• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi12
Bugün Toplam1195
Toplam Ziyaret3951466

Salomé


Salomé

23 Ekim 2016


Bugün için Filistin’de yine kan ve gözyaşı akıyor. Ben bu sayfada bu kan ve gözyaşının bugününü de anlattım ama geçmişini de anlatmak için teeee üç bin yıl geriye gittim. Üç bin yıl geriden ‘’Buhtunnasır’’i anlattım. Çünkü Goethe; ‘’üç bin yıllık geçmişin hesabını yapmayan insan günü birlik yaşayan insandır’’ diyor. 

Bu kan ve gözyaşının dününü anlatmak için bu sefer de iki bin yıl geriye giderek yine Filistin’i ve bir ‘'femme fatale’' hikâyesini anlatmak istiyorum. Hep tarihe yönelerek, hem de üç bin yıl, iki bin yıl geriye giderek anlatıyorum, çünkü bu coğrafyanın genetik kodlarını bilinmezse eğer günümüz de anlaşılmıyor.

Hazırsanız eğer başlayalım iki bin yıllık bir geçmişe doğru yolculuğa.

Salomé

Bu yolculuğa bizi İrlandalı oyun yazarı, romancı ve şair Oscar Wilde (1854-1900)’ın İncil deki diyaloglardan esinlenerek Fransızca yazdığı tek eseri olan ‘’Salomé’’ (İmge Kitapevi, 2014) adlı tek perdelik dramatik oyunu götürüyor.

Oscar Wilde bu ‘’Salomé’’ adlı oyununu; Marcus (Marcos) ve Matta İncillerindeki bir hikâyeden ve bu hikâyenin üzerine yapılan Gustave Flaubert’in ''Hérodias'' (Gugukkuşu Yayınları, 2013) ve Stéphane Mallarmé’nin ''Hérodiade'' adlı eserlerinden, Heinrich Heine’nin ''Atta Troll'' adlı şiirinden ve Gustave Moreau’nun ''L’Apparition'' adlı tablosundan esinlenerek yazıyor. Kutsal Kitap içinde anlatılan bir ‘'femme fatale’'in, ölüm fermanları verdirtecek kadar baştan çıkarıcı, ölüm fermanları isteyecek kadar ihtiraslı bir Doğu prensesinin tehlikeli, günahkâr ve dramatik öyküsüne Wilde’ın kayıtsız kalması mümkün olmuyor. 

Salomé, “femme fatale”, yani baştan çıkaran kadın karakterini işleyen bir oyun olduğundan döneminde müstehcen bulunması ve o dönemde sahnede İncil karakterlerinin gösterilmesi yasak olması nedeniyle oyun İngiltere’de uzun süre sahnelenemiyor. Bu nedenle 1893’te yazılan eserin sahnelenişi 1896’da Paris’te yapılıyor. Oyun, İngiltere’de ancak 1907’de seyirciyle buluşabiliyor.

Alman besteci Richard Strauss da daha sonra Wilde’nin Salomé oyununu bir perdelik “müzikli dram” yapısında bir opera haline getiriyor. Wilde’ın “Salomé”si 1923, 1953 ve 2011 yıllarında da beyazperdeye uyarlanıyor.  

İki bin yıl önceki Filistin'de geçen bir hikâye

Hikâye, Roma İmparatorluğu altındaki Filistin ve İsrail’de Galile (Celile) Kralı Hirodes, üvey kızı Salomé, Kâhin Yahya ve diğer karakterler arasında geçiyor. Oyun Salomé'nin ihtiras yüzünden yavaş yavaş insani duygularını kaybederek canavarlaşmasını anlatıyor.

Galile’de, daha İsa’nın adı duyulmadan önce, bir kişi, herkese onun geleceğini haber veriyor. Bu kişi "Mesih geliyor ve hepinizi kurtaracak" diyerek buna inananları vaftiz ediyor. Bu kişi dinler tarihine "Vaftizci Yahya" diye biliniyor.

Vaftizci Yahya, doğduğunda da Hz. İsa'yı da Erden (Şeria) nehrinde vaftiz ediyor.

Bu sırada Galile (Celile) Kralı Hirodes, üvey erkek kardeşi Herod Filipus'u öldürerek karısı Hirodias ile evlenmek istiyor. Vaftizci Yahya ise Kral Hirodes'e "Kardeşinin karısını almak sana caiz değildir" diyerek bu arzusuna karşı çıkıyor. Kral buna rağmen öldürttüğü üvey kardeşinin karısıyla evleniyor. Kralın evlendiği kadının ‘’Salomé’’ adlı çok güzel bir kızı bulunuyor.

Kral, Vaftizci Yahya’nın bu evliliğe karşı olması ve karısını aşağılayıcı söylemlerinden ve de halkı kışkırtmasından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana attırıyor. Fakat kutsal ve değerli bir adam olduğunu düşündüğü için onu öldürtmüyor. Karısı Hirodias ise Yahya'ya içten içe kin duyuyor.

Günlerden bir gün Kralın karısının ilk kocasından olan kızı Salomé, kraldan habersiz zindanda Vaftizci Yahya’yı görmeye gidiyor. Salomé Vaftizci Yahya’yı gördüğü an ona âşık oluyor.

Salomé, Vaftizci Yahya’ya şunları söylüyor: ‘’Senin bedenine âşığım Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz. Bedenin Judaea (Yahuda, günümüzde Batı Şeria'nın bir parçası olan dağlık bölge)’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz. Arap Kraliçesi’nin bahçesindeki güller bile senin bedenin kadar beyaz değildir. Ne Arap Kraliçesi’nin bahçesinin gülleri ne de Arap Kraliçesi’nin baharat bahçesi; ne yaprakların üstünde parlayan gün ışığının ayakları ne de denizin gönlünde yatan ayın yüreği; dünyada senin bedenin kadar beyaz başka hiçbir şey yoktur. Bedenine dokunmama izin ver.” 

Vaftizci Yahya ise ona hiç karşılık vermiyor. "Dışarı Babil’in kızı. Tanrı’nın seçilmiş kuluna sakın yaklaşma" diye bağırıyor ve onu kovuyor. Salomé ise onu şiddetle arzuluyor. "Bırak, hiç olmazsa bir kere dudağını öpeyim" diyor. Yahya, aynı öfkeyle cevap veriyor: "Asla; Sodom (Lût kavmiyle birlikte helâk edilen beş şehirden birisi)’un kızı; asla..." İstediği erkeği öpemeyen Salomé, reddedilmenin verdiği hınçla ve öfkeyle oradan ayrılıyor.

Kralın da üvey kızı Salomé’ye zaafı bulunuyor. Bir saray eğlencesinde Salomé’nin dans etmesini istiyor. Kral, Salomé'ye "dile benden ne dilersen, sana vereceğim" diyor. Hatta "benden ne dilersen, ülkemin yarısına kadar sana vereceğim" diye de yemin ediyor. Salomé, ne diyeceğini bilemiyor ve gidip annesine danışıyor. Sonra Salomé, daha sonra söyleyeceği bir dileğinin yerine getirilmesi şartı ile dansa razı oluyor. Kral söz veriyor. Salomé, üzerindeki yedi tüllü elbise ile dansa başlıyor. (The Dance of the Seven Veils). Dansta tülleri teker teker çıkarıyor. Son tül çıkarıldığında dans bitiyor. Kral mest oluyor. Çünkü Salomé, insanlık tarihinin en güzel striptizini yapıyor. Bu sahne oyunun en doruk noktası oluyor. Yazının akışını bozmamak için dans sahnesinin yorumunu yazımın sonuna bırakıyorum.

Kral bir süre bu muhteşem genç kızı seyrediyor ve "dile benden ne dilersen" diyor. Derin ve meraklı bir sessizlik salona iniyor. Gözler Salomé’ye dönüyor. Salomé, iktidarının doruğa ulaştığı bu anı büyük bir hazla uzatıyor. Salondan çıt çıkmıyor.  Salomé’, annesine bakıyor, misafirleri küçümseyen gözlerle süzüyor. Etrafındakilere böcek muamelesi yapan gözler, sonunda aynı umursamazlık ve emin ifadeyle krala dönüyor: "Bana gümüş bir tepside Vaftizci Yahya’nın başını getirin..."

Salomé'nin bu cevabı Richard Strauss'un aynı adlı bir perdelik operasında Wiener Staatsoper'in salonunu çın çın çınlatıyor: "Ich will den Kopf des Jochanaan." (Yahya’nın başını istiyorum.) 

Kral korkuyor, çok direniyor, bir din adamının başını almayı istemiyor. Ancak şehvetin esir aldığı kralın yapabileceği bir şey bulunmuyor. Emir veriliyor.  Vaftizci Yahya’nın kanlı başı gümüş bir tepsi içinde getirilip Salomé’nin önüne konuyor.

Salomé, kendisini reddeden erkeğin başını eline alıyor ve onunla konuşmaya başlıyor: "Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Ve Salomé, kesik başa bakarak devam ediyor; ’’Bir prensestim, beni aşağıladın. İffetliydim, damarlarımı ateşe verdin. Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyük."

Sonra oradakilerin hayret dolu bakışlarına hiç aldırmadan, kendisini reddeden erkeğin kesik başını kendine doğru çekiyor ve ağzından öpüyor. İntikam sahnesi Salomé'nin şu cümleleriyle bitiyor:

"Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı? Hayır; ama belki aşkın tadıydı. Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler. Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm."

Kral verdiği sözden pişman oluyor. Salomé’nin kesik başı öpmesi onu iğrendiriyor. Kral, Salomé’nin de kafasının kesilmesini emrediyor.

Halbuki ‘’Salomé’’ sözcüğü, İbranice ‘’barışçıl’’ anlamına geliyor. Arapça ''selam'' sözcüğünün kökeni de buradan geliyor.

Salomé’nin ünlü ‘’Yedi tül dansı’’ (Dance of the Seven Veils)

Wilde, eserinde dansı ayrıntılı biçimde anlatmıyor, sadece adını veriyor. Bu yüzden anlamı çoğunlukla sembolik yorumlarla açıklanıyor.


Salomé’nin bedenini bir güç aracı olarak kullanması ve Kralı Hirodes’i etkileyip ondan istediğini alması dansın en yaygın yorumu oluyor. Oyunda dans sadece erotik olarak verilmiyor, oyunda dans, iktidarın manipülasyonu anlamına da geliyor. İktidarın bazen siyasi güçte değil, arzuyu yönlendirebilme yeteneğinde olduğu vurgulanıyor.

Dansta kullanılan ‘’yedi tül”, yedi kat örtü anlamına geliyor. Bu da sembolik olarak; gizemin katman katman açılması, arzunun giderek yoğunlaşması ve yasak olanın ortaya çıkması anlamına geliyor. Ayrıca; bu dansla, ölüm ile erotizm arasındaki ilişki kuruluyor.

Özetle; “Yedi Tül Dansı”, sadece bir dans değil; arzu, güç, baştan çıkarma ve ölümün birleştiği sembolik bir sahne oluyor ve Salome’nin trajik finalinin kapısını açıyor.

Richard Strauss’un operasında “Yedi Tül Dansı” yaklaşık 10 dakikalık orkestral bir dans sahnesi olarak besteleniyor.

Eserde geçen sözlerden bazıları:

''Benim ülkemde şu sıra hiç Tanrı yok. Romalılar onları sürdüler. Dağlarda saklandıklarını söyleyenler var; ama ben buna inanmıyorum. Dağlarda her yerde onları arayarak üç gün geçirdim. Onları bulamadım. Sonunda isimleriyle çağırdım, ama gelmediler. Sanırım öldüler.'' (s. 18)


“Sevinme Filistin toprağı, sana vuran asası kırıldı diye. Çünkü yılanın tohumundan bir şahmaran çıkacak ve ondan doğacak olan kuşları yutacak.” (s. 26)

''Tanrı hiçbir zaman gizlenmez. O kendisini her zaman ve her şeyde gösterir. Tanrı iyi olanın içinde olduğu gibi kö­tünün de içindedir.'' (s. 49)

''Belki de kötü dediğimiz şeyler iyi ve iyi dediğimiz şeyler kötüdür. Bunun hakkında hiçbir bilgimiz yok.'' ( s. 49)

''Gördüğümüz her şeyde simgeler bulmak akıllıca değil. Hayatı imkânsız kılar bu.'' (s.67)

''Ne eşyalara ne de insanlara bakmalı. Sadece aynalara bakmalı. Çünkü aynalar bize sadece maskeleri gösterir.'' (s. 75)

''Aşk'ın gizemi Ölüm'ün gizeminden daha büyüktür.'' (s.79)

Eserdeki hikâye bu kadar oluyor.

Salomé’nin hikâyesi, Oscar Wilde’nin dışında Avustralyalı yazar Toni Bentley "Salomé’nin Kız Kardeşleri" (Agora Kitaplığı, 2006) adlı eserinde daha ayrıntılı olarak anlatıyor.

İhtiras

Bu hikâye bize pek çok insanın sonunu ihtiras, tutku ya da saplantılarının getirdiğini anlatıyor. Çünkü ihtiras tehlikelidir, içinde vicdan barındırmıyor. İhtiraslıların haset duygusu da güçlü oluyor. Evlerden ırak, yıkıcı, tahrip edici, öldürücü bir duygu oluyor ihtiras. İhtiras, doymak bilmez bir canavar oluyor. İhtiras bir kere adamın yakasına yapıştı mı, mantık ağlayarak ve tehlikeyi haber vererek onu terk ediyor. İhtirasları alt etmek, silah gücüyle tüm dünyayı hüküm altına almaktan daha zor, daha çetin hale geliyor.

İşte bu nedenle Salomé, Yahya’nın kesik başı tepsi içinde kendine sunulduğunda aslında tarihi bir tespiti söylüyor: “Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Ancak ihtirasın sonunun tehlikeli olduğunu bir tek muhterisler bilmiyor!

Harese

Genellikle Ortadoğu'ya özgü bu ihtirası Zülfü Livaneli “Huzursuzluk” (Doğan Kitap, 2017) adlı romanında da anlatıyor. Kendi hırsıyla, ülkenin yaralarıyla, kanıyla sarhoş olanların anlatıldığı bu romanda şöyle bir diyalog geçiyor:

“Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.” 

Ortadoğu’nun dünü ve bugünü

Tarihte de günümüzde de hangi dine, hangi mezhebe ve hangi etnik yapıya ait olursa olsun Ortadoğu böyle oluyor. Üçbin yıldan beridir Ortadoğu'da şiddet yönetimlerin bir parçası oluyor. Ortadoğu'nun tarihi de bir tür kendine karşı bir soykırım tarihi oluyor. Doğal olarak bundan dolayı da Ortadoğu'nun bütün yönetimleri de despot oluyor ve yozlaşıyor. Bu nedenle de Ortadoğu’da kendi hırsıyla, kendi egolarıyla, ülkenin yaralarıyla, kanıyla sarhoş olan bütün muhterislerin sonu zevkle işledikleri ve gevişledikleri günahları gibi oluyor. Ancak kendi sonlarını hazırlarken de halklarını da mahvediyor.

İhtiras, harese, Ortadoğu’nun genetik kodlarını oluşturuyor. Bu genetik kod çözülmedikçe hiçbir şeyin de çözülmesi beklenilmiyor. Bunun çözülmesi için toplumsal yapının değişmesi gerekiyor. Ancak bölgede toplumsal yapı hiç mi hiç değişmiyor, bölgede toplumsal yapı değişmeden kalıyor. Bölge insanının ve yöneticilerinin bilinçaltında, hiçbir zaman toplumun, toplumsal yapının değişmesi, toplumsal sorunlar bulunmuyor. Bu nedenle toplumu değiştirmek için yeni düşüncelere de ihtiyaç duyulmuyor. Bu nedenle de bölgedeki çatışmalar toplumu değiştirmek için değil, güç mücadelesi için, iktidar mücadelesi için yapılıyor. Bölgede son yüzyılda moda bir kavram olan ''devrim'' ise toplumu değiştirmek için değil, iktidarları değiştirmek için yapılıyor.

Bölgede en büyük ilah ''güç'' oluyor. Bölgede güce olan sevgi Tanrı’ya olan sevgiden çok daha büyük oluyor.  

Arz ederim!

Osman AYDOĞAN

İngiliz film müzikleri bestecisi Edward Shearmur’un bestesi eşliğinde; 1987 ve 1994'teki uçak kazalarından İki kere mucizevi şekilde ölümden dönen ancak 2000 yılında genç yaşta (43) ecele yenilen İsrailli şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve kusursuz sesiyle iyi bir mezzo-soprano olan Ofra Haza’nın sesinden Salomé: (Dinlemenizi isterim. Konuyu bilince müzik daha bir anlamlı!)

https://www.youtube.com/watch?v=pYklwmgeKYs

Salomé’nin üzerindeki yedi tüllü elbise ile başlayıp tülleri teker teker çıkardığı dans (The Dance of the Seven Veils) gösteri dünyası da ilgisiz kalmıyor. Bu dans değişik şekillerde sahneleniyor:

https://www.youtube.com/watch?v=Q0ZEgK3qPSI

Gustave Moreau’nun Salomé'nin hikâyesini anlatan L’Apparition adlı tablosu:


Salome'nin Kral Herod'un önünde dans ettiği, genellikle Yedi Tül Dansı olarak adlandırılan, Salome'nin bu olağanüstü dansı, Fransız Ressam Georges-Antoine Rochegrosse’e atfedilir. Fransa’da  özel bir galeride sergileniyor:


Bir not:


Gerçek adı "Michelangelo Merisi Caravaggio" olan ve adını doğduğu kasabadan alan ve Rönesans'ın ideal güzelliğine, Da Vinci'ye ve tüm Rönesans ustalarına bir başkaldırı hareketi olan Barok sanat akımının ilk büyük sanatçısı, İtalyan ressam Caravaggio (1571 - 1610)’nun da kendi oto portresi olan bir kesik baş tablosu bulunuyor: ‘’Davud ve Golyad’ın Başı’’ Ancak bu tablonun farklı bir hikâyesi bulunuyor ve bu tablonun konusu da Filistin'de geçmesine rağmen anlattığım Vaftizci Yahya’nın hikâyesini anlatmıyor.

Caravaggio, Rönesans'ın aksine insanı tanrısallaştırmıyor, tanrıyı insanlaştırıyor. Bu durum ise kilisenin öfkesini çekiyor. Meryem Ana'nın ölümünü resmederken, nehirde boğulan gerçek bir kadın cesedini mezarından çıkarıp, model olarak kullanıyor. Bazı resimlerinde model olarak fahişeleri kullanıyor ve onları Meryem Ana'ya çeviriyor. Caravaggio, artık kilise için katlanılmaz hale geliyor. Sonunda biri onu mahkemeye veriyor ve yargılama sonucnda suçlu bulunuyor. Bu arada da adı birkaç cinayete de karışıyor.

Caravaggio, çözümü Roma’dan kaçmakta buluyor. Caravaggio kendisini affettirmek için tablolarında kendi kellesini kendisi alıyor. Tablolarındaki kesik baş hep Caravaggio'nun kendi yüzü oluyor. Bu şekilde başına ödül koyan Roma'ya, kendi elleri ile başını teslim etmek ve affedilmek istiyor.

Sonunda af çıkıyor. Roma’ya dönerken yolda bir limanda aftan haberleri olmayan askerler tarafından hapse atılıyor. Roma’ya beraberinde getirmek istediği resimlerini taşıyan gemi onsuz yola devam ediyor.

Caravaggio yollara düşüyor, bataklık bir arazide sıtmaya yakalanıyor. Temmuz sıcağının da etkisi ile havale geçiriyor. Bir rivayete göre Caravaggio bu nedenle yakınlardaki bir hastanede can veriyor. (18 Temmuz 1609)

Bir başka rivayate göre ise resimlerini taşıyan gemiye ulaşamadan, yolda askerle bir sorun yaşar orada öldürülüyor. Bir başka rivayete göre de işlediği cinayetin yakınları tarafından pusuya düşürülerek öldürülüyor. Bu gün halen nasıl öldüğü kesin olarak bilinmiyor. 

Caravaggio'nun “David ve Goliath’ın Başı” resmi, anlattığım Vaftizci Yahya’nın resminden farklı oluyor. Efsaneye göre, daha bir çocuk olan David, korkunç bir dev olan Goliath’ın Musevilere meydan okumasına tüm cesareti ile karşı duruyor. Goliath dev olması yetmiyormuş gibi bir de zırhı bulunuyor. David, elinde beş taş bir de sapanla Goliath’ın karşısında dikiliyor. Goliath, duruma gülüyor, David ile dalga geçiyor. David, taşı tam alnına isabet ettirip, Goliath’ı öldürüyor ve başını kesiyor. Cravaggio için otoportre olan bu resmin anlamı ise; hem yetenekli ve cesur halini David’in yüzüne, hem de bir saldırıda gaddar ve parçalanmış yüzünün halini Goliath’ın yüzünde resmetmiş olması oluyor. 

Caravaggio'nun “David ve Goliath’ın Başı” resmi. İtalyanca: Davide con testa di Golia. Resim halen Roma'daki Borghese Galerisi'nde sergileniyor. 


Yorumlar - Yorum Yaz