
Turna gibi bir muamma
06 Haziran 2026
Sazın teline dokunmadan, sözün sırrına ermeden önce; bizi o mistik deryanın kapısına götürecek, asırlardır dilden dile, yürekten yüreğe aktarılan o sırlı avaza bir kulak verelim istiyorum:
''Turna gibi bir muamma
İner Ali Ali diye
Adını sormadım ama
Konar Ali Ali diye
Ak oğlu karaları
Salmış saçın turaları
Ah ettikçe yaraları
Sızlar Ali Ali diye
Dersim ellerinden soyu
Selviye benzer boyu
Sanki abu kevser suyu
Sunar Ali Ali diye
Şah merdana boyun büker
Bütün evren teker teker
Baktım bir can semah döner
Hü der Ali Ali diye
Ak gerdan da zülfikarı
Gönüldeki bütün varı
Kerbela'da zarı zarı
Yanar Ali Ali diye
Zeynel derki doğan güneş
Huri meleklerine eş
Alev alev düşen ateş
Söner Ali Ali diye''
Sözün ve avazın sırrına yolculuk
Anadolu’nun irfan geleneğinde söz, sadece dilden dökülen bir kelam değil; ruhun, inancın ve dilsiz evrenin ses bulmuş hali oluyor. Bu gelenek içinde bazı imgeler vardır ki, tek bir kelimesine koca bir evrenin felsefesi, yüzyılların dinmeyen acısı ve bitimsiz bir aşk sığdırılıyor. İşte yukarıda verdiğim "Turna gibi bir muamma" dizeleriyle gönlümüze dokunan bu müstesna deyiş, tam da böyle sırlı bir dünyanın kapısını aralıyor. Bir kuşun kanat çırpışından kozmik bir dönüşe, Kerbela’nın sızısından Vahdet-i Vücud deryasına uzanan bu nefes, bize sadece bir şiir değil, bir inanç coğrafyasının haritasını sunuyor.
Nefes geleneği içindeki yeri
Bu derin ve etkileyici dizeler, Alevi-Bektaşi edebiyatının ve nefes geleneğinin en müstesna örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. "Ali Ali diye" redifli bu eser, bir deyiş/nefes olup genellikle semah dönülürken ya da muhabbet cemlerinde icra ediliyor.
Anadolu’nun birçok bölgesindeki cem törenlerinde farklı ezgilerle okunmakla birlikte, şiirin içindeki "Dersim ellerinden soyu" dizesinden de anlaşılacağı üzere tarihsel ve kültürel köken olarak Tunceli - Erzincan yöresine işaret ediyor. Eser; sözlü gelenekte, aşıkların (örneğin Ali Ekber Çiçek, Dertli Divani veya pirler/ozanlar) aktarımıyla günümüze ulaşıyor ve bölgedeki Alevi ocaklarının ortak kültürel mirasını oluşturuyor.
Klasik anlamda yaşanmış tek bir olay üzerine bir ağıt olarak yakılmayan bu türkü/nefes; Alevi inanç dünyasının, tasavvufun ve Kerbela acısının sembolik bir anlatımı olarak karşımıza çıkıyor.
Turna metaforu ve Hak-Muhammed-Ali aşkı
Alevi-Bektaşi inanç, kültür ve edebiyatında turna kuşuna sıradan bir canlı olmanın ötesinde derin bir kutsallık atfediliyor. Şiirlerde ve türkülerde güçlü bir metafor olarak kullanılan turna; sesi, uçuşu ve göç yollarıyla Şah-ı Merdan Ali’yi ve onun avazını (sesini) simgeliyor.
Turnanın gökyüzünde süzülmesi ve "Ali Ali" diye ötmesi, dervişin/canın manevi yolculuğu arasında bir bağ kurarken evrendeki her şeyin Hak-Muhammed-Ali aşkıyla döndüğü inancını temsil ediyor. Umut ve özlem turna ile anlatılıyor; sevgiliye selam onunla gönderiliyor. Şiirdeki "turna gibi bir muamma" ifadesi, bu kuşun sırlı, mistik ve Hz. Ali'nin nuruyla özdeşleşen yapısını doğrudan yansıtıyor.
Kerbela matemi ve dinmeyen sızı
Şiirdeki "Kerbela'da zarı zarı / Yanar Ali Ali diye" ve "Ah ettikçe yaraları / Sızlar..." dizeleri, İslam tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan Kerbela Katliamı'na, İmam Hüseyin ile canların acısına gönderme yapıyor.
İnanç sistemindeki en temel dinamiklerden biri olan Muharrem/Kerbela matemi bağlamında bu anlatım, Ehl-i Beyt’e yapılan zulmü, çekilen acıları ve bu acının her an taze tutulmasını "Ali" diye sızlayan yaralarla somutlaştırıyor. Bu yönüyle deyiş, dinmeyen bir acının, toplumsal hafızanın ve Hz. Ali'ye duyulan özlemin müzikal/edebi yolla dışavurumu oluyor.
Kozmik dönüş: Semah ve devir kuramı
"Bütün evren teker teker / Baktım bir can semah döner" kısmı, cem ibadetindeki semahı ve onun tasavvufi boyutu olan "Devir Kuramı" ile kozmik anlamını anlatıyor. Semah, sadece fiziksel bir dönüş veya hareket değil; gezegenlerin, atomların ve tüm evrenin ilahi bir aşkla dönmesinin can üzerindeki yansımasını ve bu eyleme eşlik etmeyi temsil ediyor.
Canın semah dönerken "Hü" ve "Ali" zikrini çekmesi, varlığın birliğine (Vahdet-i Vücud) ve ilahi aşka ulaşma çabası olarak anlam buluyor. Aynı zamanda cem ritüelinde on iki hizmetten biri olan bu ibadetin türlerinden biri de turna semahı oluyor. Bu semah; yaygın olarak dönülen, turnanın duruşunu, yürüyüşünü, uçuşunu ve kanat çırpışını simgeleyen hareketlerle yapılıyor.
Manevi nişaneler: Zülfikar ve Âb-ı Kevser
Şiirde geçen "Zülfikar", Hz. Ali'nin adaleti, doğruluğu ve yiğitliği simgeleyen çatal dilli kılıcı oluyor. Burada hem bir takı/nişane hem de canın gönlündeki en büyük zenginlik (bütün varı) olarak taşınması, yola ve Ali sevgisine olan bağlılığın güçlü bir sembolü olarak veriliyor.
"Âb-ı Kevser" ise cennetteki kutsal su, bolluk ve bereket kaynağını gösteriyor. Alevi terminolojisinde Kevser suyu sıklıkla Ehl-i Beyt'in temizliği, nuru ve canlara sunduğu manevi rızık (ilim, irfan) ile bağdaştırılıyor. Şiirde tasvir edilen o canın veya pirin, bu kutsal değerleri üzerinde taşıdığı, duruluğu ile bu kutsal suyun şifasını etrafına sunduğu anlatılıyor.
Şiirdeki mahlas ve Zeynel Abidin kültü
Şiirin son kıtasında geçen "Zeynel" ifadesi, iki yönlü bir anlam dünyası barındırıyor. İlk olarak deyişin, bu mahlası kullanan bir halk ozanına (muhtemelen Kul Zeynel veya Zeynel adlı bir ozana) ait olduğunu gösteriyor.
İkinci olarak ise Kerbela katliamından sağ kurtularak soyun devamını sağlayan dördüncü imam, yani İmam Zeynel Abidin’e ve onun temsil ettiği "aydınlığa/güneşe" zihni bir gönderme içeriyor. Alevi geleneğinde bu isim hem Ehlibeyt'e duyulan derin saygıyı hem de bu mahlasla yazan ozanların ruhani kimliğini simgeliyor.
Zamansız bir avazın sızısı
Özetle; bu coğrafyanın bağrından süzülüp gelen bu deyiş, turna imgesi üzerinden Hz. Ali sevgisini, Kerbela’nın dinmeyen yasını ve semahın kozmik coşkusunu tek bir potada harmanlıyor. Eser, sadece tarihsel bir dönemin ya da yerel bir kültürün sınırlarında kalmıyor; insanı evrenin dönüşüne, ruhun manevi yolculuğuna ve Vahdet-i Vücud deryasına ortak ederek evrensel ve zamansız bir avaza dönüşüyor. Sazın teline her vurulduğunda, "Ali Ali" redifiyle yankılanan her seste, insanlık hafızasının en derin trajedileri ve en saf aşkları yeniden hayat buluyor. Bu yönüyle nefes, sadece geçmişe yakılan bir ağıt olmanın ötesine geçerek, bugünün ve yarının canlarına da aynı manevi şifayı sunmaya devam ediyor.
Sözün ve avazın bu evrensel sızısı, benim dünyamda ise çok daha kişisel, çok daha derin bir yaraya dokunuyor. Bu deyişin ve türkünün tınısının bende bambaşka bir yeri bulunuyor. Rahmetli babamın adı Ali. Babam 1914 doğumlu. Babamım babası (Dedem) ise 1916 yılında Birinci Dünya Harbinde Irak Cephesinde Kut-ül Ammare’de şehit oluyor. Dedem, babamı kundakta bırakarak cepheye gidiyor. İşte gidiş o gidiş. Babam, babasını hiç hatırlamıyor. Babam anlatırdı, ninem (babamın annesi), babamı ‘’Ali’m , Ali’m’’ diye severmiş. Bu nedenle bu türküyü her dinleyişimde benim yüreğim sızım sızım sızlıyor…
‘’Ak oğlu karaları
Salmış saçın turaları
Ah ettikçe yaraları
Sızlar Ali Ali diye’’
Alevi-Bektaşi müzik geleneğinde çok kıymetli sanatçılar tarafından farklı tavırlarla yorumlanan bu ölümsüz eseri, kendi ruh dünyama ve bu yazının felsefi derinliğine en yakın bulduğum iki farklı yorumla nihayete erdirmek istiyorum. Her iki icranın da sizi turnanın o sırlı muammasına ortak edeceğine inanıyorum.
Huzurlu, keyifli ve sevdiklerinizle birlikte geçireceğiniz çok güzel bir hafta sonu diliyorum.
Osman AYDOĞAN
Arzu Şahin; Turna gibi bir muamma
https://www.youtube.com/watch?v=SXwwxOBvNFk
Zeynel Aba; Turna gibi bir muamma
https://www.youtube.com/watch?v=dKWVQro_RSU