
MNC-TUR, NATO ve Türkiye
29 Mart 2026
Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası NATO’nun Avrupa güvenlik mimarisi yeniden şekilleniyor. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan yeni stratejik hat içinde Türkiye giderek daha merkezi bir konuma yerleşiyor. Adana’da kurulması planlanan MNC-TUR kolordusu, yalnızca askerî bir düzenleme değil; enerji güvenliği, jeopolitik rekabet ve bölgesel güç dengeleri açısından yeni bir dönemin işareti oluyor.
Ancak konuyu açmadan önce son günlerde yaşanan bazı olayları ve ziyaretleri bir hatırlamamız gerekiyor.
24 Mart 2026: MSB, Çokuluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) başkanlığındaki heyetin Anadolukavağı/Beykoz’da konuşlandırılması planlanan Deniz Unsur Komutanlığını ziyaret ettiğini bildiriyor.
Türkiye, Ukrayna savaşının ardından deniz sahasında artan riskler (mayınlar, insansız araçlar, güvenlik tehditleri) nedeniyle Karadeniz’de deniz güvenliğini güçlendirmek için yeni çokuluslu yapılar üzerinde iş birliği yürütüyor. Bu kapsamda Anadolukavağı/Beykoz’da bir Maritime Component Command (Deniz Unsur Komutanlığı) planlanıyor. Bu ziyaretin bu maksatla yapıldığı değerlendiriliyor.
26 Mart 2026: MSB yaptığı haftalık basın toplantısında; NATO, Adana'ya, MNC-TÜR kod adıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinden bir Korgeneralin yönetiminde olacak bir çokuluslu kolordu karargâhının kurulacağını belirtiyor. (Ayrıntılarını ileride vereceğim)
27 Mart 2026: World Economic Forum (WEF) Board of Trustees üyesi ve 14 trilyon dolar (Türkiye’nin yıllık milli geliri 1,5 trilyon dolar) civarında varlığı ile dünyanın en büyük varlık yönetim şirketi olan BlackRock’ın CEO’su olan Laurence D. Fink (kısaca Larry Fink olarak tanınıyor), İstanbul Dolmabahçe Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir görüşme yapıyor. Bu görüşmeye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da katılıyor. Larry Fink’in ekibinde ise WEF’’in üst düzey yöneticilerinden birisi ve bir süre geçici başkan ve CEO görevini yürüten Alois Zwinggi de bulunuyor. Görüşme basına kapalı yapılıyor.
27 Mart 2026: Bu görüşmeden sonra aynı gün, İstanbul Dolmabahçe Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde "WEF Türkiye ülke stratejisi toplantısı" düzenleniyor. Bu toplantıya 16 ülkeden, toplam değeri 1,2 trilyon doları bulan 23 uluslararası yatırımcı katılıyor. Bu toplantıya da Türkiye’den Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, AKP Ekonomi İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekci dahil Türkiye’nin ekonomi yönetiminin tamamı bu toplantıya katılıyor.
27 Mart 2026: Florida’daki Future Investment Initiative (Gelecek Yatırım Girişimi) toplantısında ABD Başkanı Trump, Türkiye’nin İran‑ABD çatışmasında doğrudan yer almaması nedeniyle Türkiye’yi “fantastik” olarak nitelendiriyor ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında “büyük bir lider” diye övücü bir konuşma yapıyor.
Şimdi bu ziyaretleri, toplantıları ve konuşmaları burada bırakıp Adana’da kurulması planlanan MNC-TUR ve NATO hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor.
MNC-TUR, NATO
MNC-TUR, NATO’nun planladığı bir çokuluslu kolordu karargâhının adı oluyor. Karargâhın Adana’daki 6. Kolordu bölgesinde kurulması planlanıyor. Bu nedenle doğal olarak İncirlik Üssü çevresi gündeme geliyor. Adana’nın seçilmesinin nedenleri olarak; 6. Kolordu’nun hazır altyapısı, NATO kuvvetleriyle geçmişte çalışma tecrübesi, İncirlik’te ABD ve İspanyol unsurlarının bulunması ve Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Kafkasya’ya stratejik yakınlık olduğu tahmin ediliyor.
Ancak bu konu ABD ve İsrail’in İran’a saldırması ile ortaya çıkan bir konu olmuyor. MSB’nın açıklamasına göre NATO 2023 Vilnius Zirvesi (Regional Plans, Vilnius Summit 2023)’nde NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında çalışma başlatıyor, 2024’te Türkiye bu niyetini NATO’ya resmen bildiriyor, 2026 itibarıyla planlama ve onay süreci devam ediyor, karargâhın yaklaşık 2028 yılı tam faaliyete geçmesi bekleniyor.
NATO’nun “360 derece tehdit” yaklaşımı
Bu konunun altyapısı da NATO’nun son yıllardaki “360 derece tehdit” yaklaşımı stratejisine dayanıyor. NATO’nun son yıllarda benimsediği “360 derece tehdit” yaklaşımı, ittifakın yalnızca doğudan değil; güneyden ve Karadeniz bölgesinden gelen riskleri de aynı anda ele almasını öngörüyor.
“360 derece tehdit” terimi NATO’nun 2010’lu yılların ortasından itibaren stratejik belgelerinde geçmeye başlıyor. Özellikle 2014 Galler Zirvesi sonrası Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Doğu Avrupa’daki gerginlikler NATO’yu klasik savunma konseptinden “her yönden tehdit algısı” stratejisine yönlendiriyor. Stratejik Konsept 2022 NATO Madrid Summit 2022) belgesinde resmi olarak yer alıyor. (NATO faces a 360-degree security environment, with threats coming from all directions, including state and non-state actors, cyber, hybrid, and conventional domains.)
Bu kolordunun muhtemel görev alanının; Doğu Akdeniz, Orta Doğu, Karadeniz, Güney Kafkasya, Kuzey Afrika olduğu değerlendiriliyor. Yani bu karargâhın sadece tek bir ülkeye karşı değil, bölgesel krizlerde NATO kara kuvvetlerini koordine edecek bir komuta merkezi olacağı değerlendiriliyor.
NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti ile birlikte benimsediği “Deterrence and Defence” yaklaşımı, ittifakın tehditleri kriz çıktıktan sonra yönetmek yerine, kriz oluşmadan önce caydırıcılık yoluyla dengelemeyi hedeflediğini gösteriyor. Bu çerçevede MNC-TUR gibi çok uluslu kolordu karargâhları, yalnızca operasyonel değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik caydırıcılık mesajı da taşıdığı değerlendiriliyor.
Bu gelişmeler Türkiye’nin sadece bir NATO üyesi değil, aynı zamanda Karadeniz ve Orta Doğu arasındaki güvenlik mimarisinin merkez ülkelerinden biri haline geldiğini gösteriyor.
Türkiye’deki NATO komuta merkezleri
Böyle bir kolordu Türkiye’de ilk olmuyor. Türkiye zaten NATO’nun önemli komuta merkezlerine ev sahipliği yapıyor. Örneğin; Allied Land Command (LANDCOM) (NATO’nun stratejik kara kuvvetleri komutanlığı) ve NRDC-TR (NATO tarafından sertifikalandırılmış yüksek hazırlık seviyeli kolordu karargâhı) diye iki komuta merkezi zaten Türkiye’de bulunuyor (Burada bir açıklama yapmam gerekiyor: LANDCOM, bir NATO komutanlığı iken NRDC-TR, NATO’ya tahsisli Türk kolordusu oluyor.) MNC-TUR da NATO’nun yeni “çokuluslu kolordu” konseptinin bir parçası olması bekleniyor. Bu kolordunun amacının NATO’nun güney kanadında (Doğu Akdeniz–Ortadoğu hattı) komuta ve caydırıcılığı artırmak olduğu tahmin ediliyor.
Eskiden NATO, Soğuk Savaş boyunca esas olarak Sovyetler Birliği’ne karşı Avrupa’nın kuzey ve doğusuna odaklıydı. Ancak son yıllarda: Orta Doğu’daki savaşlar, Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti, İran-İsrail gerilimi, Rusya tehdidi ve Karadeniz güvenliği nedenlerle NATO’nun güney kanadı önem kazanıyor.
Bu bağlamda NATO’nun yeni stratejik konsepti (2022) özellikle: Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde daha güçlü komuta yapıları kurulmasını öngörüyor.
Türkiye bu planlarda kritik bir noktada bulunuyor çünkü Türkiye, aynı anda şu bölgelerin kesişiminde de bulunuyor: Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz. Bu nedenle NATO açısından Türkiye: Rusya’yı dengeleyen, Orta Doğu krizlerine yakın ve enerji hatlarının merkezinde bulunan bir stratejik lojistik ve komuta merkezi olarak görülüyor.
Adana’nın seçilmesi de tesadüf olmuyor. Çünkü burada: İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü (füze erken uyarı sistemi) gibi NATO için kritik tesisler zaten mevcut bulunuyor.
Özet olarak Türkiye’de bulunan NATO yapıları şunlar oluyor: Allied Land Command (LANDCOM) (İzmir), NRDC-TR (İstanbul) ve planlanan, MNC-TUR Çok Uluslu Kolordu (Adana).
NATO’nun Avrupa’daki çok uluslu kolorduları ve yeni kuvvetleri
NATO, 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından İleri Kara Kuvvetleri (Forward Land Forces) doktrini çerçevesinde doğu kanadını tahkim etmek amacıyla Avrupa genelinde çok uluslu kolordular ve birlikler oluşturmaya başlıyor. Bu kapsamda şu temel yapılar hayata geçiriliyor:
Polonya ve Baltık Bölgesi: Polonya’da Çok Uluslu Kuzeydoğu Kolordusu (Multinational Corps Northeast) bölge güvenliğinde kritik bir rol üstlenirken; Estonya, Letonya ve Litvanya’da çok uluslu muharebe grupları konuşlandırılıyor.
Romanya: 2014 Galler Zirvesi’nde kabul edilen Hazırlık Eylem Planı (RAP) doğrultusunda, başkent Bükreş’te bir NATO Kuvvet Entegrasyon Birimi (NFIU) ve Çok Uluslu Güneydoğu Kolordusu (MNC-SE) kuruluyor. Ayrıca ülkede birçok uluslu muharebe grubu (Fransa liderliğinde) faaliyet gösteriyor.
Bulgaristan: Sofya’da bir NFIU birimi oluşturuluyor ve İtalya liderliğinde çok uluslu bir muharebe grubu hayata geçiriliyor.
Merkez Avrupa: Doğu kanadının genişletilmesi stratejisi dahilinde Slovakya ve Macaristan'da da yeni çok uluslu muharebe grupları tesis ediliyor.
Bu yapılanmalar, NATO'nun "caydırıcılık ve savunma" (Deterrence and Defence) stratejisinin temel taşını oluşturuyor, olası bir krize karşı müttefik kuvvetlerin bölgeye hızlı entegrasyonunu sağlamayı amaçlıyor.
2014’ten sonra özellikle Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve 2022’de Ukrayna’yı işgali NATO’nun stratejisinde önemli değişikliklere yol açıyor. Bu strateji sonucu ABD ve NATO; Rusya’ya karşı; Avrupa’da kuzeyden güneye, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’da ve Ege'de Yunan adalarında askerî varlığını artırıyor ve yeni konuşlanma düzenleri kuruyor. ABD’nin özellikle Dedeağaç ve Girit’teki üsleri Montrö nedeniyle Karadeniz’de hapsedemediği Rusya’yı Akdeniz’de durdurmayı amaçlıyor. Bu nedenle NATO güney kanadını güçlendirmeye çalışıyor.
MNC-TUR ise bu sistemin güney ayağı olarak düşünülüyor.
MNC-TUR’un maksadı
Kısaca, MNC-TUR yalnızca bir askerî karargâh değil; NATO’nun Doğu Akdeniz ve Orta Doğu stratejisinin yeni merkezi olarak görülüyor.
Çünkü; 2009’dan sonra Doğu Akdeniz’de çok büyük doğalgaz rezervleri bulunuyor. (Leviathan, Tamar ve Zohr doğal gaz sahaları) Bu sahalar özellikle: İsrail, Mısır ve Kıbrıs adası çevresinde bulunuyor. ABD bu enerji kaynaklarının; güvenliğinin sağlanmasını, Avrupa’ya taşınmasını ve Rusya gazına alternatif olmasını istiyor. Türkiye ise coğrafi olarak bu enerji hatlarının en kısa geçiş yolu üzerinde bulunuyor.
Ayrıca ABD’nin Orta Doğu’daki temel stratejik hedeflerinden biri İran’ın bölgesel etkisini sınırlamak olduğu biliniyor. Bu amaçla İran çevresinde zaten bir askeri çember oluşmuş durumda bulunuyor: Basra Körfezi, Irak, Suriye, Doğu Akdeniz ve Kafkasya. Bu çemberin kuzeybatı tarafında ise Türkiye bulunuyor.
ABD için Adana’daki kurulacak olan NATO kolordusunun İran’a karşı doğrudan saldırı için olmasa da bölgesel kriz yönetimi ve lojistik koordinasyon için önemli görülüyor.
Adana’daki İncirlik Hava Üssü, NATO ve ABD açısından uzun süredir çok kritik bir üs olarak kullanılıyor. Bu üs: Irak savaşlarında, Suriye operasyonlarında ve IŞİD’e karşı operasyonlarda lojistik merkez olarak kullanılıyor. Bu nedenle çevresinde büyük bir NATO komuta yapısı kurulması askerî açıdan mantıklı görülüyor.
Adana’da konuşlandırılması planlanan MNC-TUR kolordusu, aslında üç büyük stratejik denklemin kesişiminde ortaya çıkıyor: Doğu Akdeniz enerji rekabeti, İran çevreleme stratejisi ve Rusya’nın önlenmesi.
MNC-TUR konusunda son olarak şunu da söylemem gerekiyor: Bu tür çokuluslu karargâhlarda, karargâh ilgili ülkede kuruluyor, bu karargâha tahsis edilen muharip birlikler ise kendi ülkelerinde bulunuyor. Bu birlikler kriz anında çokuluslu karargâhın emrine giriyor. Yani MNC-TUR, kurulduğunda bile Türkiye’ye yabancı birliklerin gelip konuşlanması söz konusu olmuyor.
MNC-TUR konusunun, 7–8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da yapılacak olan “NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi”nde ele alınıp, karara bağlanması bekleniyor.
Buraya kadar konuyu (MNC-TUR) nesnel ve objektif olarak bir yorum katmadan anlatıyorum.
Yazımın bundan sonraki kısmı, yazımın girişinde bahsettiğim ziyaretler, toplantılar ve konuşmalar ile beraber değerlendirilmesi gerekiyor.
Stratejik bağlantılar
Stratejik bağlantısı olarak buraya şu üç konuyu aktarmam gerekiyor:
Birincisi: Jeopolitiğin dönüşü
Uluslararası sistem uzun süre “kurallara dayalı düzen” (rules-based international order) söylemiyle anlatılıyor. Ancak pratikte büyük güçler jeopolitik çıkarları doğrultusunda bu kuralları ihlal ediyor. Son yıllarda ise bu durum gizlenmek yerine açıkça görülmeye başlanıyor. 20–24 Ocak 2026 tarihlerinde İsviçre'nin Davos kasabasında düzenlenen 56. Dünya Ekonomik Forumu (WEF) (Davos Zirvesi) ve 13-15 Şubat 2026 tarihleri arasında yapılan 62. Münih Güvenlik Konferansı (MSC)’nda bu konu açıkça ifade ediliyor.
Uluslararası sistemde “normlar (demokrasi, hukuk, özgürlükler, adalet, insan hakları vb.) ve kurallar” söylemi giderek zayıflıyor ve “normlar ve kurallar” yerini açık jeopolitik güç mücadelesine bırakıyor. Son yıllarda Irak, Libya, Suriye, Gazze, Ukrayna ve İran gibi krizler, bize normatif uluslararası hukuk ile gerçek jeopolitik güç mücadelesi arasındaki çelişkiyi anlatıyor. Bu anlamda dünya, 200 yıl geriye giderek 1800’lerde jeopolitik çıkarların bir mücadele alanına dönüyor.
Bu noktada, Almanya’da yüksek lisansım esnasında verdiğim tezimi de buraya aktarmam gerekiyor: ‘’Türk- Avrupa (Almanya) ilişkilerinin niteliği ve niceliği Rusya tarafından belirleniyor. Rusya, Avrupa (Almanya) için tehdit teşkil ettiği sürece ilişkilere jeopolitik olarak yaklaşılıyor ve ilişkiler bir sorun olmadan ilerliyor. Rusya, Avrupa’ya tehdit olmadığı zaman ise ilişkilere normatif olarak yaklaşılıyor ve ilişkiler bir sorun yumağına dönüşüyor.
Burada da öyle oluyor. Son yıllarda Rusya, tekrar Avrupa’ya tehdit oluyor. Ortadoğu’daki gelişmeler de Avrupa’nın enerji ihtiyacını zora sokuyor. Bu durum ise Avrupa’nın ve ABD’nin Türkiye’ye yeniden jeopolitik olarak bakmasına neden oluyor. Avrupa güvenliği açısından yaşanan bu son gelişmeler, Türkiye’nin yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin parçası haline getirildiğini gösteriyor.
İkincisi: Avrupa’nın enerji güvenliği
Son yıllarda NATO ve ABD stratejik belgelerinde sıkça kullanılan “Integrated Deterrence” (Entegre Caydırıcılık) yaklaşımı; güvenlik stratejisinin yalnızca askerî güçle değil; enerji güvenliği, finansal sistem, teknoloji ve diplomatik ittifakların birlikte kullanılmasıyla oluşturulduğunu ifade ediyor. Bu çerçevede askerî komuta yapıları, enerji koridorları ve küresel finans aktörlerinin aynı stratejik denklem içinde değerlendirilmesi giderek daha yaygın bir yaklaşım haline geliyor.
Bu kapsamda; World Economic Forum (WEF) eş başkanlarından biri ve 14 trilyon dolar civarında varlığı ile dünyanın en büyük varlık yönetim şirketi olan BlackRock’ın CEO’su olan Larry Fink’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi ve bu görüşmeden sonra Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde "WEF Türkiye ülke stratejisi toplantısı" düzenlenmesi ve MNC-TUR’un kurulmasının bu çerçevede değerlendirilmesi gerekiyor.
Dolayısıyla bu gelişmeyi sadece İran ile ve İran’a yapılacak muhtemel bir kara harekâtı ile ilişkilendirmemek ve konuya daha global, daha geniş bir çerçevede ve Avrupa’nın enerji güvenliği açısından bakmak gerekiyor.
Bu gelişmeler, bazı analizlerde Avrupa’nın enerji güvenliği için planlanan yeni enerji koridorları ile ilişkilendiriliyor. Daha açık bir ifadeyle; Larry Fink’in ziyareti ile MNC-TUR’un kurulması bazı analizlerde Avrupa’nın enerji güvenliği için planlanan yeni enerji koridorlarıyla ilişkilendiriliyor. Bu yaklaşıma göre finansmanı küresel finans aktörleri tarafından sağlanacak, güvenliği ise NATO yapıları tarafından korunacak; Basra Körfezi ve Kızıldeniz’i baypas eden, Ortadoğu’dan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan yeni enerji hatları gündeme geliyor.
Ayrıca Karadeniz güvenliği, yalnızca askerî dengeler açısından değil Avrupa’nın enerji güvenliği bakımından da kritik önem taşıyor. Boğazda kurulması planlanan Çokuluslu Deniz Unsur Komutanlığının da bu kapsamda değerlendirilmesi gerekiyor.
Üçüncüsü: Terörsüz Türkiye süreci
Türkiye’de son yıllarda gündeme getirilen ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecinin, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın son dönemde yaptığı açıklamaların, Suriye, Irak ve İran’daki gelişmelerin, sözde Kürdistan’ın kurulmasının da böylesi bir enerji hatlarının güvenliği açısından değerlendirilmesi gerekiyor.
MNC-TUR’un varlığı
Ortadoğu’ya yakın böyle bir bölgede işte bu amaçlarla kurulacak bir NATO birliğinin varlığı, Türkiye için caydırıcı bir güç sağladığı kadar Türkiye'yi; Avrupa'nın enerji güvenliğinin sorumlusu, bekçisi ve jandarması haline getireceğinin ve bölge ülkeleri ile de bir sorun kaynağı haline getireceğinin de değerlendirilmesi gerekiyor.
Böyle bir NATO birliğini ülkemizde ağırlamadan önce Host Nation yani ev sahibi desteğine kısıtlamalar (Caveats) hassasiyetler gibi konularda çok iyi sınırlarının belirlenmesi gerekiyor. Eğer bu kısıtlamalar yapılmazsa bu sefer ev sahibi ülke muhasım ülkeler için bir hedef haline gelebiliyor.
ABD- NATO-Karadeniz ve Montrö
Anadolukavağı/Beykoz’da kurulması planlanan Maritime Component Command (Deniz Unsur Komutanlığı)’nın; NATO’nun, karargâhı İngiltere, Northwood’da bulunan çok uluslu deniz gücü Allied Maritime Command (MARCOM)’un bir parçası olacağı değerlendiriliyor.
Son yıllarda NATO’nun Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan yeni bir güvenlik hattı oluşturduğu görülüyor. NATO’nun; Karadeniz’de deniz güvenliği girişimleri, Boğaz bölgesinde planlanan çokuluslu deniz komutanlığı, Ege’deki lojistik merkezler ve Adana’da kurulması planlanan MNC-TUR karargâhı birlikte değerlendirildiğinde Karadeniz-Boğazlar-Ege-Doğu Akdeniz hattında yeni bir stratejik güvenlik koridorunun oluştuğu görülüyor.
Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun Avrupa’daki güvenlik mimarisi Baltık–Karadeniz hattı üzerine kurulurken, Ukrayna Savaşı sonrasında bu mimarinin Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan yeni bir güney ekseni kazandığı görülüyor. Başka bir ifade ile NATO, Karadeniz – Boğazlar – Ege – Doğu Akdeniz arasında bir stratejik koridor (Strategic Corridor) oluşturduğu gözüküyor.
Bu durumun ise Türkiye’yi Montrö konusunda zorlayacağı, Türkiye'yi Rusya ile karşı karşıya getireceği değerlendiriliyor.
Daha önce de ABD’nin Türkiye’den Montrö Anlaşmasını delmek isteyen talepleri oluyor. Örneğin:
2008 Gürcistan Krizi sırasında ABD, Türkiye’den Karadeniz’e daha güçlü ve uzun süreli askeri varlık koyabilmek için boğaz rejiminde esneklik istiyor. Ancak Türkiye, Montrö Sözleşmesi’ni sıkı şekilde uyguluyor ve ABD’nin taleplerine uymuyor.
2014 Rusya’nın Kırım'ın ilhakı sürecinde ABD, Türkiye’den 2008’deki Gürcistan Krizi dönemine benzer ama daha temkinli ve NATO çerçevesine; NATO’nun Karadeniz’de daha görünür olması, Boğazlardan geçişlerde kolaylık, Karadeniz’de “sürekli varlık’’ ve Romanya ve Bulgaristan hattının desteklenmesi taleplerinde bulunuyor. Türkiye bu süreçte yine Montrö’yü aynen uygulamaya devam ediyor.
2022 Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sırasında ABD’nin Türkiye’den Karadeniz’e ilişkin beklentileri, 2008 ve 2014’e kıyasla daha hassas bir dengeye oturuyor. Çünkü savaş artık doğrudan ve büyük ölçekli oluyor. ABD, Türkiye’den açık ya da dolaylı olarak; Montrö’nün Ukrayna lehine uygulanmasını, NATO’nun doğu kanadına destek (Karadeniz dahil) verilmesini, Karadeniz’de NATO varlığının artırılmasını ve Rusya’ya karşı daha sert duruş gösterilmesini talep ediyor. Türkiye ise Montrö’yü uygulayıp boğazları kapatıyor, Karadeniz’in aşırı askerîleşmesine karşı temkinli davranıyor, Rusya ile ilişkileri tamamen koparmıyor ve Ukrayna’ya destek veriyor. (örneğin SİHA’lar)
Hatta öyle ki Ukrayna savaştan önce Türk tersanelerinde MİLGEM projesi çerçevesinde yapılmak üzere iki adet firkateyn siparişi veriyor. Bu firkateynlerin yapımı bittiğinde ise Rusya – Ukrayna savaşı başlıyor. Ancak Türkiye bu firkateynleri Montrö nedeniyle Ukrayna’ya göndermiyor. Halen bu firkateynler Türkiye’de bulunuyor. Türkiye, firkateynlerin Ukrayna’ya teslimi için savaşın bitmesini bekliyor.
Eğer bugün Karadeniz; Kızıldeniz gibi, Basra Körfezi gibi barut fıçısı içinde değil de sükûnet içerisindeyse bu Montrö Boğazlar Sözleşmesi sayesinde oluyor. Çünkü Karadeniz, Montrö Boğazlar Sözleşmesi sayesinde ABD donanmasının serbest şekilde kalıcı konuşlanma yapamadığı nadir denizlerden biri olmaya devam ediyor.
Dünya, Birinci Dünya Savaşı öncesi şartları yaşamaya başlamışken, özellikle Karadeniz’de Kırım, Donbas, Osetya, Abhazya, Transdinyester gibi sorun alanları varken, Ortadoğu ve Basra Körfezi alev alev yanıyorken, çok yönlü kışkırtmalara açık olan bu ortamda Türkiye’nin, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle kurulmuş olan ve kendisine Boğazlar üzerinde tam egemenlik ve denetim yetkisi sağlayan düzene sıkı sıkı sarılması gerekiyor.
Eğer günümüzde Boğazlar hakkında Montrö Boğazlar Sözleşmesi gibi bir sözleşme olmasaydı eğer, Türkiye, Birinci Dünya Harbi'nde Almanya karşısında edilgen kalan ve istemediği bir harbe sürüklenen Osmanlı gibi, tepişen, cepheleşen ve gard alan bu iki filin (ABD ve Rusya) arasında kalıp çiğnenme tehlikesi geçirirdi.
Sonuç olarak; Anadolukavağı/Beykoz’da kurulması planlanan Maritime Component Command (Deniz Unsur Komutanlığı)’nın, ABD’nin NATO’yu kullanarak Montrö’yü aşmak amacıyla planlandığı düşünülüyor.
Sonuç
Sonuç olarak zaten yukarıdaki metinlerde söylenmesi gerekenler söylenmiş oluyor.
Ancak özet olarak şunun söylenmesi gerekiyor: Türkiye’de kurulması planlanan çok uluslu komuta yapıları, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik hattında Türkiye’nin rolünün jeopolitik çerçevede yeniden tanımlandığını ve Türkiye’nin Karadeniz-Doğu Akdeniz-Orta Doğu güvenlik üçgeninde merkez ülke konumuna yerleştirildiğini gösteriyor. Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında NATO’nun yeni bölgesel planları Türkiye’yi yalnızca bir cephe ülkesi değil, aynı zamanda ittifakın güneydoğu güvenlik mimarisinin merkez aktörlerinden biri haline getiriyor.
Bu gelişmeler, askerî, enerji ve finansal araçların birlikte kullanıldığı yeni bir “entegre caydırıcılık” mimarisinin bölgesel yansıması olarak da okunması gerekiyor.
Bu nedenlerle Türkiye’nin çok ama çok dikkatli hareket etmesi gerekiyor. Bütün gelişmeler, Türkiye’nin, büyük devletlerin bölgesel planlarına meze olma riskini taşıyor.
Türkiye, Batı’nın bu yeni jeopolitik bölgesel güvenlik mimarisinde yer alacaksa eğer, Türkiye’nin mutlaka karar merkezinde yer alması gerekiyor. Aksi halde Türkiye’nin, bölgesinde Batı’nın bir ileri karakolu ve operasyon platformu haline gelme ihtimali bulunuyor.
Türkiye’nin önünde bu nedenle oldukça hassas bir stratejik denge bulunuyor. Bir tarafta NATO’nun değişen güvenlik mimarisinde artan rol ve sorumluluklar, diğer tarafta Karadeniz dengesi, Montrö rejimi ve bölge ülkeleri ile ilişkilerin korunması zorunluluğu yer alıyor. MNC-TUR gibi yeni komuta yapıları Türkiye’ye jeopolitik önem ve caydırıcılık kazandırırken, aynı zamanda Türkiye’yi küresel güç rekabetinin daha görünür bir parçası hâline getirme potansiyeli de taşıyor. Bu nedenle Türkiye’nin önündeki temel mesele yalnızca yeni askerî yapıları kabul etmek değil; bu yapıların Türkiye’nin ulusal çıkarları, Montrö dengesi ve bölgesel istikrar ile nasıl uyumlu hâle getirileceğini dikkatle belirlemek oluyor. Önümüzdeki yılların, Türkiye’nin bu hassas dengeyi ne ölçüde yönetebileceğini göstermesi bekleniyor.
Sorular
Ancak Türkiye, bu konuda kararını vermeden önce Türkiye’nin şu soruları kendisine sorması gerekiyor:
Türkiye, 1980’den beri kırk yıldır terör tehdidi altındanken NATO neredeydi? Bu süreçte, NATO ülkeleri Türkiye’ye değil destek olmak, hem teröre beşiklik yapıyor hem de Türkiye’ye ambargo da koyarak köstek oluyorlardı. (Çünkü normatif zamanlarda Batı için Türkiye’nin bir önemi bulunmuyor.)
Halen Türkiye ABD ambargosu altında bulunuyor. CAATSA yaptırımları halen Türkiye’ye uygulanıyor. Hala ABD, Türkiye’ye silah (F-35, F-16, F100 uçak motorları satmıyor, ABD motoru var diye ATAK Helikopterlerinin ihracına izin vermiyor) Hala Almanya Türkiye’ye Altay Tankı için motor vermiyor.
İsveç ve Finlandiya, NATO’ya girmek isterken, bu ortamda, sitemde yazmıştım. Türkiye’ye uygulanan ABD’nin CAATSA ve Almanya ambargoları kaldırılmadan Türkiye bu ülkelerin NATO’ya girişini onaylamamalı diye. Ancak sakalım yok diye bu önerim dikkate alınmıyor. Yine aynı şekilde Türkiye’nin; kendisine uygulanan bu ambargolar kalkmadan, Türkiye SAFE’ye kabul edilmeden, AB Gümrük Birliği anlaşması Türkiye’nin istediği şekilde güncellenmeden kesinlikle bu kolordunun kurulmasına onay vermemesi geriyor.
Ancak ekonomik bağımsızlığını kaybetmiş bir yönetimin gıkını çıkaracak hali bulunmadığı için sürecin yukarıda anlattığım gibi yürümesi bekleniyor.
Ayrıca hükumetin böylesi hayati bir konuda, MNC-TUR’un ve Boğazda kurulması planlanan Çokuluslu Deniz Unsur Komutanlığı konusundaki şeffaflıktan uzak, sanki rutin bir idari işlemmiş gibi kamuoyuna yaptığı açıklamaları konuyu daha gizemli ve sorunlu bir hale sokuyor.
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN