Çin bu proje kapsamında “Çin Pakistan Ekonomik Koridoru” olarak adlandırdığı bir başka projeyi daha yaşama geçirmeye çalışıyor. Bu projelerin yanı sıra Çin, Peşaver-Kâbil karayolu projesini de gerçekleştirmeye çalışıyor. Bütün bu projelerin merkezinde de büyük oyun sahası olan Afganistan bulunuyor. Ve Afganistan’dan ABD çıkarken, Çin buraya girmeye hazırlanıyor.
Çin - Pakistan Ekonomik Koridoru
2013 yılında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından ilan edilen İpek Yolu girişimi (Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi), Orta, Batı ve Güney Asya’nın yanı sıra Afrika ve Avrupa’da demiryolları ve enerji hatları dahil altyapı projelerine yatırım yapmayı amaçlıyor. 
Çin’in Kuşak ve Yol Girişiminin Afganistan'dan geçen kısmı
Üçüncü sahne: Afganistan’daki muhtemel Taliban rejimine karşı işbirlikleri ve ittifaklar
Bölgede yer alan Pakistan ekonomik diplomatik alanda giderek Çin’e daha fazla bağımlı hale geliyor. Rusya’nın ayrıca Hindistan, Pakistan ve Afganistan ile tarihi bağları bulunuyor. Şii İran, Afganistan’da kurulacak radikal Sünni bir İslam devletine karşı önlem olarak Rusya ve Hindistan ile işbirliğine yaklaşıyor. Afganistan’ın kuzey komşuları Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın Afganistan ile etnik bağları bulunuyor. Ve bütün bu ülkeler Taliban rejiminin İslamcı terörist gruplara ev sahipliği yapmasından ve Taliban ideolojisini ilkelerinde yaymasından da korkuyor, bu korkuları paylaşan Rusya’dan liderlik bekliyor.
Bu arada pragmatik bir şekilde Çin, Rusya, İran ve Hindistan, Taliban’ın kendileriyle yakın olan kesimleriyle irtibata geçiyor. Taliban da Pakistan yönetimine hazırlanırcasına Hazara ve Tacik grupları da bünyelerine katıyor.
Dördüncü sahne: ABD sonrası Afganistan formülleri
16 Temmuz 2021 tarihinde Özbekistan, Afganistan, Pakistan dışişleri bakanları ile ABD'nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad Taşkent'te bir araya geliyor. Yapılan açıklamada Afganistan'da barış sürecini ve çatışma sonrası çözümü desteklemek için ABD, Özbekistan, Afganistan ve Pakistan dörtlü formatının oluşturulması kararlaştırıldığı ifade ediliyor. Açıklamada, "etkin uluslararası ticaret yollarını daha da geliştirmek için tarafların ticareti genişletmek, yeni transit yollarını oluşturmak ve ticari bağları güçlendirmek için birlikte çalışmayı amaçladığı" kaydedilirken, tarafların bu iş birliğinin şartlarını birlikte belirlemek için önümüzdeki aylarda bir araya gelme konusunda mutabık kaldıkları vurgulanıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te düzenlenen "Orta ve Güney Asya: Bölgesel ilişkiler, Tehditler ve İmkânlar" konulu yüksek düzeyli uluslararası konferansın ardından basının sorularını yanıtlıyor. Lavrov, basına yaptığı açıklamada; ABD'nin Afganistan'daki misyonunun "çöktüğünü", terör örgütleri İŞİD ve El Kaide'nin Afganistan'da kendi pozisyonlarını güçlendirdiğini söyleyerek ülkede uyuşturucu üretiminin rekor seviyeye ulaştığını ifade ediyor. Bakan Lavrov, "Şimdi dünyadaki tüm uyuşturucuların yüzde 90'ı Afganistan'da üretiliyor ve bununla mücadele edilmesi konusunda hiçbir şey yapılmıyor" diyor.
Lavrov, "İstatistiklere göre, Afganistan yönetiminin hizmetinde 300 bin asker var. Taliban sayısı üç dört kat daha azdır. Ancak buna rağmen sonucu görüyorsunuz." yorumunda bulunuyor.
ABD ve Orta Asya'daki ortaklarıyla Afganistan meselesine ilişkin Rusya, ABD, Çin'in oluşan genişletilmiş formatta çalışmaya devam edeceklerini dile getiren Lavrov, Afganlar arasındaki diyaloğun Taliban dahil ülkedeki tüm siyasi etnik grupların katılımıyla gerçekleşmesi gerektiğini belirtiyor.
Görüldüğü gibi bu sahnelerin hiçbirisinde Türkiye’nin adı geçmiyor.
Beşinci sahne: Türkiye oyuna dâhil olmak istiyor.
ABD işgalinden sonra Türkiye’yi yönetenler, anlattığım gibi, Afganistan’da kalarak Kabil'deki Hamid Karzai Uluslararası Havaalanı'nın güvenliğini üstlenmek istiyor. Türkiye’nin böylesi bir görev üstlenmesini anlattığım gibi ne Afgan Hükumeti ne Taliban yetkilileri ne İran ne de Rusya tarafı istiyor.
SONUÇ
Uzun bir anlatım oldu ama Afganistan’ı hakkıyla anlayabilmek için bu bilgilerin verilmesi zorunlu hale geliyor. Bu uzun anlatımdan çıkarılacak sonuçları kısaca şöyle özetlemek mümkün oluyor:
1. Görüldüğü gibi hem Afgan halkının direniş kabiliyeti hem de arazi yapısı nedeniyle bu bölgede hiçbir gücün bölge üzerinde işgalini ve istilasını sürdürebilme imkân ve kabiliyeti bulunmuyor. Bu nedenle Afganistan’a ‘’imparatorluklar mezarlığı’’ deniliyor. Bu durum hem Peter Ustinov’un; ‘’Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür’’ sözü hem de John Berger’in; ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun. Boğucu egemenlik teröre ilham kaynağı olur; mücadeleye anlam kazandırır’’ sözlerini haklı çıkartıyor ve hem de bölge üzerine yapılan hesapları ve planları da “Auckland’ın Budalalığı” olarak tarihe geçiriyor.
2. Aslında bölgede Afganistan diye bir ülke ve Afgan diye bir halk bulunmuyor. Afgan ve Afganistan sözcüğü tıpkı ‘’Türkistan’’ sözcüğü yerine üretilmiş ‘’Orta Asya’’ sözcüğü gibi yaklaşık yüzyıl önce İngilizler tarafından üretiliyor. Afganistan'ındaki en büyük grubu toplumun %42'sini oluşturan Peştunlar oluşturuyor. Tacikler toplumun %27'sini, Özbekler %9'unu, Hazaralar %9'unu, Aymaklar %4'ünü, Türkmenler %3'ünü, Beluçlar ise %2'sini oluşturuyor. Pers halkları Afganistan'daki salt çoğunluğu oluşturmakta olup, Peştular, Tacikler, Hazaralar, Aymaklar ve Beluçlar Pers dilleri konuşuyor. Afganistan Özbekleri ve Afganistan Türkmenleri de Afganistan’daki Türk halklarını oluşturuyor. Pamir bölgesinde de az da olsa Kırgızlar bulunuyor. (Rus savaşı esnasında Pamir bölgesindeki Kırgızlardan bir köy Van ili Erciş ilçesinin kırsalına yerleştiriliyor. Bu köye de Ulupamir adı veriliyor. Ve ben de 2007 yılında bu köye gidip, köyün ileri gelenleri ile tanışıyorum.)
Bu kadar etnik yapı aynı zamanda dini açıdan da homojenlik göstermiyor. Halkın %99'u Müslüman, bunların %80'i Sünni, %19'u Şii inancına sahip bulunuyor. Ancak her mezhep de kendi içinde farklı farklı inancalara bölünüyor.
Bu etnik ve dini grupların aralarında uyum, ahenk ve işbirliği yeteneği bulunmuyor. ‘’Ulus devlet’’ bilincinin olmaması da bu etnik ve dini dağınık durum ise bu grupların birbiriyle rekabetine yol açıyor.
Bu durum ise şu sonucu veriyor: Bu durum farklı etnik yapıdaki halkların bir işgal karşısında birleşip mücadele etmelerine imkân sağlıyor ancak işgal sona erdiğinde bu sefer kendi aralarında mücadele edip iç savaşa yol açıyor. Bu durum bize demokrasi ile taçlandırılmış ulus devlet modelinin önemini öne çıkarıyor.
3. Mustafa Kemal Atatürk’ün Afganistan ile olan ilgisi tamamen antiemperyalist temel üzerine iki bağımsız ülkenin işbirliğine ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Afganistan üzerinden Türkistan’a verdiği öneme dayanıyor. Ancak Türkiye, 2003 yılında, NATO komutasında, ISAF adı altında, ABD ile beraber bölgeye işgalci güç olarak katılıyor. Hiç kimsenin, ABD işgalinin bir parçası olarak Afganistan’da bulunmak ile Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni kurulmuş bağımsız bir ülkeyi emperyalistlere yem olmasın diye desteklemek amacıyla eğitim maksatlı asker bulundurmasını bir tutmaya hakkı bulunmuyor.
4. Türkiye’nin ABD işgalinden sonra Afganistan’da kalarak Kabil'deki Hamid Karzai Uluslararası Havaalanı'nın güvenliğini üstlenmekten dolayı hiçbir ulusal çıkarı ve faydası bulunmuyor. Türkiye’nin böylesi bir görev üstlenmesini ne Afgan Hükumeti ne Taliban yetkilileri ne İran ne de Rusya tarafı istiyor. Türkiye’nin böylesi bir göreve talip olmasına sadece ellerini ovuşturarak ABD istiyor. Böylesine bir görevin olsa olsa Afgan Hükumeti ve Taliban’ın Türkiye’ye cephe almasına ve Türkiye’nin İran ve Rusya ile arasını açmasına yol açacağı tahmin ediliyor. Rusya ve İran ile Afganistan nedeniyle bozulacak ilişkilerin Suriye’den Libya’ya, ekonomik ilişkilerden diplomatik ilişkilere Türkiye’nin güvenliğini olumsuz olarak etkileyeceği değerlendiriliyor.
5. Bu ‘’Büyük Oyun’’ sahasında oyun oynamak gerçek bir devlet gücü ve devlet kapasitesi gerektiriyor. Böylesi bir kapasitesi olanlara bile bu büyük oyun sahası onlara mezarlığa dönüşüyor. Türkiye’yi yönetenlerin; ülkenin doğası, güç ve kapasitesi, ekonomisi, dış ilişkileri ve Suriye ve Libya’daki durumu ortadayken bu ‘’Büyük Oyun’’ sahasında oynama istekleri insanı ürkütüyor.
6. Baştaki çatışma konusuna gelecek olursak; ABD’nin bütün strateji belgelerinde rakip / düşman olarak değerlendirdiği Çin’in, anlattığım bütün büyük projelerin merkezinde de büyük oyun sahası olan Afganistan bulunuyor. Ve Afganistan’dan ABD çıkarken Çin buraya girmeye hazırlanıyor. Bölgede yer alan Pakistan, ekonomik ve diplomatik alanda giderek Çin’e daha fazla bağımlı hale geliyor. Çin'in bu bölgedeki projelerinin engellenmesi ve giderek Çin’in etki alanı haline gelen bu iki ülkenin de Çin ile anlamlı bir ekonomik ilişki kuramayacak kadar güçten düşmeleri için de birbirleriyle çatışmaları gerekiyor.
7. Bölgedeki çatışmayı sadece Afganistan – Pakistan arasında sınırlamamak gerekiyor. Bölgedeki daha büyük çatışma potansiyelinin aralarındaki Keşmir ve su sorunu nedeniyle Pakistan ile Hindistan arasında olduğunu görmek gerekiyor. Daha yenilerde 06 Mayıs 2025 tarihinde Hindistan'ın "Sindoor’’ adıyla yaptığı harekatla iki ülkenin savaşın kıyısından döndüklerini de hatırlatmam gerekiyor.
Pakistan - Hindistan arasındaki Keşmir sorunu
Pakistan - Hindistan arasındaki su sorunu.
8. Gerek Afganistan – Pakistan çatışmasının ve gerekse de Pakistan – Hindistan çatışmasının, bölgedeki Çin etkisini sınırlamak isteyen ABD’nin işine yaradığının da bu ‘’Büyük Oyun’’ (The Great Game) çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor.
9. Tabii ki Rusya'nın Ukraynaya saldırısını ve ABD'nin Haziran 2025 ve 28 Şubat 2926 tarihlerindeki İran'a saldırısını da bu ''Büyük Oyun'' çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. ABD'nin; bu ''Büyük Oyun'' çerçevesinde Çin'in Batı'ya çıkışını ve Çin'in enerji kaynağını kesmek istediği ve Ukrayna saldırısı nedeniyle zayıflamış Rusya'nın, kendi saldırıları nedeniyle jeopolitik istikrarsızlığa düşmüş İran'ın Çin ile anlamlı bir ittifak kurmasını engellemek istediğinin de görülmesi gerekiyor.
10. Afganistan'ın da anlattığım bu tarihi süreç içerisinde bir ''İmparatorluklar Mezarlığı'' olduğunun da hiç unutulmaması gerekiyor. 
11. Ve son olarak da benim aklıma Cevdet Paşa’nın bir sözü geliyor:
‘’Tarih bilmeyen siyasetçi, pusuladan anlamayan kaptana benzer, her ikisinde de karaya oturma tehlikesi, kaçınılmaz sonuçtur.’’
Arz ederim
Osman AYDOĞAN
Bir not: Ülkemizde ne yazık ki Afganistan tarihi ile ilgili olarak yeterli bir kaynak ve uzman tarihçi pek bulunmuyor. Bu konuda yazılmış şu iki eseri önerebilirim:
* Töre Sivrioğlu ve Ahmad Jawid Türkoğlu, ‘’Başlangıçtan Günümüze Afganistan Tarihi’’ (Kalkedon Yayınları, 2017)
* İzzetullah Zeki ‘’Afganistan'da Hâkimiyet Mücadelesi, Doğu ve Batı Çatışması 1809 – 2019’’, (Çizgi Kitapevi, 2019)