• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam22
Toplam Ziyaret3960721

ABD, İran’a neden saldırıyor?


ABD, İran’a neden saldırıyor?

03 Mart 2026

İsrail, 13 Haziran 2025 tarihinde İran'ın nükleer programının "kalbini" hedef aldığını söyleyerek İran'a hava kuvvetleri ile saldırıyor. Ardından bu saldırıya ABD, B-2 ve B-52 ağır bombardıman uçaklarıyla katılıyor. Bu saldırı 25 Haziran 2025 tarihine kadar 12 gün sürüyor.

ABD, 2026 yılındaki ilk günlerine de yine bir saldırı ile başlıyor. ABD; 03 Ocak 2026 tarihinde, Venezuela'ya hava saldırısı düzenliyor. Bu saldırı esnasında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Maduro’nun Sarayı’ndan kaçırılarak ABD'ne götürülüyor. ABD Başkanı Trump yaptığı açıklamada ‘’artık Venezüella’yı kendilerinin yöneteceği’’ni söylüyor.

Tüm dünya ABD’nin bu Venezuela harekâtını bir süre konuşup unutuyor.

Ocak ayından sonra ABD’nin Şubat ayında da boş geçmemesi gerekiyor. ABD, Şubat ayının da son günüde, 28 Şubat 2026 tarihinde, İsrail ile bir daha İran’a saldırıyor. Bugün bu saldırının dördüncü günü, saldırı hala devam ediyor.

Şimdi ise tüm dünya ABD’nin İran’a yaptığı bu saldırıyı konuşuyor. Herkesler, askerî uzman, stratejist kesilmiş olarak ekran başlarında konuşup, ABD’nin bu İran harekâtını neden yaptığını anlatmaya çalışıyor. Ancak bütün uzmanlar, çok konuşup, kavram kargaşalığı yaratıp, hiçbir şey söylemiyor, kimse sıra dışı bir şey anlatmıyor. Herkes bilinenleri farklı sözcüklerle tekrar ediyorlar. Bu konuşmacılar da tıpkı Albert Camus’nün ‘’Le Mythe de Sisyphe’’ (Sisifos Söyleni) (Can Yayınları 1917) adlı eserinde yer alan Franz Kafka üzerine yazdığı denemede geçen şu cümle gibi; “Her şeyi sunuyor gibi görünüyor ama hiçbir şeyi doğrulamıyor.” (Il semble tout proposer et ne rien confirmer.) Uluslararası ilişkileri ne yazık ki sağlıklı ve doğru bir şekilde okuyamıyoruz!

ABD’nin hem Venezuela’ya hem de iki kez İran’a saldırısını farklı bir açıdan değerlendirmemiz gerekiyor.

Ancak bunun için de biraz geriye gitmemiz gerekiyor. (!)

İkinci Dünya Savaşı’nda sonra Japonya ve Almanya sanayide yükseliyor

İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya ve Almanya tamamen yıkılıyor, ülkeleri harap ediliyor, tüm sanayisi çöküyor. Özellikle Almanya’da savaşta tahrip olmayan fabrikalar sökülüp İngiltere’ye taşınıyor. İkinci Dünya Savaşında sonra da Japonya ve Almanya’ya ordu kurma yasağı getiriliyor. Bu nedenle de ülke kaynakları tamamen sivil sanayiye yöneliyor. Ayrıca Sovyetler Birliği’ne karşı Almanya ve Japonya’ya ABD ve Batı desteği sağlanıyor. Soğuk Savaş etkisi ile Batı bloğu, bu iki ülkeyi sosyalizme karşı güçlü ekonomik vitrinler haline getirmek istiyor. Bu maksatla Almanya için Marshall Planı, Japonya için ABD işgali sürecinde finansman, teknoloji ve pazar erişimi sağlanıyor. Askerî harcamaların sınırlanması, askerî harcama  yerine sanayi, teknoloji ve ihracata yatırım, eğitimli iş gücü ve disiplinli çalışma kültürü, devlet–özel sektör iş birliği yoluyla Almanya’da “sosyal piyasa ekonomisi”, Japonya’da MITI (Ministry of International Trade and Industry) (devlet yönlendirmeli ama piyasa mekanizmasını dışlamayan kalkınma modeli) öncülüğünde sanayi planlaması ve ihracata dayalı büyüme, Otomotiv, makine, elektronik gibi yüksek katma değerli sektörlere odaklanma neticesinde 1950–1970 arası dönemde Almanya “ekonomik mucize” (Wirtschaftswunder), Japonya ise “Japon kalkınma modeli” ile dünyanın en güçlü sanayi ekonomileri arasına giriyor.

Bu gelişme sonucu ise Alman ve Japon otomobilleri, makine ve elektronik gibi yüksek katma değerli ürünleri tüm bir ABD pazarını istila ediyor.

ABD, 1970’li yılların başında bu Alman ve Japon mallarının istilasına karşı çözüm arıyor.

Ve ABD çözümü şöyle buluyor:

1974 Petrol Krizi

1974 yılında Petrol fiyatları üç – dört kat artıyor. Bu 1974 Petrol Krizinde, enerjiye bağımlı başta Almanya ve Japonya olmak üzere Batı ekonomileri hazırlıksız yakalanıyor. Sonuçları 1974 Petrol Krizinde bu ülkelerde enflasyon ve durgunluk aynı anda (stagflasyon) yaşanıyor. Sanayide üretim düşüyor, işsizlik artıyor. Sonuçta Almanya ve Japonya sanayi üretim maliyetleri arttığı için ABD karşısındaki ekonomik üstünlüğünü kaybediyor. ABD, 1974 Petrol krizinden hiç etkilenmiyor, çünkü ABD kendi petrolünü çıkarıyor. Ayrıca petrol fiyatları yükseldiği için de pahalı petrol satıp ayrıca kâr da ediyor.

Her ne kadar bu krizin sebebi olarak; 1973 yılındaki Arap–İsrail Savaşı’nda (Yom Kippur Savaşı, Mısır ve Suriye, İsrail arasında) Batı’nın İsrail’i desteklemesi, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin İsrail’e açık destek vermesi karşısında OPEC’in (Organization of the Petroleum Exporting Countries, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü, Kuruluş: 1960, Kurucu ülkeler: İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezüella) (Venezüella, 1980 yılına kadar ABD güdümündeydi) siyasi tepki olarak petrol üretimini kısması, bazı ülkelerde tamamen durdurulması gösteriliyorsa da aslında bu kriz, suni olarak o zamanlar tamamen ABD’nin güdümünde olan OPEC ülkeleri tarafından ABD’nin teşvikiyle yaratılıyor.

Bu kriz sayesinde ABD ekonomisi derin bir nefes alıyor. Bu kriz nedeniyle başta Almanya ve Japonya olmak üzere Avrupa ve Asya Pasifik ülkeleri artan enerji maliyetleri nedeniyle ABD sanayi ürünleri karşısında rekabet avantajını kaybediyor. Bu kriz, ABD’ye yirmi otuz yıllık bir nefes almasına imkân veriyor.

Ancak 2000'li yılların başından itibaren ABD ekonomisi yeniden SOS vermeye ve ABD ekonomisi özellikle Çin karşısında rekabet gücünü kaybetmeye başlıyor. 

Çin’in yükselmesi

1970’li yıllarda ABD’nin en büyük korkusu dünyadaki komünist iki ülke olan Çin ve Sovyetler Birliği’nin ABD’ye karşı birlik oluşturması oluyor. ABD, bu birlikteliği önleyebilmek için Çin’e yaklaşmaya, Çin’i yanına çekmeye ve Sovyetler Birliği'ni yalnızlaştırmaya çalışıyor. Bu maksatla ABD, Çin ile gizli ve ardından açık diplomatik temaslar yapmaya başlıyor. 1971’de Henry Kissinger’ın gizlice Pekin’i ziyaret ediyor. 1972 yılında da Richard Nixon, Çin’i resmî olarak ziyaret ediyor. Bu ziyaretler sonucunda ABD–Çin ilişkileri normalleşmeye başlıyor, Çin uluslararası sisteme açılıyor. Bu yakınlaşma, normalleşme ve Çin’in uluslararası sisteme açılması sonucunda da ABD şirketleri Çin’e teknoloji aktararak Çin’de yatırıma ve üretime başlıyor. Çin’de de rejim değişerek devlet kapitalizmi başlıyor. Bu gelişmeler sonucu da özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Çin yükselmeye başlıyor. 2000’li yılların başından itibaren de Çin, ABD’ye rakip olmaya başlıyor. Bu sefer de Çin otomobilleri, makine ve elektronik gibi yüksek katma değerli ürünleri tüm bir ABD pazarını istila ediyor. Örneğin ABD'de herhangi bir Wal-Mart market zincirinde her beş üründen dördü Çin veya başka bir Uzakdoğu ülkesinden geliyor. 

Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi (BRI – Belt and Road Initiative),

Çin’in ticaret, enerji güvenliği ve jeopolitik etkisini Asya’dan Avrupa ve Afrika’ya uzanan dev bir altyapı ağıyla artırmayı hedefleyen küresel bir stratejisi bulunuyor: ‘’Kuşak ve Yol Girişimi’’. Bu strateji 2013 yılında Çin tarafından ilan ediliyor.

Bu strateji iki ana hat ile bunlara bağlı projelerden oluşuyor:

Birincisi: Kara İpek Yolu Ekonomik Kuşağı. Bu kuşak; Çin’i Orta Asya, Avrupa ve Orta Doğu’ya demiryolu, karayolu, enerji hatları ile bağlamak amacını taşıyor ve şu hatlardan oluşuyor: Çin–Orta Asya–Avrupa demiryolu hatları, Çin–Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC), Çin–Orta Asya–Batı Asya koridoru ve Çin–Moğolistan–Rusya hattı.

İkincisi: Deniz İpek Yolu Ekonomik Kuşağı. Bu kuşak; Çin’in Deniz ticaretini güçlendirmek için limanlar ve lojistik ağlar kurmak amacını taşıyor. Deniz İpek Yolu Ekonomik Kuşağı şu hatlardan oluşuyor: Güney Çin Denizi - Hint Okyanusu - Kızıldeniz ve Akdeniz hattı. Ve bu kuşak şu limanları kapsıyor: Pire (Yunanistan), Gwadar (Pakistan), Hambantota (Sri Lanka) gibi stratejik limanlar.

Bu stratejiyi destekleyici bileşenler ise; Enerji projeleri: Petrol–doğalgaz boru hatları, enerji santralleri, Dijital İpek Yolu: 5G, fiber optik, uydu ve e-ticaret altyapısı ve Finansal iş birliği: Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB), İpek Yolu Fonu.

ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgeleri

Çin bu stratejik projeleri gerçekleştirmeye çalışırken, ABD’nin; 18 Aralık 2017, 12 Ekim 2022 ve 4 Aralık 2025  tarihlerinde yayınladığı ‘’Ulusal Güvenlik Stratejisi’’ (National Security Strategy) (NSS) belgelerinde ve 19 Ocak 2018, 27 Ekim 2022 ve 23 Ocak 2026 tarihlerinde yayınladığı ‘’Ulusal Savunma Stratejisi’’ (National Defense Strategy) (NDS) belgelerinde Çin, ABD’nin güvenlik ve refahının tam karşısında konumlanmış asıl düşman kategorisinde değerlendiriyor.

ABD’NİN ÇİN’İ ENGELLEME FAALİYETLERİ

ABD, bu strateji belgeleri doğrultusunda, Ukrayna Savaşı nedeniyle, dişleri dökülen, artık ABD için bir tehdit olmaktan uzaklaşan Rusya’yı, güçlendirdiği ve silahlandırdığı Avrupa'nın (AB) kontrolüne bıraktıktan, tüm bir Ortadoğu’da iyi bir mıntıka temizliği yapıp Ortadoğu’yu da İsrail’e emanet ettikten ve İran’ın da kolunu kanadını bir iyice kırıp saf dışı bıraktıktan ve tüm bir bölgeyi (Ortadoğu) İsrail’e emanet ettikten sonra, kendisi artık rahat rahat ve sorunsuz bir şekilde Çin ile nihai bir hesaplaşmanın planlarını yapması bekleniyor.

Dünyanın en büyük strateji ustası Sun Tzu, Çin’den çıkıyor. Ancak Sun Tzu’nun şu strateji ilkesini, dünyada en iyi, 18. yy.’dan itibaren İngiltere, 20. yy.’dan itibaren de İngiltere’nin ardılı ABD uyguluyor: “Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.” ABD’nin, Çin ile mücadelesinde de Sun Tzu’nun bu strateji ilkesini uygulaması bekleniyor.

Tabii ki Sun Tzu’nun bu strateji ilkesi doğrultusunda ABD'nin Çin’i engellemek için Çin ile doğrudan askerî bir çatışmaya girmesi ve savaşması da beklenmiyor. Dünyada ve bölgede ABD'nin maşa olarak kullanabileceği mebzul miktarda enstrüman bulunuyor.

ABD'nin Çin’in projelerini (‘’Kuşak ve Yol Girişimi’’) engelleyebilmek için yaptığı faaliyetler:

ABD Başkanı Trump’ın, Ukrayna Savaşı nedeniyle zayıflattığı ve etkisiz hale getirdiği Rusya’yı, Çin’i yalnızlaştırmak için yanına çekmeye çalışması, (Tersine Nixon politikası.)

ABD, kuklası İsrail’e Gazze’yi kırıma ve katliama uğratıp işgal ettirerek (2023-2024 ve 2025) ve İsrail’e, Somali'den ayrılarak tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Somaliland'i tanıtarak (26 Aralık 2025), Çin’in Deniz İpek Yolu Ekonomik Kuşağı olan; Güney Çin Denizi - Hint Okyanusu - Kızıldeniz ve Akdeniz hattına engel olmaya çalışması,

Suriye iç savaşında destekledikleri ve yetiştirdikleri HTŞ’nin Suriye’ye hakim olması (2024) ile Esad Suriye’sinin; 12–13 Ocak 2022 tarihinde Çin’in küresel altyapı projesi olan ‘’Kuşak ve Yol Girişim’i’ne katılmak için Şam’da Çin ile yaptıkları ‘’Mutabakat Muhtırası’’’ ve 2023’te Esad’ın Çin ziyareti sırasında iki ülke arasında imzalanan “Stratejik Ortaklık” anlaşmasını iptal ederek Çin’in; Kara İpek Yolu Ekonomik Kuşağından birisi olan Çin -Orta Asya - Avrupa ve Orta Doğu demiryolu ve karayolu projesine engel olmaya çalışması,

Çin’in, ‘’Kuşak ve Yol Girişimi’’nin Asya’daki merkezinde Afganistan bulunuyor. ABD, Afganistan’ı Taliban’a bırakıp çıkarken, Çin buraya girmeye hazırlanıyor. Bölgede yer alan Pakistan, ekonomik ve diplomatik alanda giderek Çin’e daha fazla bağımlı hale geliyor. Çin'in bu bölgedeki projelerinin engellenmesi ve giderek Çin’in etki alanı haline gelen bu iki ülkenin de Çin ile anlamlı bir ekonomik ilişki kuramayacak kadar güçten düşmeleri için de birbirleriyle çatışmaları gerekiyor. Bu maksatla da Afganistan, 27 Şubat 2026 tarihinde Pakistan’a saldırıyor. Pakistan Savunma Bakanı, Afganistan’a savaş ilan ettiklerini söylüyor. 06 Mayıs 2025 tarihinde de Hindistan'ın "Sindoor’’ adıyla yaptığı harekatla iki ülke savaşın kıyısından dönüyor.

ABD’nin, Çin’in petrole olan ihtiyacını engel olmak ve Çin’in ekonomik rekabet avantajını kaybetmesini sağlamak için yaptığı faaliyetler.
 

Venezüella

Bu bilgiler ışığında şimdi ABD’nin neden Venezüella’ya saldırdığının mercek altına alınması gerekiyor.

Ancak önce Venezuela’nın dünya petrol üretimindeki yeri hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor. Venezüella, 303 milyar varil ile dünya petrol rezervinin toplamının %18 sine sahip oluyor. Bu varlığa rağmen Venezüella’nın küresel petrol üretiminde payı yaklaşık %1’in altında bulunuyor. Üretimin bu kadar düşük olmasının sebepleri arasında yatırım eksikliği, altyapı sorunları, uluslararası yaptırımlar ve teknik zorluklar bulunuyor. Özetle Venezüella rezerv açısından dünya lideri olmasına rağmen, üretim açısından büyük üretici ülkelerin (Suudi Arabistan, ABD, Rusya vb.) gerisinde bulunuyor.

İşte tam da bu konuda yani petrol konusunda Venezüella Çin ilişkilerine bir göz atmamız gerekiyor.

Çin, ABD etkisine karşı Venezüella’yı destekleyerek Latin Amerika’daki nüfuzunu artırıyor. ABD yaptırımları nedeniyle Venezüella’nın Batı’ya petrol satışı zorlaşınca Çin (ve kısmen Rusya) başlıca alıcı haline geliyor. Çin şirketleri, Venezüella’nın petrol sahaları, rafineri ve altyapısında yer almaya başlıyor. Venezüella’nın ağır ham petrolü, Çin rafinerileri için uygun bir kaynak olarak değerlendiriliyor. Bu maksatlarla Çin için enerji güvenliği, Venezüella için ise finansman ve pazar erişimi sağlamak maksadıyla iki ülke arasında stratejik bir petrol–kredi ortaklığı oluşturuluyor.

Bu ilişkilerin sonunda Venezüella ile Çin arasında bir dizi petrol anlaşması yapılıyor.
Venezuela zamanla Çin’in dördüncü büyük petrol tedarikçisi oluyor. 2007 yılında Çin–Venezuela arasında Ortak Fon (Joint Fund) kuruluyor. Bu fon altyapı ve petrol projelerini finanse etmeyi hedefliyor. Bu fona, Çin kalkınma bankası 4 milyar Dolar ile katkı yapıyor. 2010 yılında Çin, Venezuela’ya petrol karşılığı geri ödeme anlaşmalarıyla ilişkili 20 milyar Dolar krediyi uzatıyor. 2008–2012 yılları arasında Venezuela, Çin ile Orinoco bölgesinde petrol üretimine yönelik 20 milyar Dolarlık ortak yatırım anlaşmaları yapıyor. 2007–2016 arasında Venezuela Çin’den toplamda 50 milyar Dolardan fazla kredi alıyor. Bu kredilerin büyük kısmı petrol karşılığı ödenmek üzere düzenleniyor. 2020 yılında petrol gelirlerini sınırlandıran ekonomik kriz döneminde Venezuela, Çin ile 19 milyar Dolarlık petrol-karşılığı kredi anlaşması yapıyor.

Özetle; bu tarihsel süreçte Çin, Venezuela’ya büyük krediler ve milyarlarca dolar yatırımlar yapıyor. Bu kredilerin bir kısmı petrol ihracatıyla ödenmek üzere petrol karşılığı kredi (oil-for-loan) şeklinde düzenleniyor. Sonuç olarak Çin, Venezuela’nın petrol alımında başlıca uzun vadeli partnerlerinden birisi haline geliyor.

Sonuçta ABD, bu saldırısıyla aynı Suriye’de de olduğu gibi Venezüella’nın da Çin ile yaptığı bütün petrol anlaşmalarını iptal ettirerek Çin’i Venezüella petrolünden mahrum bırakıyor.

Şimdi yine başa dönmemiz gerekiyor.

Ve İran

Tabii ki İran’ı da petrol ve bu petrolün Çin ile olan ilişkisi üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor.


İran’ın kanıtlanmış petrol rezervleri dünyada üçüncü sırada yer alıyor ve İran, küresel rezervlerin yaklaşık %11–12’sini oluşturur. Bu durum, ülkeyi küresel enerji piyasasında stratejik bir oyuncu hâline getiriyor.

İran’ın petrol üretim hacmi yaklaşık 3,3–3,5 milyon varil/gün olarak biliniyor. Bu miktar ise küresel üretimin %4–5’ini temsil ediyor. İran petrolünün yaklaşık %90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden ihraç ediliyor. Bu güzergâh da küresel petrol ticaretinin önemli bir kısmını temsil ediyor. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı İran’ın dış politikası ve bölgesel gerilimler fiyat ve ticaret akışlarını etkileyebiliyor.

Çin ise, İran petrolünün en büyük alıcısı durumunda bulunuyor. İran, ham petrol ticaretinin büyük bir bölümünü Çin pazarına yönlendiriyor. Eski dönemde; Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Avrupa gibi çeşitli ülkeler alıcı konumunda iken son yıllarda ABD yaptırımları ve ticaret yolları göz önüne alındığında İran petrol ticaretinin çoğu Asya’ya yöneliyor.

Ve ABD İran’a 28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ile ikinci kez saldırıyor.

ABD, bu harekât için ne düşündü, bu harekâta ne kadar bir süre biçti (Trump; ‘’dört hafta sürecek’’ diyor.), nasıl bir değerlendirme yaptı bilinmiyor ancak İran’ın bir Irak, bir Libya ve bir Suriye olmadığı biliniyor. Ancak her iki taraf için de savaşın, lojistik nedenlerle uzun süre sürdürülebilir olmadığı değerlendiriliyor.

Muhtemel ki ABD, bu harekâtta, İran’ın; hem Arap ve Körfez ülkelerinin petrol tesislerine saldırmasını hem de Hürmüz Boğazını kapatmasını tahrik ve teşvik ediyor. Belki de harekâtın asıl amacının da bu olduğu, İran’ın, hem Arap ve Körfez ülkelerinin petrol tesislerine saldırması ve Hürmüz Boğazını kapatması olduğu değerlendiriliyor. Sonunda İran, dün 02 Mart 2026 tarihinde Suudi Arabistan’ın en büyük petrol şirketi ARAMCO’nun tesislerini vuruyor, bugün de 03 Mart 2026 tarihinde Hürmüz Boğazı’nı kapattığını açıklıyor.

Bu noktada ABD başkanları hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor.

ABD başkanları ve Trump

Tüm dünyada olduğu gibi ABD’de de seçimler sembolik olarak yapılıyor. Seçmenin önüne seçilmesini istedikleri kişiler konuluyor ve bunları seçin deniyor. Seçmen de ehveni şer olanı seçiyor. Özellikle ABD’de seçimlerde ABD politikasına kim uygunsa vitrine seçilmesi için onu konuyor ve o seçiliyor.

En azından yaşayarak hatırladığımız eski Hollywood yıldızı ve California Valisi Ronald Reagan’dan George H.W Bush’a, Bill Clinton’dan oğul George W. Bush’a, ABD tarihinin ilk siyah başkanı Barack Obama’dan Donald Trump’a ve Biden’e kadar bu hep böyle oluyor. Bu başkanlar o dönemki ABD politikasını yürütecek en uygun kişiler olduğu için vitrine konup seçiliyor. Yoksa ABD politikası başkanlar yoluyla hiçbir zaman değişmiyor.

Örneğin Barack Obama: ABD, ‘’Ilımlı İslam’’ politikasını yürütürken vitrine ihtiyacı olan siyahi Obama konuyor, ardından da gizli Müslüman olduğu söylentileri yayılıyor. Öyle ki Obama başkan seçildi diye ülkemizde Van'ın Gürpınar ilçesi Çavuştepe köyünde, Barack Obama için 44 adet kurban kesiliyor. (Obama ABD'nin 44. başkanı olduğu için.) (Gazeteler, 08 Kasım 2008) ABD'nin ''Ilımlı İslam'' ve BOP politikası için Türkiye'ye ihtiyacı olması nedeniyle de Obama ilk yurt dışı seyahatini Türkiye'ye yapıyor.

Bir başka örnek de Trump oluyor. ABD’nin yaşadığı ekonomik ve toplumsal sorunlara karşı ihtiyaç duyduğu ‘’otoriter ve milliyetçi’’ politikalar için de bu sefer bu politikalara uygun karaktere sahip Trump vitrine konuyor.

Yani ABD’nin uyguladığı bu saldırgan politikalar Başkan Trump’ın değil, ABD devletinin politikaları oluyor.

Şimdi artık yazının sonuna gelmemiz gerekiyor.

Sonuç

ABD’nin, bu İran harekatının muhtemel ki birçok maksadı bulunuyor. Ancak bu harekâtta en büyük hedefin, Çin ekonomisine ve Çin projelerine darbe vurmak olduğu gözüküyor.


ABD, bu İran harekâtıyla, İran’ın, Arap ve Körfez ülkelerinin petrol tesislerini vurması ve Hürmüz Boğazını kapatmasıyla, Çin’in, Arap ve İran petrolüne ulaşmasını engelleyip, petrol fiyatlarının yükselmesini sağlayarak, artan petrol, doğal gaz, enerji ve sigorta maliyetleri nedeniyle, 1974 Petrol krizinde, sanayisine sekte vurduğu Almanya ve Japonya gibi, şimdi de Çin’in ekonomisine sekte vurmayı ve Çin ekonomisinin rekabet gücünü kaybetmesini sağlamayı amaçladığı değerlendiriliyor.

ABD’nin, anlattığım gibi, Venezüella harekâtını da aynı maksatlarla yaptığı değerlendiriliyor.

Rusya ise normalde istemeyeceği ve karşı olacağı İran’a karşı bu ABD harekâtına kendi petrol fiyatları da tavan yapacağı için, mecburiyetten sessiz kalıyor.

Bu noktada durup ABD’nin petrol üretimi, tüketimi ve ihracatına da bir göz atmamız gerekiyor.

ABD, dünyanın en büyük ham petrol üreticisi durumunda bulunuyor. Günlük ABD petrol üretimi yaklaşık 13–13,5 milyon varil/gün (2023–2025 dönemi) olarak biliniyor. ABD’nin Küresel üretimdeki payı yaklaşık %15–16 dolaylarında bulunuyor. ABD, bu seviyeye özellikle kaya petrolü (shale oil) sayesinde ulaşıyor. Dolayısıyla ABD, kendi petrol tüketiminin büyük bir çoğunluğunu karşıladığı gibi kendi petrolünü ihraç da ediyor. ABD’nin günlük ham petrol ihracatı yaklaşık 4–5 milyon varil/gün miktarını buluyor.

Ayrıca ABD, Rusya’ya karşı ambargo kapsamında Avrupa’nın (özellikle Almanya’nın) boru hattıyla Rusya’dan temin ettiği ucuz Rus doğal gazını ve petrolünü engelliyor. ABD, bununla yetinmeyip 27 Temmuz 2025 tarihinde imzalanan ABD – AB Ticaret Anlaşmasıyla da AB’nin, ABD’den, 2028 yılına kadar 750 milyar dolarlık pahalı ABD enerjisi satın almasını sağlıyor. Bu durum, AB ülkeleri ve özellikle Almanya’ya ikinci bir 1974 Petrol krizi etkisini yaşatıyor. Artan enerji maliyetleri nedeniyle de başta Almanya olmak üzere tüm bir AB, ABD karşısında rekabet gücünü kaybediyor. Bugün için Almanya, bu nedenle de artık, AB'nin lokomotif ülkesi olma özelliğini de kaybediyor. 

Ve Türkiye

Bu krizin Türkiye’ye etkilerine gelince: ABD’nin Venezüella’ya ve özellikle İran’a saldırısı, İran’ın da Arap ve Körfez ülkelerinin petrol tesislerini vurması ve özellikle İran’ın Hürmüz Boğazını kapatması, her halükârda petrol fiyatlarının artması anlamına geliyor. Bugün (03 Mart 2026) itibarıyla Brent Petrol varili 83 Dolara ulaşıyor. Bu tutarın üç beş gün içinde 100 Dolara, eğer ABD ve İsrail'in İran'a olan saldıısı uzarsa yüzyılın felaketi olarak petrol fiyatlarının kısa sürede 150-200 dolara ulaşması bekleniyor. 

Ayrıca Ukrayna Savaşı ve Rusya’ya karşı ABD tarafından konan yaptırımlar yüzünden ABD baskısı nedeniyle petrol boru hattıyla Rusya’dan ucuza alınan petrol ve doğal gaz akışının kesilmesi bekleniyor. Çünkü 24 Eylül 2025 tarihinde, New York’ta, Türkiye ile ABD arasında, Türkiye’nin ABD’den LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) satın almasına yönelik uzun vadeli bir anlaşma yapılıyor. 2026–2045 dönemini kapsayan (20 yıl) bu anlaşmanın tutarı yaklaşık 43 milyar dolar değerinde oluyor.

Artan enerji maliyetleri nedeniyle dünyada sadece ABD'nin etkilenmeyeceği ve kârlı çıkacağı tsunami şeklinde devasa küresel bir kriz geliyor. Bu durum ise
zaten çok zor durumda bulunan Türk sanayisinin de ipinin çekilmesi anlamına geliyor. Bu krizden, artan enerji maliyetleri nedeniyle de en büyük zararı ise Türkiye'nin görmesi bekleniyor. 

Son söz

Periyodik bir sıra dahilinde vuku bulan olaylar hep dikkati çekiyor. Ocak 2026: ABD, Venezüella’ya saldırıyor. Şubat 2026: ABD, İran’a saldırıyor. Mart 2026: ABD; acaba nereye, hangi petrol bölgesine saldıracak? İyi ki ABD, Gabar’da petrol bulduğumuzu bilmiyor!

Son söz: Her savaşın sebebi ekonomiktir. Savaşlara, ‘’din’’ ve ‘’demokrasi’’ gerekçesi sadece maske olarak kullanılıyor. 

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz