
ABD ve İsrail, İran’a bir daha saldırıyor
01 Mart 2026
Yazıma önce bu konuda yanıldığımı itiraf ederek başlamak istiyorum. Bu sayfada yazdığım ve daha sonra da defalarca paylaştığım 14 Ocak 2026 tarihli yazımda, ABD’nin 2026 yılı başında İran’a saldırmayacağını iddia etmiştim. Tabii ki bu iddiam kuru bir iddia değildi. Bölgeye yapılan ABD yığınaklanması, jeopolitik ve jeoekonomik faktörler, reel politik, Çin, Rusya vb. istihbarat bilgileriyle bu saldırının olmayacağını düşünmüştüm. Yanıldım. Aslında Trump tarafından yanıltıldım. Halbuki ben, ABD’nin İran’a 13-25 Haziran 2025 saldırısını yine bu sayfalarda teee 20 Nisan 2025 tarihinde haber vermiştim. Ne diyem, Trump utansın!
Ancak kendime haksızlık etmemem ve şu açıklamayı da yapmam gerekiyor. Yine bu sayfada 03 Ocak 2025 tarihinde yazdığım ve defalarca paylaştığım ‘’21. Yüzyılda Büyük Oyun (The Great Game)’’ adlı uzun yazımda zaten İran’ın ABD’nin hedefinde olduğunu net bir şeklîde yazıyorum. (21. Yüzyıldaki Büyük Oyunda Dördüncü Perde Sekizinci Aşama: İran'ın bertaraf edilmesi)
Ancak yine de tam olarak yanıldığımı da söyleyemeyeceğim. Çünkü ABD’nin 28 Şubat 2026 tarihli saldırısının, nihai imha amaçlı olmayıp, mahdut hedefli, önleyici ve baskılayıcı bir saldırı olduğu gözüküyor.
ABD’nin bu saldırıdaki maksadını aynalayabilmek için bu saldırıda kullandığı silahlara bir bakmak gerekiyor.
ABD’nin 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a karşı kullandığı silahlar ve anlamı
ABD, bu saldırısında aşağıdaki silahlarını kullanıyor:
Tomahawk Seyir füzeleri (Cruise Missiles), Bu füzeler; menzili 1500 km, çok düşük irtifada uçuyor, radarlar tarafından zor tespit ediliyor, komuta merkezleri, nokta hedefleri, radarlar ve hava savunma sistemleri için kullanılıyor.
F‑35 ve F‑22 Stealth (görünmez) savaş uçakları. ABD’nin İran hava savunmasını aşmak için ''görğnmez'' özelliği olan bu uçaklarını kullandığı tahmin ediliyor. Bu da ABD’nin klasik askerî doktrinindeki “önce hava savunmasını felç et” yaklaşımına işaret ediyor. Bu tür silahlar genellikle kısa süreli ve yüksek hassasiyetli operasyonlar için tercih edilir
B‑2 Spirit (stratejik bombardıman uçağı), Bu uçaklar genellikle GPS güdümlü, GBU‑57 Massive Ordnance Penetrator ve GBU‑31 JDAM sığınak delici bombalar, hassas güdümlü mühimmat ve elektronik harp podları taşıyor. Bu silahların da İran’ın yer altı nükleer tesislerini ve komuta merkezlerini hedef almak için kullanıldığı düşünülüyor. Bu da; ABD saldırısının ana hedeflerinden birinin İran’ın nükleer programını geriletmek olduğunu gösteriyor. ABD, bu saldırda sayısı tam belli olmamakla beraber çok az sayıda (tahmini dört adet) B-2 bombardıman uçağı kullanıyor. Ancak ABD, bu saldırısında B-52 bombardıman uçaklarını kullanmıyor.
MQ‑9 Reaper ve RQ‑4 Global Hawk gibi istihbarat, hedef belirleme, lazer işaretleme ve hedef tespiti ve saldırı için İHA ve keşif sistemleri.
Radar karıştırma, hava savunma ağını devre dışı bırakma ve siber saldırı amaçlı olarak elektronik harp sistemleri.
ABD’nin kullandığı bu silah türleri, askerî operasyonların stratejik amacını anlamada önemli ipuçları veriyor. Bu silahlar, ABD’nin 2003 yılındaki Irak harekâtında ve Suriye operasyonlarında kullandığı “ilk dalga” doktrinine de çok benziyor.
Şu ana kadar görülen bu silah türleri, kara harekâtına hazırlık anlamına gelmiyor. Dolayısıyla ABD’nin bu operasyonla; İran’da bir rejim değişikliği değil, mahdut hedefli, sınırlı ve baskılayıcı bir saldırı ile İran’a müzakerelerde isteklerini kabul ettirmek amacını taşıdığı değerlendiriliyor. Eğer ABD, daha büyük bir operasyon planlasaydı, bunun için büyük lojistik yığınak, kara birlikleri ve yoğun hava bombardımanı için daha fazla sayıda B-2 ve ayrıca B-52 ağır bombardıman uçaklarını da kullanması gerekirdi. Bu saldırıdaki mevcut silah kullanımı ise daha çok; “cezalandırıcı saldırı”, “nükleer kapasiteyi geriletme” ve “askerî caydırıcılık gösterisi” amaçlı sınırlı bir operasyon izlenimi veriyor.
Mevcut askerî göstergeler, savaşın büyük bir ABD-İran savaşına dönüşmesinden çok sınırlı ve kontrollü bir çatışma olarak kalma ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşündürüyor.
ABD, İran’a neden saldırıyor?
ABD’nin stratejisinde sadece İran değil, daha geniş bir güç rekabeti bulunuyor. Bu sayfada 03 Ocak 2025 tarihinde yazdığım ve defalarca paylaştığım ‘’21. Yüzyılda Büyük Oyun (The Great Game)’’ adlı uzun yazımda da bahsettiğim gibi ABD, son yıllardaki Ulusal Güvenlik Stratejisi (National Security Strategy) (NSS) ve Ulusal Savunma Stratejisi (National Defense Strategy) (NDS) belgelerinde Çin ve Rusya rakip, hatta düşman ülkeler olarak görülüyor. İran ise bu ülkelerle giderek daha fazla işbirliği yapıyor.
Gerek Rusya – Ukrayna Savaşı, gerekse de ABD’nin İran harekâtı, hatta Gazze yıkımı ve katliamı (2023-2024-2025), geçen sene 06 Mayıs 2025 tarihinde yaşanan Pakistan - Hindistan çatışması ve daha iki gün önce (27 Şubat 2026) yaşanan Afganistan – Pakistan çatışması tamamen Çin’in projelerinin (’Yeni/ Modern İpek Yolu Projesi’’ olarak adlandırılan ‘’Bir Kuşak/ Bir Yol projesi’’) engellenmesi ve ABD’nin Çin ile yapacağı nihai bir hesaplaşma için birer mıntıka temizliği amacını taşıyor.
Ayrıca kendi doğal gaz ve petrolü olan ABD’nin, bu savaşla, İran’ın Hürmüz Boğazını kapatmasıyla yükselecek petrol fiyatlarıyla enerjide tamamen dışa bağımlı olan Çin, Japonya ve AB karşısında sanayide bir rekabet avantajı yakalamasını beklediği değerlendiriliyor.
ABD’ni bekleyen felaket
ABD’nin sadece İran saldırısı değil, ABD’nin son yıllardaki askerî saldırganlığının gittikçe arttığı gözüküyor. Örnek verecek olursam; Vietnam Savaşı (1955–1975), Kamboçya ve Laos hava bombardımanı (1970–1973), Grenada İşgali (1983), Libya saldırısı (1986), İran-Irak Savaşı’nda Koruma Operasyonları (1980’ler), Körfez Savaşı (1990–1991), Somali Operasyonları (1992–1994), Bosna ve Kosova Operasyonları (1990’ların sonu), Afganistan Savaşı (2001–2021), Irak Savaşı (2003–2011), Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı operasyonlar (2014–2021), Libya müdahalesi (2011), Yemen’de Husilere karşı operasyonlar (drone saldırıları, 2010’lar) ve Pakistan ve Afganistan’daki drone saldırıları ve ayrıca saldırı olmasa da ABD tehditleri (Kanada ve Danimarka’ya).
Bu askerî harekâtlar ve saldırılar ABD için şu dört felaketin haberciliğini yapıyor. Şöyle ki;
Birincisi: İngiliz tarihçi ve uluslararası ilişkiler, ekonomik güç, büyük strateji ve askeri tarih alanlarında uzmanlaşmış önde gelen bir akademisyen olan Paul Kennedy, 1987 yılında bir kitap yayınlıyor: ‘’Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri’’ (Paul Kennedy ‘’Aufstieg und Fall der Grossenmächte’‘, Fischer Verlag, 1989).
Bu kitapta Kennedy, 1500–1980 döneminde son beş yüzyılın imparatorlukları üzerine ekonomik kapasite ile askerî harcamalar arasındaki ilişkilerini inceliyor. Özellikle “büyük güçlerin aşırı genişlemeye gitmeleri” ve bunun sonucunda ekonomik güçlerini kaybetmeleri üzerine geliştirdiği analiz tarih ve uluslararası ilişkiler literatüründe geniş yankı uyandırıyor.
Paul Kennedy, bu kitabında şu tezi ileri sürüyor: ‘’Bir devlet gücünün zirvesine ulaştığında bu gücü korumak için daha fazla askerî güç kullanıyor. Bu fazla askerî güç de devleti ekonomik olarak çökertiyor.’’
Paul Kennedy’nin bu tezi doğrultusunda ABD’nin fazla askerî gücü ve kapasitesi artık ABD’yi ekonomik olarak çökertmeye başlıyor.
1743 ve 1790 yılları arasında yaşamış çok özel geçmişi olan Fransız General Jacques De Guibert de ‘’Askerî Yazılar’’ adlı kitabında hemen hemen aynı fikri ifade ediyor: ‘’Ulusların kendi güç ve doğalarıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları bir ülkenin bekâsını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktörlerdir.’’ (Jacques De Guibert, ‘’Askerî Yazılar 1772 – 1790’’, Anahtar Yayınları, 2005)
Fransız General Jacques De Guibert’in de söylediği gibi, ABD’nin artık kendi güç ve doğasıyla tamamen çelişen bu güvenlik kurgulamaları da ABD’nin bekâsını olumsuz yönde etki etmeye başlıyor.
İkincisi: ABD, dünya hâkimiyetini kaybettikçe şiddete başlıyor. Bu durumu Hannah Arendt'in ''Şiddet Üzerine'' (İletişim Yayınları, 2017) adlı kitabında geçen şu sözü ile ifade ediyor: ‘’İktidar ile şiddet birbirine karşıttır, iktidarın bitmeye başladığı yerde şiddet başlar.'’ ABD'nin dünya üzerindeki hakimiyeti bittikçe, şiddeti artıyor. Başka bir ifadeyle; ABD'nin şiddeti arttıkça, bu; ABD'nin dünya üzerindeki hakimiyetinin bittiğini gösteriyor.
Üçüncüsü: ABD, dünyadaki ‘’çirkin Amerikalı’’ imajını gittikçe pekiştiriyor. Bunun da ötesinde ABD, dünyadaki değişik ABD karşıtı radikal grupların hedefi haline gelmesi ihtimalini güçlendiriyor. Bir 11 Eylül vakasının daha yaşanmasının hiç de sürpriz olmayacağı bekleniyor. ABD’nin bu davranışı Peter Ustinov’un; ‘’Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür’’ sözünü haklı çıkarıyor. (Benzer bir ifadeyi İngiliz yazar ve eleştirmen William Blum da söylüyor: “Terror is the poor man’s war, war is the rich man’s terror.”) Bu savaş zengin ABD’nin terörü oluyor. Geriye ise yoksulun savaşı olarak terör kalıyor. Ayrıca; John Berger’in şu sözünün birisi taradından ABD’ye hatırlatması gerekiyor; ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun. Boğucu egemenlik teröre ilham kaynağı olur; mücadeleye anlam kazandırır.’’ John Berger'in bu sözü; ‘‘Kıymetini Bil Herşeyin: Hayata tutunma ve direnişe ait notlar -Hold Everything Dear: Dispatches on Survival and Resistance (Metis Yayıncılık, 2009) adlı eserinde geçiyor.
Dördüncüsü: ABD’nin, 1945 sonrası kendisinin kurduğu düzeni, bizzat ABD, kendisi yıkıyor. Ancak yerine yeni bir düzen kurulamıyor. Bu durum 2026 yılı Davos Zirvesinde ve Münih Güvenlik Konferansında net bir şekilde ifade ediliyor. Bu durum ayrıca İtalyan Marksist düşünür, İtalya Komünist Partisi’nin kurucularından Antonio Gramsci’nin şu sözünü de çağrıştırıyor: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı.” Canavarlar zamanını ABD, bizzat kendisi yaratıyor.
İran’ın hataları
Tabii ki İran da devasa hatalar yapıyor. İran Molla yönetimi ülkenin kaynaklarını, halkının refahına değil de rejim ihracı için Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de harcıyor. Molla rejimi halkının refahını düşünmediği gibi ülke içinde kurduğu ilkel dinci ve baskıcı rejimi ile ve dünya ile barışık olmayan diplomasisi ve 47 yıldan beri devam eden ABD ambargosu nedeniyle halkının sefaletine yol açıyor.
Bu şekilde yozlaşan İran rejimi ülke içerisinde iç cepheyi de sağlam tutamıyor. Hem bu saldırıda hem de 13-25 Haziran 2025 saldırısında ABD’nin nokta atışı suikast ve sabotaj faaliyetlerinin içeriden çok iyi bir istihbarat desteğini aldığını gösteriyor.
Ayrıca İran, bu son ABD saldırısında, sadece İsrail ve ABD hedeflerine odaklanacağına, oralarda ABD üssü var diye Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerine de saldırıyor. Bu ise; hem karşı saldırıdaki sıklet merkezi oluşturulmasını engelliyor hem de zaten az olan dostlarını da kaybedip dünyada tamamen yalnızlaşmasına yol açıyor.
Sonuç
14 Ocak 2026 tarihinde ‘’ABD, 2026 başında İran’a saldırmayacak’’ iddiamda pek de haksız olmadığım görülüyor.
Ayrıca iç cephenin ve ülke savunmasının ne kadar önemli olduğu gözüküyor. Bu noktada da ülkede birliği ve bütünlüğü sağlamakla yükümlü olan ancak ülke içinde her türlü muhalefeti düşman görüp ona düşman hukuku uygulayan, ülkeyi ''biz'' ve ''onlar'' diye ikiye bölen, uyguladığı ekonomik politikalarla ülkeyi borca sokup ülke halkını fakirleştiren, Türkiye’yi, 2025 yılında hukuk üstünlüğü endeksinde 143 ülke arasında gerileterek 118. sırada yer almasını sağlayan, ana muharebe tankı, muharip uçak ve hava savunma sistemleri gibi temel savunma sanayi projelerini siyasetine alet edip sekteye uğratan ve uyguladığı dış politika ile ülkeyi ‘’değerli yalnızlığa’’ mahkûm eden AKP iktidarının da yaşadığımız ''canavarlar zamanı''nda, İran'dan sonra sıra Türkiye'ye gelmeden önce, ABD'nin densiz Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack'ın Türkiye hakkındaki sözlerini de dikkate alarak ABD’nin İran’a saldırısı ve sonuçları hakkında şapkasını önüne alıp bir iyice düşünmesi gerekiyor.
Osman AYDOĞAN