
2026 İran Krizi: Küresel enerji jeopolitiği ve hegemonya mücadelesinde kazananlar ve kaybedenler
21 Nisan 2026
28 Şubat 2026 şafağında ABD ve İsrail’in koordineli hava harekâtıyla başlayan süreç, Ortadoğu’da taşları yerinden oynatan 40 günlük bir fırtınaya dönüşüyor. Bu harekât, sadece bir askerî operasyon değil, küresel enerji arz güvenliğini yeniden tasarlayan bir satranç hamlesi olarak icra ediliyor.
ABD ve İsrail’in İran’a saldırı ve ateşkes görüşmeleri
7–8 Nisan 2026’da (Türkiye saatine göre 8 Nisan) Pakistan’ın arabuluculuğunda iki haftalık geçici ateşkes kabul ediliyor. Ancak ateşkes tam çözüm getirmiyor. Sadece çatışmayı geçici durduruyor. Bu ateşkes özellikle İsrail–Lübnan hattında İsrail’in ihlalleri nedeniyle tam anlamıyla uygulanmıyor.
Ateşkesten birkaç gün sonra doğrudan müzakere süreci başlıyor. Pakistan’daki ilk tur görüşmeleri 11 Nisan 2026 tarihinde İslamabad’da başlıyor, ancak sonuçsuz kalıyor. Sonraki görüşmeler (yeni tur) için 20 Nisan 2026 tarihi planlanıyor.
İlk görüşmelerde taraflar arasında ciddi güvensizlik (özellikle İran tarafı) yaşanıyor. Şu an yeni tur için hazırlıklar yapılıyor ancak kesin tarih verilemiyor. İran bazen katılım konusunda kararsız kalıyor.
Kısaca ABD ve İran arasında diplomasi kopmuyor ancak henüz istikrarlı bir müzakere süreci de oluşmuyor. Bugün itibarıyla (21 Nisan 2026) ikinci tur görüşmelerin devam edip etmeyeceği halen belirsizliğini koruyor.
Sun Tzu, ‘’The Art of War’’
ABD’nin bu saldırısı esnasında yazılı ve özellikle görsel medyada bazı strateji uzmanları tarafından objektif olmayan ve tamamen duygusal bakış açısıyla ABD’nin bu savaşta yenildiği, ABD dünyadaki hegemonyasını kaybettiği gibi bazı iddialarla, derin yorumlar ve stratejik analizler yapılıyor.
Ancak bir askerî harekâtın başarısız olup olmadığına bu askerî harekâtın siyasi hedefine ve askerî maksadına bakarak karar vermek gerekiyor. Bu hedef ve maksatları bilmeden yorum yapmak genellikle yanlış sonuçlar doğuruyor.
Düşmana karşı bir harekâtı kazanabilmek için, öncelikle düşmanın gücünü ve kapasitesinin çok iyi analiz edilmesi gerekiyor. Bu konuda Sun Tzu, ‘’The Art of War’’ adlı eserinde şunu söylüyor:
“Eğer düşmanı tanır ve kendini bilirsen, yüz savaşta bile tehlikeye düşmezsin.
Eğer kendini bilir ama düşmanı tanımazsan, kazandığın her zafer için bir yenilgi de alırsın. Eğer ne kendini ne de düşmanı tanırsan, her savaşta yenilirsin.”
Analize, küresel sistemin mevcut hegemon gücü olan ABD’nin kapasite ve doktriner altyapısının incelenmesiyle başlamak gerekiyor:
ABD, süper güç mü çözülen bir güç mü?
ABD’nin askerî gücü
Bugün için ABD askerî gücü en büyük askerî gücü olarak kabul ediliyor. Günümüzde ABD’nin dünya genelinde en az 80 ülkede yaklaşık 750 askerî tesisi olduğu tahmin ediliyor.
Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun birkaç saat içinde evinden alınıp ABD’ye getirilmesi; İran saldırısında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in ve İran’ın üst düzey yöneticilerinin evlerinde öldürülmeleri; İran silahlı kuvvetlerinin birkaç hafta içinde tamamıyla ortadan kaldırılmasının ABD'nin nokta operasyon kabiliyeti ve lider odaklı tasfiye stratejisinin somut göstergeleri olarak okunması gerekiyor.
İran’ın füze ve nükleer altyapı sistemlerinin çoğunluğunun yok edilmesi de ABD’nin askeri gücünün göstergeleri arasında sayılıyor.
Ayrıca dünyanın en büyük silahlı örgütü NATO, ABD’nin liderliğinde yürüyor.
ABD’nin ekonomik gücü
II. Dünya Savaşı sonrasında (1945–1973); Avrupa ve Japonya’nın savaş nedeniyle tahribi, Bretton Woods sistemi, doların rezerv para olması ve Marshall Planı ABD’nin ekonomik gücünü pekiştiriyor. Bu dönem ABD ekonomisi zirveye oturarak küresel üretimin yaklaşık %35’ini oluşturuyor.
Küreselleşme Dönemi’nde (1980–2008); Avrupa, Japonya ve Çin’in yükselişiyle ABD’nin dünya ekonomisindeki payı azalarak %30 bandına iniyor.
Yeni Dönem (2010–2024); Bu dönemde ABD ekonomisi, 2023 itibarıyla dünya ekonomisindeki payı daha da azalarak yaklaşık %26 seviyesine iniyor.
Özetle ABD ekonomisi 1973 yılında küresel üretimin yaklaşık %35’ini oluştururken günümüzde (2023) küresel üretimin yaklaşık 26’sını oluşturuyor.
Küresel ekonomide ABD’nin gücünü belirleyen başka faktörler de bulunuyor. Doların rezerv para olması, küresel finans piyasalarının merkezi olması (Wall Street), IMF ve Dünya Bankası üzerindeki belirleyici rolü, teknoloji ve inovasyon liderliği, Apple, Microsoft, Google vb. teknoloji şirketlerinin varlığı ve enerji üretimindeki büyük kapasite nedenleriyle ABD’nin dünya ekonomisindeki gerçek etkisi çoğu zaman GSYH payından daha büyük oluyor.
Görüldüğü gibi ABD ekonomik gücü geriliyor olsa da halen dünyada en büyük ekonomik güç olarak bulunuyor.
Böylesi bir emperyal gücün hiç de hafife alınmaması gerekiyor.
ABD’NİN İRAN SALDIRISINDA NİYET ve MAKSADI
ABD ve İsrail, 13 Haziran 2025 tarihinde İran'ın nükleer programının "kalbini" hedef aldığını söyleyerek, İran’ın nükleer programını imha etmek maksadıyla İran'a hava kuvvetleri ile saldırıyor. Ardından bu saldırıya ABD, Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia Adası’na konuşlandırdığı 40 adet B-2 ve B-52 ağır bombardıman uçaklarıyla katılıyor. Bu saldırı 25 Haziran 2025 tarihine kadar 12 gün sürüyor. Bu saldırıda ABD, İran’ın ana uranyum zenginleştirme merkezi olan Natanz Nükleer Tesisi’ni, yüksek oranda zenginleştirme faaliyetleriyle ilişkilendirilen Fordo Zenginleştirme Tesisi’ni, uranyum dönüştürme süreçlerinin yürütüldüğü İsfahan Nükleer Teknoloji Merkezi’ni ve plütonyum üretimi potansiyeli nedeniyle stratejik öneme sahip olan Arak Ağır Su Reaktörü (IR-40)’ni tahrip ediyor.
Ancak ABD, 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a saldırırken maksadı çok farklı oluyor. Bu saldırıda ABD'nin maksadı ne İran rejimi ne de nükleer tesisler oluyor. Bu sefer ABD İran’a çok farklı bir maksatla saldırıyor. Zaten ABD’nin bu saldırısında maksadı farklı olduğu için Haziran 2025 tarihli saldırısında Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia Adası’na konuşlandırdığı 40 adet B-2 ve B-52 ağır bombardıman uçakları yerine bu sefer Diego Garcia Adası’na sadece dört adet B-2 ve B-52 ağır bombardıman uçağı konuşlandırıyor.
ABD’nin bu seferki maksadını anlayabilmek için kısa bir tarihsel arka plan vermem gerekiyor.
İkinci Dünya Savaşı’nda sonra Japonya ve Almanya sanayide yükseliyor
İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya ve Almanya tamamen yıkılıyor, ülkeleri harap ediliyor, tüm sanayisi çöküyor. Özellikle Almanya’da savaşta tahrip olmayan fabrikalar sökülüp İngiltere’ye taşınıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Japonya ve Almanya’ya ordu kurma yasağı getiriliyor. Bu nedenle de ülke kaynakları tamamen sivil sanayiye yöneliyor. Ayrıca Sovyetler Birliği’ne karşı Almanya ve Japonya’ya ABD ve Batı desteği sağlanıyor. Soğuk Savaş etkisi ile Batı bloğu, bu iki ülkeyi sosyalizme karşı güçlü ekonomik vitrinler haline getirmek istiyor. Bu maksatla Almanya için Marshall Planı, Japonya için ABD işgali sürecinde finansman, teknoloji ve pazar erişimi sağlanıyor. Askerî harcamaların sınırlanması, askerî harcama yerine sanayi, teknoloji ve ihracata yatırım, eğitimli iş gücü ve disiplinli çalışma kültürü, devlet–özel sektör iş birliği yoluyla Almanya’da “sosyal piyasa ekonomisi”, Japonya’da MITI (Ministry of International Trade and Industry) (devlet yönlendirmeli ama piyasa mekanizmasını dışlamayan kalkınma modeli) öncülüğünde sanayi planlaması ve ihracata dayalı büyüme, Otomotiv, makine, elektronik gibi yüksek katma değerli sektörlere odaklanma neticesinde 1950–1970 arası dönemde Almanya “ekonomik mucize” (Wirtschaftswunder), Japonya ise “Japon kalkınma modeli” ile dünyanın en güçlü sanayi ekonomileri arasına giriyor.
Bu gelişme sonucu ise Alman ve Japon otomobilleri, makine ve elektronik gibi yüksek katma değerli ürünleri tüm bir ABD pazarını istila ediyor.
ABD, 1970’li yılların başında bu Alman ve Japon mallarının istilasına karşı çözüm arıyor.
Ve ABD çözümü şöyle buluyor:
1974 Petrol Krizi
1974 yılında Petrol fiyatları üç – dört kat artıyor. Bu 1974 Petrol Krizinde, enerjiye bağımlı başta Almanya ve Japonya olmak üzere Batı ekonomileri hazırlıksız yakalanıyor. Sonuçları 1974 Petrol Krizi’nde bu ülkelerde enflasyon ve durgunluk aynı anda (stagflasyon) yaşanıyor. Sanayide üretim düşüyor, işsizlik artıyor. Sonuçta Almanya ve Japonya sanayi üretim maliyetleri arttığı için ABD karşısındaki ekonomik üstünlüğünü kaybediyor. ABD, 1974 Petrol krizi’nden hiç etkilenmiyor, çünkü ABD kendi petrolünü çıkarıyor. Ayrıca petrol fiyatları yükseldiği için de pahalı petrol satıp ayrıca kâr da ediyor.
Her ne kadar bu krizin sebebi olarak; 1973 yılındaki Arap–İsrail Savaşı’nda (Yom Kippur Savaşı, Mısır ve Suriye, İsrail arasında) Batı’nın İsrail’i desteklemesi, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin İsrail’e açık destek vermesi karşısında OPEC’in (Organization of the Petroleum Exporting Countries, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü, Kuruluş: 1960, Kurucu ülkeler: İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela) (Venezuela, 1980 yılına kadar ABD güdümündeydi) siyasi tepki olarak petrol üretimini kısması, bazı ülkelerde tamamen durdurulması gösteriliyorsa da aslında bu kriz, bazı iddialara göre suni olarak o zamanlar tamamen ABD’nin güdümünde olan OPEC ülkeleri tarafından ABD’nin teşvikiyle yaratıldığı değerlendiriliyor.
Bu kriz sayesinde ABD ekonomisi derin bir nefes alıyor. Bu kriz nedeniyle başta Almanya ve Japonya olmak üzere Avrupa ve Asya Pasifik ülkeleri artan enerji maliyetleri nedeniyle ABD sanayi ürünleri karşısında rekabet avantajını kaybediyor. Bu kriz, ABD’ye yirmi otuz yıllık bir nefes almasına imkân veriyor.
Ancak 2000'li yılların başından itibaren ABD ekonomisi yeniden SOS vermeye ve ABD ekonomisi özellikle Çin karşısında rekabet gücünü kaybetmeye başlıyor.
İşte şimdi de Çin’e kısaca bir göz atmamız gerekiyor,
Çin’in yükselmesi
1970’li yıllarda ABD’nin en büyük korkusu dünyadaki komünist iki ülke olan Çin ve Sovyetler Birliği’nin ABD’ye karşı birlik oluşturması oluyor. ABD, bu birlikteliği önleyebilmek için Çin’e yaklaşmaya, Çin’i yanına çekmeye ve Sovyetler Birliği'ni yalnızlaştırmaya çalışıyor. Bu maksatla ABD, Çin ile gizli ve ardından açık diplomatik temaslar yapmaya başlıyor. 1971’de Henry Kissinger’ın gizlice Pekin’i ziyaret ediyor. 1972 yılında da Richard Nixon, Çin’i resmî olarak ziyaret ediyor. Bu ziyaretler sonucunda ABD–Çin ilişkileri normalleşmeye başlıyor, Çin uluslararası sisteme açılıyor. Bu yakınlaşma, normalleşme ve Çin’in uluslararası sisteme açılması sonucunda da ABD şirketleri Çin’e teknoloji aktararak Çin’de yatırıma ve üretime başlıyor. Çin’de de rejim değişerek devlet kapitalizmi başlıyor. Bu gelişmeler sonucu da özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Çin yükselmeye başlıyor. 2000’li yılların başından itibaren de Çin, ABD’ye rakip olmaya başlıyor. Bu sefer de Çin otomobilleri, makine ve elektronik gibi yüksek katma değerli ürünleri tüm bir ABD pazarını istila ediyor. Örneğin ABD'de herhangi bir Wal-Mart market zincirinde her beş üründen dördü Çin veya başka bir Uzakdoğu ülkesinden geliyor.
ABD, Avrupa ve Çin rekabetinde veriler
II. Dünya Savaşı sonrası (1950–1970 arası) küresel ekonominin; ABD: %35, Avrupa: %30, Çin: %5 ‘ini üretiyor. ABD bu dönemde tek süper ekonomik güç haline geliyor.
2000 sonrası Çin’in yükselişe geçiyor. Çin küresel ekonominin; 2000: %7, 2010: %13 ve 2023: %19’unu üretiyor. Bu, ekonomik tarih açısından en hızlı yükselişlerden birisini oluşturuyor.
Günümüz (2023) küresel ekonomisindeki paylar şu şekilde yer alıyor: ABD: %26, Çin: %19 ve Avrupa: %16.
Yani dünya ekonomisi artık tek kutuplu olarak tanımlanmıyor ve çok merkezli bir yapıya doğru gidiyor. Çin yükselişte olsa da henüz ekonomik olarak ABD’nin gerisinde askeri kapasite olarak da çok çok gerisinde bulunuyor.
Daha şimdiden bu ekonomik verilerle ABD’nin İran’a saldırısının ne ilgisi bulunuyor? Hani, ABD’nin İran’a saldırısı için gerekçe olan İran nükleer kapasitesi, Büyük İsrail projesi gibi nedenleri diye sıralamayasınız!
Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi (BRI – Belt and Road Initiative),
Çin’in ticaret, enerji güvenliği ve jeopolitik etkisini Asya’dan Avrupa ve Afrika’ya uzanan dev bir altyapı ağıyla artırmayı hedefleyen küresel bir stratejisi bulunuyor: ‘’Kuşak ve Yol Girişimi’’. Bu strateji 2013 yılında Çin tarafından ilan ediliyor.
Bu strateji iki ana hat ile bunlara bağlı projelerden oluşuyor:
Birincisi: Kara İpek Yolu Ekonomik Kuşağı. Bu kuşak; Çin’i Orta Asya, Avrupa ve Orta Doğu’ya demiryolu, karayolu, enerji hatları ile bağlamak amacını taşıyor ve şu hatlardan oluşuyor: Çin–Orta Asya–Avrupa demiryolu hatları, Çin–Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC), Çin–Orta Asya–Batı Asya koridoru ve Çin–Moğolistan–Rusya hattı.
İkincisi: Deniz İpek Yolu Ekonomik Kuşağı. Bu kuşak; Çin’in Deniz ticaretini güçlendirmek için limanlar ve lojistik ağlar kurmak amacını taşıyor. Deniz İpek Yolu Ekonomik Kuşağı şu hatlardan oluşuyor: Güney Çin Denizi - Hint Okyanusu - Kızıldeniz ve Akdeniz hattı. Ve bu kuşak şu limanları kapsıyor: Pire (Yunanistan), Gwadar (Pakistan), Hambantota (Sri Lanka) gibi stratejik limanlar.
Bu stratejiyi destekleyici bileşenler ise; Enerji projeleri: Petrol–doğalgaz boru hatları, enerji santralleri, Dijital İpek Yolu: 5G, fiber optik, uydu ve e-ticaret altyapısı ve Finansal iş birliği: Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB), İpek Yolu Fonu.
Çin'in bu stratejisini sadece enerji odaklı olarak görmemek gerekiyor. Çin bu projeleri, enerji dışında nadir toprak elementlerine ve yarı iletkenlere olan ihtiyacından dolayı oluşturduğunu da söylememiz gerekiyor.
ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgeleri
Çin bu stratejik projeleri gerçekleştirmeye çalışırken, ABD’nin; 18 Aralık 2017, 12 Ekim 2022 ve 4 Aralık 2025 tarihlerinde yayınladığı ‘’Ulusal Güvenlik Stratejisi’’ (National Security Strategy) (NSS) belgelerinde ve 19 Ocak 2018, 27 Ekim 2022 ve 23 Ocak 2026 tarihlerinde yayınladığı ‘’Ulusal Savunma Stratejisi’’ (National Defense Strategy) (NDS) belgelerinde Çin, ABD’nin güvenlik ve refahının tam karşısında konumlanmış asıl düşman kategorisinde değerlendiriyor.
ABD’NİN ÇİN’İ ENGELLEME FAALİYETLERİ
ABD, bu strateji belgeleri doğrultusunda, Ukrayna Savaşı nedeniyle, konvansiyonel gücü yıpranmış, artık ABD için bir tehdit olmaktan uzaklaşan Rusya’yı, güçlendirdiği ve silahlandırdığı Avrupa'nın (AB) kontrolüne bıraktıktan, tüm bir Ortadoğu’da jeopolitik temizlik yapıp Ortadoğu’yu da İsrail’e emanet ettikten ve İran’ın da kolunu kanadını bir iyice kırıp saf dışı bıraktıktan ve tüm bir bölgeyi (Ortadoğu) İsrail’e emanet ettikten sonra, kendisi artık rahat rahat ve sorunsuz bir şekilde Çin ile nihai bir hesaplaşmanın planlarını yapması bekleniyor.
Dünyanın en büyük strateji ustası Sun Tzu, Çin’den çıkıyor. Ancak Sun Tzu’nun şu strateji ilkesini, dünyada en iyi, 18. yy.’dan itibaren İngiltere, 20. yy.’dan itibaren de İngiltere’nin ardılı ABD uyguluyor: “Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.” ABD’nin, Çin ile mücadelesinde de Sun Tzu’nun bu strateji ilkesini uygulaması bekleniyor.
Tabii ki Sun Tzu’nun bu strateji ilkesi doğrultusunda ABD'nin Çin’i engellemek için Çin ile doğrudan askerî bir çatışmaya girmesi ve savaşması da beklenmiyor. Bölgede ABD’nin stratejik hedeflerine hizmet edebilecek çok sayıda vekil aktör (proxy) ve jeopolitik enstrüman bulunuyor.
Ancak ABD’nin Çin’e karşı en büyük mücadelesi iki alanda gerçekleşiyor. Birinci alan Çin’in projelerini (Kuşak ve Yol Girişimi) engellemek, ikinci alan ise Çin’in petrole ulaşımını engellemek ve Çin’in ulaşabildiği petrolü de pahalı almasını sağlamak oluyor.
ABD'nin Çin’in projelerini (Kuşak ve Yol Girişimi) engelleyebilmek için yaptığı faaliyetler. Containment Policy (Çevreleme Politikası):
ABD Başkanı Trump’ın, Ukrayna Savaşı nedeniyle zayıflattığı ve etkisiz hale getirdiği Rusya’yı, Çin’i yalnızlaştırmak için yanına çekmeye çalışıyor. (Tersine Nixon politikası.)
ABD, İsrail’e Gazze’yi kırıma ve katliama uğratıp işgal ettirerek (2023-2024 ve 2025) ve İsrail’e, Somali'den ayrılarak tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Somaliland'i tanıtarak (26 Aralık 2025), Çin’in Deniz İpek Yolu Ekonomik Kuşağı olan; Güney Çin Denizi - Hint Okyanusu - Kızıldeniz ve Akdeniz hattına engel olmaya çalışıyor.
Suriye iç savaşında destekledikleri ve yetiştirdikleri HTŞ’nin Suriye’ye hakim olması (2024) ile Esad Suriye’sinin; 12–13 Ocak 2022 tarihinde Çin’in küresel altyapı projesi olan ‘’Kuşak ve Yol Girişimi’ne katılmak için Şam’da Çin ile yaptıkları ‘’Mutabakat Muhtırası’’’ ve 2023’te Esad’ın Çin ziyareti sırasında iki ülke arasında imzalanan “Stratejik Ortaklık” anlaşmasını iptal ederek Çin’in; Kara İpek Yolu Ekonomik Kuşağından biri olan Çin -Orta Asya - Avrupa ve Orta Doğu demiryolu ve karayolu projesine engel olmaya çalışıyor.
Çin’in, ‘’Kuşak ve Yol Girişimi’’nin Asya’daki merkezinde Afganistan bulunuyor. ABD, Afganistan’ı Taliban’a bırakıp çıkarken, Çin buraya girmeye hazırlanıyor. Bölgede yer alan Pakistan, ekonomik ve diplomatik alanda giderek Çin’e daha fazla bağımlı hale geliyor. Çin'in bu bölgedeki projelerinin engellenmesi ve giderek Çin’in etki alanı haline gelen bu iki ülkenin de Çin ile anlamlı bir ekonomik ilişki kuramayacak kadar güçten düşmeleri için de birbirleriyle çatışmaları gerekiyor. Bu maksatla da Afganistan, 27 Şubat 2026 tarihinde Pakistan’a saldırıyor. Pakistan Savunma Bakanı, Afganistan’a savaş ilan ettiklerini söylüyor. 06 Mayıs 2025 tarihinde de Hindistan'ın "Sindoor’’ adıyla yaptığı harekâtla iki ülke savaşın kıyısından dönüyor.
Bütün bu anlatılanların, Çin'in ‘’Kuşak ve Yol Girişimi’’ projesine karşı ABD'nin geliştirdiği "Hint-Pasifik Stratejisi" ve enerji yollarını kesme hamleleri olarak okunması gerekiyor.
ABD’nin, Çin’in petrole olan ihtiyacını engel olmak ve Çin’in ekonomik rekabet avantajını kaybetmesini sağlamak için yaptığı faaliyetler.
Venezuela
Bu bilgiler ışığında şimdi ABD’nin neden Venezuela’ya saldırdığının mercek altına alınması gerekiyor.
Ancak önce Venezuela’nın dünya petrol üretimindeki yeri hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor. Venezuela, 303 milyar varil ile dünya petrol rezervinin toplamının %18 sine sahip oluyor. Bu varlığa rağmen Venezuela’nın küresel petrol üretiminde payı yaklaşık %1’in altında bulunuyor. Üretimin bu kadar düşük olmasının sebepleri arasında yatırım eksikliği, altyapı sorunları, uluslararası yaptırımlar ve teknik zorluklar bulunuyor. Özetle Venezuela rezerv açısından dünya lideri olmasına rağmen, üretim açısından büyük üretici ülkelerin (Suudi Arabistan, ABD, Rusya vb.) gerisinde bulunuyor.
İşte tam da bu konuda yani petrol konusunda Venezuela Çin ilişkilerine bir göz atmamız gerekiyor.
Çin, ABD etkisine karşı Venezuela’yı destekleyerek Latin Amerika’daki nüfuzunu artırıyor. ABD yaptırımları nedeniyle Venezuela’nın Batı’ya petrol satışı zorlaşınca Çin (ve kısmen Rusya) başlıca alıcı haline geliyor. Çin şirketleri, Venezuela’nın petrol sahaları, rafineri ve altyapısında yer almaya başlıyor. Venezuela’nın ağır ham petrolü, Çin rafinerileri için uygun bir kaynak olarak değerlendiriliyor. Bu maksatlarla Çin için enerji güvenliği, Venezuela için ise finansman ve pazar erişimi sağlamak maksadıyla iki ülke arasında stratejik bir petrol–kredi ortaklığı oluşturuluyor.
Bu ilişkilerin sonunda Venezuela ile Çin arasında bir dizi petrol anlaşması yapılıyor.
Venezuela zamanla Çin’in dördüncü büyük petrol tedarikçisi oluyor. 2007 yılında Çin–Venezuela arasında Ortak Fon (Joint Fund) kuruluyor. Bu fon altyapı ve petrol projelerini finanse etmeyi hedefliyor. Bu fona, Çin kalkınma bankası 4 milyar Dolar ile katkı yapıyor. 2010 yılında Çin, Venezuela’ya petrol karşılığı geri ödeme anlaşmalarıyla ilişkili 20 milyar Dolar krediyi uzatıyor. 2008–2012 yılları arasında Venezuela, Çin ile Orinoco bölgesinde petrol üretimine yönelik 20 milyar Dolarlık ortak yatırım anlaşmaları yapıyor. 2007–2016 arasında Venezuela Çin’den toplamda 50 milyar Dolardan fazla kredi alıyor. Bu kredilerin büyük kısmı petrol karşılığı ödenmek üzere düzenleniyor. 2020 yılında petrol gelirlerini sınırlandıran ekonomik kriz döneminde Venezuela, Çin ile 19 milyar Dolarlık petrol-karşılığı kredi anlaşması yapıyor.
Özetle; bu tarihsel süreçte Çin, Venezuela’ya büyük krediler ve milyarlarca dolar yatırımlar yapıyor. Bu kredilerin bir kısmı petrol ihracatıyla ödenmek üzere petrol karşılığı kredi (oil-for-loan) şeklinde düzenleniyor. Sonuç olarak Çin, Venezuela’nın petrol alımında başlıca uzun vadeli partnerlerinden birisi haline geliyor.
Sonuçta ABD’nin, bu saldırısıyla aynı Suriye’de de olduğu gibi Venezuela’nın da Çin ile yaptığı bütün petrol anlaşmalarını iptal ettirerek Çin’i Venezuela petrolünden mahrum bırakmaya çalıştığı değerlendiriliyor.
Şimdi yine başa dönmemiz gerekiyor.
Ve İran
Tabii ki İran’ı da petrol ve bu petrolün Çin ile olan ilişkisi üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor.
İran’ın kanıtlanmış petrol rezervleri dünyada üçüncü sırada yer alıyor ve İran, küresel rezervlerin yaklaşık %11–12’sini oluşturur. Bu durum, ülkeyi küresel enerji piyasasında stratejik bir oyuncu hâline getiriyor.
İran’ın petrol üretim hacmi yaklaşık 3,3–3,5 milyon varil/gün olarak biliniyor. Bu miktar ise küresel üretimin %4–5’ini temsil ediyor. İran petrolünün yaklaşık %90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden ihraç ediliyor. Hürmüz Boğazı’ndan ihraç edilen bu petrolün de %80 ile %90 arasındaki bir miktarı Çin’e gidiyor. Bu güzergâh da küresel petrol ticaretinin önemli bir kısmını temsil ediyor. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı İran’ın dış politikası ve bölgesel gerilimler fiyat ve ticaret akışlarını etkileyebiliyor.
Çin ise, İran petrolünün en büyük alıcısı durumunda bulunuyor. İran, ham petrol ticaretinin büyük bir bölümünü Çin pazarına yönlendiriyor. Eski dönemde; Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Avrupa gibi çeşitli ülkeler alıcı konumunda iken son yıllarda ABD yaptırımları ve ticaret yolları göz önüne alındığında İran petrol ticaretinin çoğu Asya’ya yöneliyor.
Ve ABD İran’a 28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ile ikinci kez saldırıyor.
ABD’nin bu harekâttaki amacının, İran’ı iki yönde provoke etmek olduğu değerlendiriliyor: Körfez petrol tesislerine saldırı ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidi. Zaten bu harekâtın asıl amacının da bu olduğu, İran’ın, hem Arap ve Körfez ülkelerinin petrol tesislerine saldırması ve Hürmüz Boğazını kapatması olduğu değerlendiriliyor. Sonunda İran, 02 Mart 2026 tarihinde Suudi Arabistan’ın en büyük petrol şirketi ARAMCO’nun tesislerini vuruyor, 03 Mart 2026 tarihinde de Hürmüz Boğazı’nı kapattığını açıklıyor. İran’ın bu kapatması da fiili bir kapatma olmayıp, ‘’geçen gemileri vururum’’ tehdidi ile sanal bir kapatma oluyor.
Bu noktada ABD başkanları hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor.
ABD başkanları ve Trump
ABD dış politikası, kişilerden bağımsız olarak yerleşik devlet bürokrasisi (Deep State veya Establishment) tarafından belirlenen makro stratejik hedeflere (Grand Strategy) sadık kalıyor. ABD’de başkanlar çoğu zaman mevcut stratejik çerçeve içinde hareket ediyor.
En azından yaşayarak hatırladığımız eski Hollywood yıldızı ve California Valisi Ronald Reagan’dan George H.W Bush’a, Bill Clinton’dan oğul George W. Bush’a, ABD tarihinin ilk siyah başkanı Barack Obama’dan Donald Trump’a ve Biden’e kadar bu hep böyle oluyor. Bu başkanlar o dönemki ABD politikasını yürütecek en uygun kişiler olduğu için vitrine konup seçiliyor. Yoksa ABD politikası başkanlar yoluyla hiçbir zaman değişmiyor.
Örneğin Barack Obama: ABD, ‘’Ilımlı İslam’’ politikasını yürütürken vitrine ihtiyacı olan siyahi Obama konuyor, ardından da gizli Müslüman olduğu söylentileri yayılıyor. Öyle ki Obama başkan seçildi diye ülkemizde Van'ın Gürpınar ilçesi Çavuştepe köyünde, Barack Obama için 44 adet kurban kesiliyor. (Obama ABD'nin 44. başkanı olduğu için.) (Gazeteler, 08 Kasım 2008) ABD'nin ''Ilımlı İslam'' ve BOP politikası için Türkiye'ye ihtiyacı olması nedeniyle de Obama ilk yurt dışı seyahatini Türkiye'ye yapıyor.
Bir başka örnek de Trump oluyor. ABD’nin yaşadığı ekonomik ve toplumsal sorunlara karşı ihtiyaç duyduğu ‘’otoriter ve milliyetçi’’ politikalar için de bu sefer bu politikalara uygun karaktere sahip işadamı, tüccar, pazarlıkçı zihniyete sahip Trump vitrine konuyor.
Yani ABD’nin uyguladığı bu saldırgan politikalar Başkan Trump’ın değil, ABD devletinin politikaları oluyor. Bunu en iyi uygulayacak kişi de tüccar zihniyetindeki Trump oluyor.
Şimdi artık yazının sonuna gelmemiz gerekiyor.
ABD’nin ‘’niyet ve maksadı’’
ABD’nin, bu İran harekâtının muhtemel ki birçok maksadı bulunuyor. Ancak bu harekâtta en büyük hedefin, Çin ekonomisine ve Çin projelerine darbe vurmak olduğu gözüküyor.
ABD, bu İran harekâtıyla, İran’ın, Arap ve Körfez ülkelerinin petrol tesislerini vurması ve Hürmüz Boğazını kapatmasıyla, Çin’in, Arap ve İran petrolüne ulaşmasını engelleyip, petrol fiyatlarının yükselmesini sağlayarak, artan petrol, doğal gaz, enerji ve sigorta maliyetleri nedeniyle, 1974 Petrol krizinde, sanayisine sekte vurduğu Almanya ve Japonya gibi, şimdi de Çin’in ekonomisine sekte vurmayı ve Çin ekonomisinin rekabet gücünü kaybetmesini sağlamayı amaçladığı değerlendiriliyor.
ABD’nin, anlattığım gibi, Venezuela harekâtını da aynı maksatlarla yaptığı değerlendiriliyor.
Rusya ise normalde istemeyeceği ve karşı olacağı İran’a karşı bu ABD harekâtına kendi petrol fiyatları da tavan yapacağı için, mecburiyetten sessiz kalıyor.
Ayrıca bu harekât esnasında ABD, başta Türkiye olmak üzere, Azerbaycan, Suudi Arabistan ve körfez Arap ülkelerini İran’a karşı savaşa sokmak istiyor. Bu şekilde ABD, tüm Ortadoğu’yu kapsayacak, arkasında ABD, İsrail ve Mısır’ın bulunduğu Suudi Arabistan ile arkasında Rusya ve Çin’in bulunduğu İran’ın yer alacağı bir Sünni – Şii savaşının yaşanmasını bekliyor. Tabii ki bu savaşın da sadece bu ülkeler arasında yaşanması beklenmiyor. Bölge ülkelerin tamamında, ancak özellikle Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Körfez Arap ülkelerinde bol miktarda Şii gruplar bulunuyor. Böylesi bir savaşta bütün Ortadoğu’nun 1618-1648 yıllarında Avrupa’nın yaşadığı gibi halkların birbirini boğazlayacağı ve Ortadoğu’yu mezbahaneye dönüştüreceği bir mezhep savaşının otuz yıl kadar değilse bile uzun sürmesi bekleniyor.
Böylesi bir savaşın ise petrol fiyatlarını yüksek tutarak ABD’ye avantaj, başta Çin olmak üzere AB ve petrolsüz ülkelere dezavantaj sağlayacağı aşikâr gözüküyor.
Yine ayrıca bu harekâtta ABD’nin maksadının, İran'ı tamamen tahrip etmek ve İran'daki molla rejimini yıkmak olmadığı kıymetlendiriliyor. Körfez Arap ülkelerinin ve Suudi Arabistan’ın, ABD’ye biat etmesi ve ABD'nin onlara silah satabilmesi için İran’da kolu kanadı kırılmış bir molla rejiminin bulunmasının ABD için daha uygun bir seçenek olduğu değerlendiriliyor. Zaten, son yılda molla rejiminin; Suriye'ye, Lübnan'a ve Yemen'e uzanan kolları kesilmiş, içeride ambargolar nedeniyle ekonomik sıkıntı had safhaya gelmiş, iç huzursuzluk artmış ve bu şekilde İran'daki molla rejiminin kolu kanadı kırılmış bulunuyor.
Bu noktada durup ABD’nin petrol üretimi, tüketimi ve ihracatına da bir göz atmamız gerekiyor.
Weaponization of Energy (Enerjinin Silahlaştırılması)
ABD, dünyanın en büyük ham petrol üreticisi durumunda bulunuyor. Günlük ABD petrol üretimi yaklaşık 13–13,5 milyon varil/gün (2023–2025 dönemi) olarak biliniyor. ABD’nin Küresel üretimdeki payı yaklaşık %15–16 dolaylarında bulunuyor. ABD, bu seviyeye özellikle kaya petrolü (shale oil) sayesinde ulaşıyor. Dolayısıyla ABD, kendi petrol tüketiminin büyük bir çoğunluğunu karşıladığı gibi kendi petrolünü ihraç da ediyor. ABD’nin günlük ham petrol ihracatı yaklaşık 4–5 milyon varil/gün miktarını buluyor.
Ayrıca ABD, Rusya’ya karşı ambargo kapsamında Avrupa’nın (özellikle Almanya’nın) boru hattıyla Rusya’dan temin ettiği ucuz Rus doğal gazını ve petrolünü engelliyor. ABD, bununla yetinmeyip 27 Temmuz 2025 tarihinde imzalanan ABD – AB Ticaret Anlaşmasıyla da AB’nin, ABD’den, 2028 yılına kadar 750 milyar dolarlık pahalı ABD enerjisi satın almasını sağlıyor. Bu durum, AB ülkeleri ve özellikle Almanya’ya ikinci bir 1974 Petrol krizi etkisini yaşatıyor. Artan enerji maliyetleri nedeniyle de başta Almanya olmak üzere tüm bir AB, ABD karşısında rekabet gücünü kaybediyor. Bugün için Almanya, bu nedenle de artık, AB'nin lokomotif ülkesi olma özelliğini de yitiriyor.
Bu bölümde sonuç olarak şu söylenebilir ki ABD'nin kaya petrolü devrimi sonrası net ihracatçı konuma gelerek enerjiyi bir dış politika manivelası olarak kullandığı gözüküyor.
Türkiye için üç senaryo: Risk, fırsat ve belirsizlik
Risk: Artan enerji maliyetleri
Bu gelişmeler Türkiye için öncelikle büyük bir risk yaratıyor.
Bu krizin Türkiye’ye etkilerine gelince: ABD’nin Venezuela’ya ve özellikle İran’a saldırısı, İran’ın da Arap ve Körfez ülkelerinin petrol tesislerini vurması ve özellikle İran’ın Hürmüz Boğazını kapatması, her halükârda petrol fiyatlarının artması anlamına geliyor. ABD saldırısı öncesi Brent Petrol varili 70 dolar civarında iken bugün için 100 dolara çıkıyor. Eğer ABD ve İran arasında bir anlaşma olmazsa eğer yüzyılın felaketi olarak petrol fiyatlarının kısa sürede 150-200 dolara ulaşması bekleniyor.
Ayrıca Ukrayna Savaşı ve Rusya’ya karşı ABD tarafından konan yaptırımlar yüzünden ABD baskısı nedeniyle petrol boru hattıyla Rusya’dan ucuza alınan petrol ve doğal gaz akışının kesilmese de azalması bekleniyor. Çünkü 24 Eylül 2025 tarihinde, New York’ta, Türkiye ile ABD arasında, Türkiye’nin ABD’den LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) satın almasına yönelik uzun vadeli bir anlaşma yapılıyor. 2026–2045 dönemini kapsayan (20 yıl) bu anlaşmanın tutarı yaklaşık 43 milyar dolar değerinde oluyor.
Artan enerji maliyetleri nedeniyle dünyada sadece ABD'nin etkilenmeyeceği ve kârlı çıkacağı ve bizzat ABD tarafından bile isteye çıkarılan tsunami şeklinde devasa küresel bir kriz geliyor. Bu durum ise zaten çok zor durumda bulunan Türk sanayisinin küresel rekabet gücünün kritik seviyede aşınması riskini doğuruyor. Bu krizden, artan enerji maliyetleri nedeniyle de en büyük zararı ise Türkiye'nin görmesi bekleniyor.
Fırsat: Finansal jeopolitik
Ancak bölgedeki enerji arzının ve ulaşımının güvensizliği Türkiye’yi "enerji merkezi" (hub) olma rolünü verme ihtimalini barındırıyor.
World Economic Forum (WEF) Board of Trustees üyesi ve 14 trilyon dolar (Türkiye’nin yıllık milli geliri 1,5 trilyon dolar) civarında varlığı ile dünyanın en büyük varlık yönetim şirketi olan BlackRock’ın CEO’su olan Laurence D. Fink (kısaca Larry Fink olarak tanınıyor), 27 Mart 2026 tarihinde İstanbul Dolmabahçe Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir görüşme yapıyor. Bu görüşmeye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da katılıyor. Larry Fink’in ekibinde ise WEF’’in üst düzey yöneticilerinden birisi ve bir süre geçici başkan ve CEO görevini yürüten Alois Zwinggi de bulunuyor. Görüşme basına kapalı yapılıyor.
Bu görüşmeden sonra aynı gün, İstanbul Dolmabahçe Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde "WEF Türkiye ülke stratejisi toplantısı" düzenleniyor. Bu toplantıya 16 ülkeden, toplam değeri 1,2 trilyon doları bulan 23 uluslararası yatırımcı katılıyor. Bu toplantıya da Türkiye’den Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, AKP Ekonomi İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekci dahil Türkiye’nin ekonomi yönetiminin tamamı bu toplantıya katılıyor.
Adana’da MNC-TUR adında Çok Uluslu NATO Kolordusu kurulması planlanıyor.
Bu toplantılar muhtemel ki Doğu Akdeniz’de (Leviathan, Tamar ve Zohr doğal gaz sahaları) enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasını ve Rusya ve Körfez gazına alternatif olmasını sağlamak için bir altyapı çalışması olduğu bu enerji kaynaklarının; güvenliğinin sağlanmasını için de MNC-TUR yalnızca bir askerî karargâh değil; NATO’nun Doğu Akdeniz ve Orta Doğu stratejisinin yeni merkezi olarak görülüyor.
Belirsizlik:
Bu gelişmeler Türkiye’yi bir enerji koridoru yaparken bu koridorun güvenliği bazı belirsizliklere yol açıyor. (MNC-TUR)
Türkiye bu denklemde iki ucu keskin bir bıçak sırtında bulunuyor Bir yanda 150-200 dolara çıkması muhtemel petrol fiyatları ile artan üretim maliyetleri; diğer yanda ise Doğu Akdeniz gazının Avrupa'ya taşınmasında vazgeçilmez bir enerji merkezi (hub) olma fırsatı ve bu fırsatın güvenlik maliyetleri. Başka bir ifade ile AB'ne üye olmadan AB'nin enerji güvenliğinin jandarması olma durumu.
ABD ve İran arasındaki Pakistan görüşmelerinin akıbeti
Yazımın girişinde de bahsettiğim gibi ABD ve İran arasında diplomasi kopmuyor ancak henüz istikrarlı bir müzakere süreci de oluşmuyor. Bugün itibarıyla (21 Nisan 2026) ikinci tur görüşmelerin devam edip etmeyeceği halen belirsizliğini koruyor.
Bu belirsizliği de ABD bir strateji olarak benimsiyor, bilerek yapıyor. Çünkü ateşkes ve bir anlaşma konusunda belirsizlik sürdüğü sürece bu Hürmüz Boğazı kapalı kalması ve sonucunda da petrol fiyatlarının yükselme eğilimini koruması bekleniyor.
Yarın için Pakistan’da ikinci tur görüşmeleri başlasa ve ateşkes ikinci kez uzatılsa bile, ABD Başkanı Trump’ın oynayacağı ‘’Dengesiz Başkan’’ rolüyle ve tehditleriyle en kısa sürede sekteye uğraması bekleniyor. Maksat; Körfez’de gerilim sürsün ve petrol fiyatları inmesin, yükselme eğiliminde olsun!
Sonuç ve son söz
Ekonomik ve jeopolitik etkiler açısından bu sürecin en büyük hedefinin Çin olduğu değerlendiriliyor. Bu nedenle çatışmanın kazananı ve kaybedeni, doğrudan sahadaki taraflardan ziyade küresel güç dengeleri üzerinden şekilleniyor.
Her ne kadar yazımda ABD’nin petrol fiyatlarını yüksek tutarak Çin’i ekonomik rekabette zorlamak istediği ana tez olarak verilse de petrol fiyatı artışının ABD’yi de olumsuz etkileyebilme, Çin’in alternatif tedarik zincirleri (Rusya, Afrika vb.) bulabilme, Avrupa’nın bağımsız enerji politikasına sahip olması ve oluşacak küresel enerji krizinin küresel bir resesyona sebep olacağı ve bu küresel resesyonun da ABD finans sistemini ve ABD ekonomisini de sarsabilme ihtimalleri de bulunuyor. Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz de ‘’Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) adlı eserinde (Doruk Yayınları, 2015) söylerdi zaten: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin.’’
Son söz: Her savaşın sebebi ekonomik nedenlere dayanıyor. Savaşlara, ‘’din’’ ve ‘’demokrasi’’ gerekçesi sadece maske olarak kullanılıyor.
Osman AYDOĞAN
Bir not: Bu konu ile tamamen benzer bir yazımı bu ortamda (Şehriyar) 03 Mart 2026 tarihinde, ABD, İran’a saldırdıktan dört gün sonra ‘’ABD, İran’a neden saldırıyor?’’ başlığı ile yazmıştım. Orada da aynı tezi işlemiştim.