
Dil Bayramı'nı kutlarken: Dil, düşünce ve kültür üzerine
26 Eylül 2016
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur. Cemiyet, kuruluşundan kısa bir süre sonra, 26 Eylül 1932 tarihinde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda Birinci Türk Dili Kurultayı'nı toplar. Kurultayın son günü şair ve yazar Halit Fahri Ozansoy'un, Kurultayın açılış günü olan 26 Eylül'ün her yıl ‘Dil Bayramı’ olarak kutlanması yönündeki önerisi oy birliğiyle kabul edilir. Böylece 26 Eylül, Türkçenin ve Türk dili çalışmalarının simgesel günü olarak ‘‘Dil Bayramı'’na dönüşür.
Dil Bayramı tarihsel olarak Türkçenin bayramı olur. Ancak Türkçeyi düşünmeye başladığımızda mesele yalnızca Türkçe sözcük kullanıp kullanmamaktan ibaret kalmaz. Çünkü dil; düşünceyle, kültürle, toplumla ve insanın dünyayı kavrayış biçimiyle birlikte var olur. Bu nedenle Dil Bayramı'nı yalnızca Türkçenin değil, Türkçe üzerinden dilin, sözcüklerin, düşüncenin ve kültürün birbirleriyle ilişkisini yeniden düşünmenin de bir vesilesi olarak görüyorum.
Günümüzde sağlıklı beslenme revaçta bir konudur. Bu konuda onlarca kitap yazılır, televizyon programları hazırlanır; insanlar sağlıklı beslenmek için zaman, emek ve para harcar.
Bu nedenle yiyeceklerimiz ve midemiz için oldukça hassas ve seçici davranırız. Manavdan alacağımız domatesi özene bezene, elmayı, armudu seçe seçe alırız. Ancak aynı özeni zihnimizden geçirdiğimiz kelimelere ve düşüncelere göstermeyiz.
Oysa zihnimizi besleyen sözcükler de en az bedenimizi besleyen gıdalar kadar önem taşır. Çünkü insan yalnızca sözcüklerle konuşmaz; büyük ölçüde sözcüklerle düşünür, kavramlarla ayrımlar yapar ve yaşadığı dünyaya anlam verir.
İnsan çevresindeki varlıkları yalnızca görmez; onlara ad verir, onları birbirinden ayırır, sınıflandırır ve kavramlaştırır. Adlandırmak, bu anlamda, insanın dünyayı anlamlandırmasının temel yollarından biridir. Dil de insanın yalnızca başkalarıyla konuşmasını sağlayan bir iletişim aracı değil; düşüncelerini kurmasının, deneyimlerini düzenlemesinin ve onları başkalarına aktarmasının başlıca araçlarından biridir.
Burada küçük bir dil ayrıntısını da belirtmek gerekir. “Kelime” Arapça kökenli, “sözcük” ise Türkçe “söz” kökünden türetilmiş bir sözcüktür. Bugün her ikisi de Türkçenin söz varlığı içinde kullanılır. Ben de bu yazıda, gerektiğinde her ikisini aynı kavramı karşılayacak biçimde kullanacağım.
Önce dil nedir?
Dil, tamamlanmış ve değişmeden duran bir yapı değildir. Onu konuşan insanlar ve toplumlarla birlikte zaman içinde değişir; yeni sözcükler kazanır, bazı sözcükleri kullanım dışına iter, sözcüklerin sesleri ve anlamları değişir. Bu nedenle bugün kullandığımız dil de sözcükler de uzun bir tarihsel oluşumun ürünüdür.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde “kelime”, “anlamlı ses veya ses birliği, söz, sözcük” olarak tanımlanır. Ancak dil, tek tek kelimelerin toplamından çok daha fazlasını ifade eder.
Dil yalnızca sözcüklerden oluşan bir sözlük değildir. Sözcüklerin birbirleriyle kurdukları ilişkileri düzenleyen bir yapısı, onları kullanan bir toplumu ve o toplumun tarih boyunca oluşturduğu bir kültür dünyası vardır. Bu nedenle dili anlamaya çalışmak, yalnızca kelimelerin anlamlarını öğrenmek değil; insanın düşünceyle, toplumla ve dünyayla kurduğu ilişkinin de izini sürmek demektir.
DİL BİLİMCİLERİN GÖRÜŞLERİ…
Dil ve düşünce arasındaki ilişki yüzyıllardır filozofların ve dil bilimcilerin üzerinde durdukları temel sorunlardan biridir. Bu konuda birbirinden farklı görüşler bulunur. Ben burada konuyu dağıtmadan, yazım açısından özellikle önemli gördüğüm Wilhelm von Humboldt, Ferdinand de Saussure, Ludwig Wittgenstein ve Selâme Mûsâ'nın görüşlerine kısaca değinmek istiyorum.
Wilhelm von Humboldt
Dil ile düşünce ve kültür arasındaki ilişki üzerinde duran önemli düşünürlerden biri Alman düşünür ve dil araştırmacısı Wilhelm von Humboldt'tur (1767–1835). Humboldt'a göre dil, insanın önceden oluşturduğu düşünceleri yalnızca başkalarına aktardığı edilgen bir araç değildir; düşüncenin oluşumuna da katılan etkin bir süreçtir.
Türkiye'de Humboldt'un dil ve kültür anlayışını ele alan önemli çalışmalardan biri Bedia Akarsu'nun “Wilhelm von Humboldt'da Dil-Kültür Bağlantısı” (Remzi Yayınevi, İstanbul, 1984) adlı eseridir. Akarsu, Humboldt'un dil anlayışını aktarırken dil, düşünce ve kültür arasındaki sıkı ilişki üzerinde özellikle durur.
Humboldt'un yaklaşımında dil ile düşünce birbirinden bağımsız iki ayrı alan değildir. İnsan düşüncesi dil içinde biçim kazanırken dil de onu konuşan insanların zihinsel ve kültürel etkinliği içinde sürekli yeniden oluşur. Bu nedenle dil, yalnızca düşüncenin dışarıya aktarılmasını sağlayan bir araç değil, insanın dünyayı kavramlaştırmasının da yollarından biridir.
Humboldt dili aynı zamanda bir toplumun tarihsel ve kültürel dünyasıyla birlikte düşünür. Ona göre farklı diller yalnızca aynı nesnelere verilmiş farklı adlardan oluşmaz; insan topluluklarının dünyayı kavrayış biçimlerinden de izler taşır. Bu nedenle bir toplumun dili, o toplumun tarihinden ve kültüründen bağımsız düşünülemez.
Humboldt'un dil anlayışının en önemli yönlerinden biri de dili tamamlanmış bir ürün olarak görmemesidir. Dil, onun yaklaşımında olmuş bitmiş bir eser (ergon) değil, sürekli gerçekleşen bir etkinliktir (energeia). Başka bir ifadeyle dil, bir kez kurulup değişmeden kalan bir yapı değil; her kuşağın kullanımıyla yeniden üretilen ve dönüşen bir süreçtir.
Dil ile insanın dünyayı kavrayışı arasındaki bu ilişki daha sonra farklı filozoflarda farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Martin Heidegger'in “Dil varlığın evidir” sözü de dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığı düşüncesinin felsefedeki en güçlü ifadelerinden biridir.
Ferdinand de Saussure
Dil çalışmalarının modern dönemdeki en önemli isimlerinden biri İsviçreli dil bilimci Ferdinand de Saussure'dür (1857–1913). Saussure'ün ölümünden sonra, ders notlarından hareketle Charles Bally ve Albert Sechehaye tarafından hazırlanan ‘’Cours de linguistique générale’’ (‘’Genel Dilbilim Dersleri’’, Birey ve Toplum Yayınları, 1985), 1916 yılında yayımlanır ve modern dil biliminin temel eserlerinden biri hâline gelir.
Saussure, insanın genel konuşma yetisini, toplum tarafından paylaşılan dil sistemini ve bireyin somut konuşma eylemini birbirinden ayırır. Onun özellikle ‘’langue’’ ve ‘’parole’’ ayrımı bizim konumuz açısından önemlidir. ‘’Langue’’, bir toplumun ortaklaşa paylaştığı dil sistemini; ‘’parole’’ ise bireyin bu sistemi kullanarak gerçekleştirdiği somut söz eylemini ifade eder.
Bu ayrım bize önemli bir şeyi gösterir: Dil yalnızca bireyin zihninde bulunan özel bir araç değildir. İnsan doğduğunda kendisinden önce oluşmuş bir dil dünyasının içine doğar; sözcükleri, anlamları ve dilin kurallarını toplumdan öğrenir. Ancak her konuşmasında ve her yazısında bu ortak dili yeniden kullanır ve zaman içinde onun değişmesine de katkıda bulunur.
Bu nedenle dil hem bireysel hem toplumsal bir olgudur. İnsan dili kullanır; fakat kullandığı dil de yüzyılların tarihini, kültürünü ve toplumsal deneyimini ona taşır.
Ludwig Wittgenstein
Dil, düşünce ve dünya arasındaki ilişkiyi felsefenin merkezî sorunlarından biri hâline getiren düşünürlerden biri de Avusturya doğumlu filozof Ludwig Wittgenstein'dır (1889–1951).
Wittgenstein, dili 20. yüzyıl felsefesinin merkezî meselelerinden biri hâline getiren en etkili filozoflardan biridir.
Wittgenstein'ın ilk dönem düşüncesini ortaya koyduğu temel eseri, 1921'de yayımlanan ‘’Tractatus Logico-Philosophicus'’tur. Eser, dilin, düşüncenin ve dünyanın mantıksal yapısı arasındaki ilişkiyi araştırır. (Türkçede; Tractatus logico-philosophicus, çeviri: Oruç Aruoba, YKY Yayınları, İstanbul 1996)
Wittgenstein'a göre felsefedeki birçok sorun, dilimizin mantığını yeterince kavrayamamamızdan kaynaklanır. Bu nedenle ‘’Tractatus’'ta felsefeyi bir anlamda “dil eleştirisi” olarak görür.
Wittgenstein’ın esas görüşü şudur: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Bu söz, ilk bakışta insanın bilmediği bir kelimeyi düşünemeyeceği gibi basit bir anlama indirgenebilir. Oysa Wittgenstein'ın burada tartıştığı mesele bundan daha derindir. Dil, düşüncenin ifade edilebildiği alanın sınırlarıyla ilişkilidir; insanın dünya hakkında anlamlı olarak ne söyleyebileceği de dilin mantıksal yapısıyla bağlantılıdır. Erken dönem Wittgenstein'da önermeler, gerçekliği belirli bir mantıksal yapı içinde resmeder. Bu nedenle onun “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözünü, “ne kadar çok kelime bilirsek o kadar çok düşünürüz” biçiminde basit bir nicelik ilişkisine dönüştürmemek gerekir.
Ancak Wittgenstein'ın dil anlayışı ‘’Tractatus’’ ile sınırlı kalmaz. Daha sonraki çalışmalarında dilin gündelik hayattaki kullanımına yönelir. Ölümünden sonra 1953 yılında yayımlanan ‘’Felsefi Soruşturmalar’' (Metis Yayınları, 2007) da “dil oyunları” kavramını geliştirir ve sözcüklerin anlamını, onların hayatın içinde nasıl kullanıldıklarıyla birlikte ele alır. Wittgenstein'ın ifadesiyle, çok sayıdaki durumda bir sözcüğün anlamı onun dil içindeki kullanımıdır.
Bu yaklaşım dil ile toplum arasındaki ilişkiyi başka bir yönden görmemizi sağlar. Bir sözcüğün anlamı yalnızca sözlükte yazan karşılığından ibaret değildir; o sözcüğün kim tarafından, hangi ortamda, hangi amaçla ve hangi toplumsal ilişkiler içinde kullanıldığı da önem taşır. Dil böylece yalnızca dünyayı anlatan bir araç değil, insanın toplumsal hayatının içinde gerçekleşen bir etkinlik hâline gelir.
Selâme Mûsâ
Dil ile kültür arasındaki ilişkiye farklı bir coğrafyadan yaklaşan bir başka isim de Kıpti kökenli Mısırlı yazar ve düşünür Selâme Mûsâ'dır (1887–1958). Mûsâ, 20. yüzyıl Mısır'ında dilin yenileşmesi, çağdaşlaşması ve toplumun kültürel gelişimiyle ilişkisi üzerinde özellikle durur.
Prof. Dr. Bedrettin Aytaç, “Selâme Mûsâ ve Arap Dili Üzerine Görüşleri” (Nüsha, Yaz 2001) adlı çalışmasında Mûsâ'nın ‘’el-Belâğatü'l-Asriyye ve'l-Lugatü'l-Arabiyye’’ adlı eserindeki dil görüşlerini ayrıntılı biçimde inceler ve Selâme Mûsâ'nın kitabında yer alan görüşlerini de şu şekilde verir:
‘‘Kelimelerine önem vermeyen, yenilemeyen ve yeni kelimeler türetmeyen bir millet, sahte paranın dolaşımına izin veren bir milletten daha kötü durumdadır. Çünkü biz maden ya da kâğıt paralarla bedenin, kelimelerle ise ruhun ihtiyaçlarını satın alırız. “
Mûsâ'nın burada üzerinde durduğu asıl mesele, bir dilin yalnızca geçmişten devraldığı kelimeleri koruması değil, değişen dünyanın ihtiyaçlarına cevap verecek yeni kavramlar ve yeni sözcükler üretebilmesidir. Ona göre toplum değişirken dilin bütünüyle donup kalması, düşünce ve kültür hayatını da sınırlandırır.
Mûsâ'nın üzerinde durduğu konulardan biri de geçmişten devralınan bazı kelime ve kavramların, onları doğuran toplumsal değerlerle birlikte yaşamaya devam etmesidir. Mûsâ bunları “dildeki fosiller” olarak nitelendirir.
Mûsâ bu düşüncesini oldukça çarpıcı, hatta tartışmalı bir örnekle açıklar. Yukarı Mısır'ın bazı bölgelerinde kullanılan “kan”, “öç” ve “ırz” gibi sözcükleri “dildeki fosiller” arasında sayar ve bunların taşıdığı eski değer dünyasının şiddeti beslediğini ileri sürer. Hatta bu kavramları bölgede meydana gelen cinayetlerle ilişkilendirir. Burada önemli olan, Mûsâ'nın verdiği sayısal değerden çok, dilde yaşayan bazı kavramların geçmişten gelen toplumsal değerleri de taşıyabileceği yönündeki düşüncesidir.
Mûsâ, dil ile kültür arasındaki ilişkiyi de son derece güçlü kurar: “Dilin temeli kültürdür. Çökmüş bir dille gelişmiş bir kültür ve donuk bir dille hareketli bir kültür yaratmak kesinlikle mümkün değildir.”
Selâme Mûsâ'ya göre dilin yenileşmesi düşüncenin yenileşmesine de katkıda bulunur. Bu yönüyle Mûsâ'nın yaklaşımı, farklı bir düşünce geleneğinden gelmesine rağmen, dil ile düşünce ve kültür arasında güçlü bir ilişki kurması bakımından Humboldt'un yaklaşımıyla bazı ortak noktalar taşır.
Selâme Mûsâ'nın yaklaşımının bizim açımızdan önemli yanı, dili geçmişten devralınmış ve korunması gereken değişmez bir miras olarak değil, toplumla birlikte yenilenmesi gereken bir kültür alanı olarak görmesidir. Bir dili yaşatmak yalnızca eski kelimelerini korumak anlamına gelmez; değişen hayatı, bilimi, teknolojiyi ve düşünce dünyasını anlatabilecek yeni kavramlar ve yeni sözcükler üretebilmesini de gerektirir. Dilin zenginliği yalnız geçmişinden değil, kendisini yenileyebilme gücünden de gelir.
Buraya kadar dil ile düşünce, toplum ve kültür arasındaki ilişki üzerinde durdum. Şimdi Türkçeye dönmek istiyorum. Burada birbirinden ayırmamız gereken iki mesele var: Türkçenin sahip olduğu söz varlığı ve bu söz varlığından günlük hayatta ne ölçüde yararlandığımız. Başka bir ifadeyle sorun yalnızca dilde kaç sözcük bulunduğu değil, var olan sözcüklerin ne kadarını bildiğimiz, kullandığımız ve yeni ihtiyaçlar karşısında ne ölçüde yeni sözcükler üretebildiğimizdir.
Türkçenin söz varlığı
Bir dilin zenginliği yalnız sözlüklerde bulunan sözcüklerin sayısıyla ölçülemez. Asıl önemli olan, o söz varlığının ne kadarının canlı biçimde kullanıldığı ve değişen hayat karşısında dilin kendisini ne ölçüde yenileyebildiğidir. Nasıl biyolojik çeşitlilik bir ekosistemin zenginliğini artırıyorsa, anlam inceliklerini karşılayan geniş ve etkin bir söz varlığı da anlatım imkânlarını çoğaltır. Kullanılmayan bazı sözcükler zamanla unutulabilir; buna karşılık yaşayan bir dil yeni sözcükler ve yeni anlamlar da üretir.
Türkçenin tarihsel söz varlığını görmek için eski sözlüklere bakmak son derece öğreticidir. James W. Redhouse'un 19. yüzyılda hazırladığı Osmanlı Türkçesi sözlüğü gibi eserler, bugün gündelik dilde kullanılmayan çok sayıda sözcüğü de kayıt altına alır. Ancak eski ve yeni sözlüklerdeki madde sayılarını doğrudan karşılaştırarak Türkçenin şu kadar sözcük “kaybettiği” sonucuna varmak doğru değildir. Çünkü sözlüklerin kapsamları, amaçları, madde başı belirleme yöntemleri ve hangi tarihsel kelimeleri içerdikleri birbirinden farklıdır. Buna rağmen eski sözlükler bize önemli bir şeyi gösterir: Bir dilin tarih boyunca oluşturduğu söz varlığının bir bölümü zaman içinde etkin kullanımdan çekilebilir.
Kullanımdan çekilen sözcüklerle birlikte bazen yalnızca bir ses dizisini kaybetmeyiz; o sözcüğün taşıdığı anlam incelikleriyle, tarihsel ve kültürel çağrışımlarla aramıza da mesafe girebilir. Eski bir metni sözlüğe başvurmadan okuyamamak, yalnız bazı kelimeleri bilmemek değildir; geçmişin düşünce ve duygu dünyasına doğrudan ulaşmakta da zorlanmak demektir. Bu nedenle söz varlığındaki tarihsel değişme, yalnız dilin değil, kültürel sürekliliğin de meselesidir.
Bir insanın bildiği sözcüklerle günlük hayatında kullandığı sözcüklerin sayısı aynı değildir. Dil biliminde kişinin anlayabildiği söz varlığı ile etkin olarak kullandığı söz varlığı arasında ayrım yapılır. Bu nedenle günlük konuşmada kullanılan sözcük sayısından hareketle kişinin toplam düşünme kapasitesini ölçmek mümkün değildir. Ancak etkin söz varlığının daralması, kişinin duygu ve düşüncelerini incelikli biçimde ifade etme imkânlarını sınırlayabilir.
Söz varlığımız daraldığında düşünme yeteneğimizi bütünüyle kaybetmeyiz; fakat düşüncelerimiz arasındaki ayrımları adlandırmak, duygularımızın nüanslarını ifade etmek ve karmaşık deneyimleri başkalarına aktarmak güçleşebilir. Bir dilin zengin söz varlığı düşüncenin tek şartı değildir; ama düşüncenin ifade imkânlarını genişleten önemli araçlardan biridir.
Benim burada üzerinde durmak istediğim mesele Türkçenin “yetersiz” bir dil olduğu değildir. Tersine Türkçe, kendi yapısı içinde yeni sözcükler üretme imkânlarına sahip bir dildir. Asıl mesele, tarihsel söz varlığımızla bağımızı ne ölçüde koruyabildiğimiz, mevcut söz varlığımızın ne kadarını etkin kullanabildiğimiz ve değişen dünyanın yeni kavramları karşısında Türkçenin üretme gücünü ne ölçüde harekete geçirebildiğimizdir.
O hâlde Türkçenin söz varlığı meselesini yalnız rakamlarla tartışmak yanıltıcıdır. Bir dilin zenginliği sözlüğündeki madde sayısından ibaret olmadığı gibi, başka dillerden sözcük almış olması da tek başına bir yoksulluk göstergesi değildir. Asıl önemli olan, dilin sahip olduğu anlam ayrımlarını yaşatabilmesi, konuşurlarının bu imkânlardan yararlanabilmesi ve yeni kavramlar karşısında kendi söz üretme gücünü sürdürebilmesidir. Türkçenin meselesi, kaç kelimesi bulunduğundan çok, sahip olduğu söz varlığını ne ölçüde canlı tutabildiği ve onu ne ölçüde yenileyebildiği meselesidir.
Bir dilin başka dillerden aldığı sözcükler yalnız dil tarihinin değil, toplumlar arasındaki kültürel temasların da izlerini taşır. Ancak bir sözcüğün kökeninin başka bir dile dayanması, onun bugün Türkçenin bir parçası olmadığı anlamına gelmez.
Türkçenin kendi imkânlarıyla yeni kavramları karşılayabileceğinin güzel örneklerinden biri “bilgisayar” sözcüğüdür. İngilizce ‘’computer’’ karşısında Türkçenin kendi kök ve eklerinden üretilen ‘’bilgisayar’’’, zamanla benimsenmiş ve bugün bütünüyle doğal bir Türkçe sözcük hâline gelmiştir. Bu örnek, dilde yenileşmenin yalnız yabancı sözcükleri dışlamakla değil, yaşayan ve kullanılabilir karşılıklar üretebilmekle mümkün olduğunu gösterir.
Dilde önemli olan yalnız sözcük sayısı değil, sözcükler arasındaki anlam ayrımlarını da koruyabilmektir. “Harp”, “muharebe” ve “mücadele” tarihsel olarak Arapça kökenli sözcüklerdir; ancak Türkçede aynı şeyi bütünüyle karşılayan eş anlamlılar olarak kullanılmamışlardır. “Harp” geniş ölçekli savaşı, “muharebe” savaş içindeki belirli bir askerî karşılaşmayı, “mücadele” ise askerî alanın çok ötesine uzanan bir çaba ve çatışmayı ifade edebilir. Bugünkü Türkçede “savaş”, “muharebe”, “çatışma”, “çarpışma”, “mücadele” ve “harekât” gibi sözcüklerin birlikte bulunması, dilin anlam ayrımları yaratma gücünü gösterir.
Bu nedenle “Birinci Dünya Harbi'nde Çanakkale muharebelerindeki Arıburnu mücadelesi” gibi bir cümlede kullanılan üç sözcüğü mekanik biçimde “savaş” sözcüğüne indirgemek anlatımı yoksullaştırabilir. Buradaki sorun sözcüklerin Arapça veya Türkçe kökenli olması değil, farklı anlamları taşıyan sözcüklerin tek bir sözcüğe indirgenmesidir.
Bir sözcüğün kökeniyle bugün ait olduğu dil de birbirine karıştırılmamalıdır. Örneğin “şampiyon Fenerbahçe” sözündeki “şampiyon”, “fener” ve “bahçe” sözcüklerinin kökenleri farklı dillere uzanır. Ancak bundan bu sözcüklerin bugün Türkçenin dışında olduğu sonucu çıkmaz. Türkçe, tarih boyunca başka dillerden aldığı çok sayıda sözcüğü kendi söz varlığına katmıştır.
Gündelik hayatımızda bunun sayısız örneği vardır. “Bakkaldan aldığım somunun içine peynir koyup sandviç yaptım; balkonda oturup çayımı içtim” gibi son derece doğal bir Türkçe cümlede “bakkal”, “somun”, “peynir”, “sandviç”, “balkon” ve “çay” gibi farklı dillerden tarih boyunca Türkçeye geçmiş sözcükler yan yana bulunabilir. Buna rağmen cümlenin Türkçe olduğundan kuşku duymayız. Çünkü bir dilin kimliği, sözcüklerinin tamamının aynı tarihsel kökten gelmesine bağlı değildir.
Diller tarih boyunca birbirlerinden sözcük alırlar. Ticaret, savaş, göç, din, bilim, teknoloji ve kültürel temaslar bu alışverişin başlıca yollarıdır. Türkçe de tarih boyunca farklı dillerden sözcükler almış, aynı zamanda başka dillere sözcükler vermiştir. Bu nedenle bir sözcüğün kökeninin Arapça, Farsça, Yunanca, İtalyanca, Fransızca veya başka bir dile dayanması, o sözcüğün bugün Türkçenin söz varlığı içinde bulunmadığı anlamına gelmez. Bir sözcüğün tarihsel kökeni başka, yaşayan dil içindeki yeri başka bir meseledir.
Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ndeki “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” cümlesini “Gereksinim duyduğun güç damarlarındaki soylu kanda bulunmaktadır” biçiminde aktardığımızda temel bilgi büyük ölçüde korunabilir; fakat cümlenin ritmi, tarihsel tonu ve çağrışım dünyası aynı kalmaz. Bu örnek bize sözcüklerin yalnız sözlük anlamlarından ibaret olmadığını gösterir. Bir dile uzun zaman önce yerleşmiş sözcükler, tarih içinde yeni çağrışımlar ve üslup değerleri kazanabilir. Bu nedenle dilde yenileşme, yerleşmiş her yabancı kökenli sözcüğü mekanik biçimde değiştirmek olarak anlaşılmamalıdır.
Asıl mesele, yeni kavramlar karşısında Türkçenin kendi üretme imkânlarını kullanabilmesi ve üretilen karşılıkların toplum tarafından benimsenebilmesidir.
Sözcüklerin kullanımı ve anlamın gücü
Sözcükler yalnız nesneleri ve olayları adlandırmaz; onları belirli biçimlerde sunmamıza da aracılık eder. Aynı olay, seçilen sözcüklere göre farklı yönleri öne çıkarılarak anlatılabilir. Bu nedenle dil, yalnız gerçeği aktarmanın değil, gerçeği nasıl çerçevelediğimizin de araçlarından biridir.
Yazının başında adlandırmanın insanın dünyayı kavramlaştırmasının temel yollarından biri olduğunu söylemiştim. Ancak adlandırmak yalnızca bir nesneye isim vermek değildir. Bir olayı “sorun”, “kriz”, “felaket”, “değişim” veya “dönüşüm” olarak adlandırmak, aynı olayı farklı kavramsal çerçeveler içinde düşünmemize yol açabilir. Sözcük seçimi bu nedenle yalnız anlatımı değil, olaylara hangi açıdan baktığımızı da etkileyebilir.
Sözcükler bu nedenle yalnızca seslerden oluşan işaretler değildir. Sözlük anlamlarının yanında tarihsel çağrışımlar, duygusal değerler, toplumsal kabuller ve kullanıldıkları bağlamlardan doğan anlamlar da taşıyabilirler. Aynı sözcük farklı dönemlerde, farklı toplumlarda veya farklı bağlamlarda başka çağrışımlar kazanabilir.
Toplumların hangi duyguları hangi sözcüklerle ifade ettikleri, kültürel alışkanlıklarından bağımsız değildir. Ancak dil ile kültür arasındaki ilişkiyi tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi olarak görmek de doğru değildir. Dil kültürü yansıtırken, kültürel değişmeler de dilin kullanımını dönüştürür.
Gündelik dilde bunun ilginç örneklerinden biri “Nasılsınız?” sorusuna verdiğimiz “Fena değil” cevabıdır. Sözcükleri tek tek ele aldığımızda “fena” olumsuz bir anlam taşır, “değil” ise olumsuzluk bildirir. Ancak ikisi birlikte kullanıldığında ifade çoğu zaman olumlu veya en azından iyimser bir anlam kazanır. Bu basit örnek bile bir sözün anlamının yalnız onu oluşturan kelimelerin sözlük anlamlarının toplamından ibaret olmadığını gösterir. Anlam, kullanım ve bağlam içinde oluşur.
Dilimizde ve edebiyatımızda hüzün, gam, keder, hasret, gurbet gibi duyguların son derece zengin bir söz varlığıyla ifade edildiğini görmek mümkündür. Bu durum Türkçenin “kötümser” bir dil olduğunu değil, belirli duygular çevresinde güçlü bir kültürel ve edebî birikim oluşturduğunu gösterir.
Benzer bir özellik dilek ve dualarda da görülür. “Allah kaza bela vermesin” deriz; yani istediğimiz olumlu sonucu doğrudan söylemek yerine, istemediğimiz şeyin gerçekleşmemesini dileriz. Bu tür ifade biçimleri, anlamın yalnız doğrudan olumlu sözcüklerle kurulmadığını gösteren örneklerdir. Bir toplumun kalıplaşmış sözleri, aynı zamanda onun ifade alışkanlıklarının da izlerini taşır.
Aynı durum uyarı dilinde de görülebilir: “Çevreyi kirletmeyin” ile “Çevreyi temiz tutun” aynı davranışı amaçlar; fakat biri kaçınılması gereken davranışı, diğeri yapılması istenen davranışı öne çıkarır. Sözcük seçimi böylece aynı amacın farklı biçimlerde çerçevelenmesini sağlar.
Benim sözcüklerin kullanımındaki “nitelik”ten kastettiğim de budur. Mesele yalnız olumlu kelimeler kullanıp olumsuz kelimelerden kaçınmak değildir. Asıl mesele, sözcüklerin hangi bağlamda, hangi çağrışımlarla ve hangi amacı öne çıkaracak biçimde kullanıldığıdır. Dil gerçeği yoktan yaratmaz; fakat aynı gerçeğin hangi yönünü gördüğümüzü, nasıl adlandırdığımızı ve başkalarına nasıl sunduğumuzu etkileyebilir.
Sözcükler, beklentiler ve davranışlar
İnsan davranışını yalnız eleştiri ve olumsuzluk üzerinden değiştirmeye çalışmak yerine, istenen davranışın açıkça belirtilmesi ve yapıcı biçimde pekiştirilmesi de önemlidir. Eğitim psikolojisinde geri bildirimin yalnız hatayı göstermekle kalmayıp öğrencinin neyi nasıl geliştirebileceğini ortaya koyması üzerinde özellikle durulur.
Kullandığımız dilin insan ilişkilerindeki etkisini en açık biçimde çocuk yetiştirirken ve eğitim verirken görebiliriz. Bir çocuk hata yaptığında davranışını eleştirmekle çocuğun kendisini “aptal”, “beceriksiz” veya “başarısız” diye nitelemek aynı şey değildir. Birincisinde belirli bir davranış değerlendirilirken ikincisinde kişinin kendisine yönelik bir etiket oluşturulur.
İnsanın kendisi hakkındaki algısı, çevresinden aldığı geri bildirimler ve kendisinden ne beklendiğine ilişkin düşüncesi; motivasyonunu, öğrenme sürecini ve davranışlarını etkileyebilir.
Beklentilerin etkisi
Psikoloji araştırmaları da insanların birbirleri hakkındaki beklentilerinin bazı koşullarda davranış ve başarı üzerinde etkili olabileceğini gösterir. Eğitim ortamında öğretmenin öğrenciden ne beklediği; öğrenciye sunduğu öğrenme fırsatlarını, verdiği geri bildirimi, öğrencinin motivasyonunu ve sonuçta öğrenme performansını etkileyebilir. Yanlış bir beklentinin zaman içinde kendisini doğrulayan sonuçlar üretmesi psikolojide “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla açıklanır.
Bu konuda en çok bilinen çalışmalardan biri Robert Rosenthal ile Lenore Jacobson'ın 1968'de yayımlanan ‘’Pygmalion in the Classroom’’ adlı araştırmasıdır. Çalışma, öğretmenlerin öğrenciler hakkındaki beklentilerinin öğrenci başarısını etkileyebileceği düşüncesini gündeme taşımıştır. Daha sonraki araştırmalar ilk çalışmanın bazı sonuçlarını ve etki büyüklüğünü tartışmış olsa da, öğretmen beklentilerinin öğrencinin karşılaştığı öğrenme fırsatlarını, motivasyonunu ve performansını etkileyebileceği düşüncesi eğitim psikolojisinde önemini korumaktadır.
Bunun dil açısından önemi şuradadır: Beklentiler yalnız zihnimizde kalmaz; kullandığımız sözcüklere, hitap biçimimize, övgü ve eleştirilerimize de yansır. Bir çocuğa sürekli “beceriksizsin” demekle, “bu yaptığın doğru olmadı; bir daha deneyelim” demek aynı dilsel davranış değildir. Sözcükler tek başlarına insanın kaderini belirlemezler; fakat insanlar arasındaki ilişkinin ve beklentilerin taşıyıcısı olabilirler.
Siyasal hitabet
Sözcük seçiminin önem kazandığı alanlardan biri de siyasettir. Siyasal dilde bir olayın nasıl adlandırıldığı, olayın kendisini değiştirmese de onun hangi yönünün öne çıkarılacağını etkileyebilir. Aynı olay farklı sözcüklerle tanımlandığında farklı çağrışımlar ve değerlendirme çerçeveleri ortaya çıkabilir. Bu nedenle siyasal dilde “adlandırma”, “çerçeveleme” ve kimi durumlarda “örtmece” önemli işlevler görür.
Bunun tarihsel olarak en çarpıcı örneklerinden biri Nazi toplama kampı Auschwitz ana kampının girişindeki “Arbeit macht frei” — “Çalışmak özgürleştirir” — sözüdür. Mahkûmların zorunlu çalışmaya, insanlık dışı koşullara ve kitlesel ölüme maruz bırakıldığı bir yerde “özgürlük” sözcüğünün kullanılması, sözcük ile gerçeklik arasındaki uçurumu gösteren tarihsel örneklerden biridir.
Siyasal söylemde “özgürlük”, “güvenlik”, “reform”, “barış”, “demokrasi” gibi olumlu çağrışımları güçlü kavramların tercih edilmesi de tesadüfi değildir. Ancak bu sözcüklerin kullanılması, adlandırılan politika veya uygulamanın gerçekten bu nitelikleri taşıdığını tek başına göstermez. Sözcük ile olgu arasındaki ilişki ayrıca incelenmelidir.
Dil ile iktidar arasındaki ilişki, siyaset ve edebiyat düşüncesinde de uzun zamandır tartışılan konulardan biridir. George Orwell'in özellikle 1984 romanındaki “Newspeak” (Yenisöylem) tasarımı, siyasal iktidarın yalnız insanların ne söyleyebileceğini değil, hangi kavramlarla düşünebileceğini de sınırlandırmaya çalışmasının edebî bir modelidir. Orwell burada bir dilbilim kuramı geliştirmez; totaliter iktidarın dili daraltarak düşünce alanını da daraltma arzusunu edebiyat yoluyla gösterir.
Adlandırmanın gücü yalnız siyasal kavramlarda değil, coğrafi isimlerde de görülür. “Orta Asya”, “Türkistan”, “Yakın Doğu”, “Orta Doğu”, “Uzak Doğu” gibi adlandırmalar yalnız coğrafyayı göstermeyebilir; aynı zamanda belirli tarihsel dönemlerin ve bakış açılarının izlerini de taşıyabilir. Örneğin “Türkistan” tarihsel ve kültürel bir coğrafyayı ifade ederken “Orta Asya” modern coğrafya ve siyaset dilinde daha farklı sınırlar içinde kullanılabilir. Bu nedenle coğrafi adları da değişmez ve bütünüyle tarafsız etiketler olarak görmek doğru değildir.
Benzer biçimde “Transkafkasya” adı da dikkat çekicidir. “Trans-” öneki “öte, ötesinde” anlamı taşır; dolayısıyla böyle bir adlandırma kaçınılmaz olarak bir bakış noktası varsayar. Aynı bölgenin “Güney Kafkasya” olarak adlandırılması ise başka bir coğrafi çerçeve kurar. Bu örnek bile coğrafi adların her zaman bütünüyle nötr olmadığını, tarihsel kullanım ve bakış açısıyla birlikte şekillenebildiğini gösterir.
Siyasal dilin gücü de burada ortaya çıkar. Sözcükler olayların yerine geçmez ve gerçekliği tek başlarına değiştirmezler; fakat olayların hangi yönünü öne çıkaracağımızı, onları hangi kavramlarla tartışacağımızı ve hangi çağrışımlar içinde değerlendireceğimizi etkileyebilirler. “Savaş”, “barış”, “özgürlük”, “güvenlik”, “reform” veya “kriz” gibi sözcüklerin her biri yalnız bir olguyu adlandırmaz; aynı zamanda o olgunun belirli bir biçimde görülmesine imkân veren bir çerçeve de kurabilir. Bu nedenle siyasal dili anlamanın yollarından biri, yalnız ne söylendiğine değil, hangi sözcüğün neden seçildiğine ve hangi alternatif adlandırmaların dışarıda bırakıldığına da bakmaktır.
Örneklere 1983 genel seçimlerinden devam edelim. Türkiye, 6 Kasım 1983 seçimlerine hazırlanır. Seçime katılan üç partinin genel başkanı — MDP'den Turgut Sunalp, HP'den Necdet Calp ve ANAP'tan Turgut Özal — 22 Ekim 1983 günü TRT'de yayımlanan açık oturumda bir araya gelir.
Açık oturumun hafızalarda kalan bölümü Boğaziçi Köprüsü üzerine yapılan tartışma olur. Özal, köprünün gelirinin gelir ortaklığı yoluyla halka satılmasını savunur. Calp ise buna karşı çıkar. Tartışma sırasında Calp'ın “Satamazsınız beyefendi” itirazına Özal “Satarız, hem de çok iyi satarız” diye karşılık verir; Calp'ın itirazı ise daha sonra kamuoyunun hafızasına “Sattırmam!” sözüyle yerleşir.
Bu tartışmayı ilginç kılan, 1983 seçiminin sonucunu tek bir sözcüğün belirlemiş olması değildir. Asıl dikkat çekici olan, aynı ekonomik uygulamanın iki farklı dilsel çerçeve içinde sunulmasıdır. Bir tarafta “gelir ortaklığı” ve “halka satmak”, diğer tarafta “köprüyü satmak” ve “sattırmamak” vardır. Tartışmanın daha sonra özellikle ‘Sattırmam!’ sözüyle hatırlanması, siyasal iletişimde kısa ve çağrışımı güçlü ifadelerin teknik tartışmalardan daha kalıcı olabildiğini gösteren dikkat çekici bir örnektir.
Ayrıca “sattırmam” sözcüğünün çağrışımına biraz daha yakından bakıldığında, tek kelimenin dinleyicinin zihninde başlı başına bir siyasal senaryo kurmaya elverişli olduğu görülür: “ANAP iktidara gelecek, köprüyü satmaya kalkacak; ben ise muhalefette kalarak buna karşı çıkacak ve gerekirse yargı yollarına başvurarak satışını engellemeye çalışacağım.” Calp'ın gerçekten böyle bir gelecek senaryosunu bilinçli olarak kurup kurmadığını bilemeyiz. Ancak “sattırmam” sözcüğünün dilsel yapısı, konuşanın iktidarı başkasına bırakıp kendisini o iktidarın yapacağı bir işi engelleyecek konuma yerleştirmesine imkân veren bir çağrışım taşır.
Sözcük seçiminin düşünce biçimimizi nasıl etkileyebileceği
Sözcük seçiminin düşünce biçimimizi nasıl etkileyebileceği konusu yalnız dilbilimde değil, kişisel gelişim ve problem çözme literatüründe de ele alınır. Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Bernard Roth, ‘’The Achievement Habit’’ (‘’Başarma Alışkanlığı’’, Nobel Yaşam, 2016) adlı kitabında gündelik dilde kullandığımız bazı sözcükleri değiştirmenin, karşılaştığımız durumları farklı biçimde değerlendirmemize yardımcı olabileceğini savunur.
Roth'un verdiği örneklerden biri “ama” yerine “ve” bağlacını kullanmaktır. “Sinemaya gitmek istiyorum ama yapacak çok işim var” dediğimizde iki durum arasında bir karşıtlık kurarız. “Sinemaya gitmek istiyorum ve yapacak çok işim var” dediğimizde ise iki gerçeği yan yana getiririz. İkinci cümle sorunu kendiliğinden çözmez; fakat kişinin iki durumu birbirini zorunlu olarak dışlayan seçenekler şeklinde görmek yerine birlikte değerlendirmesine yardımcı olabileceğini Roth ileri sürer.
Roth'un ikinci önerisi “zorundayım” yerine bazı durumlarda “istiyorum” demeyi denemektir. “Bu raporu bugün bitirmek zorundayım” cümlesi kişinin kendisini dışarıdan dayatılan bir zorunluluk içinde görmesine yol açarken, “Bu raporu bugün bitirmek istiyorum” ifadesi aynı davranışı kişinin amacı ve seçimiyle ilişkilendirir. Elbette hayatta gerçekten yapmak zorunda olduğumuz işler vardır; yalnızca sözcüğü değiştirmek bu zorunluluğu ortadan kaldırmaz. Roth'un önerisinin değeri, kişinin kendi karar ve sorumluluğunu dil içinde daha görünür hâle getirmesidir.
Bu örneklerden sözcüklerin sihirli bir gücü olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. “Ama” yerine “ve”, “zorundayım” yerine “istiyorum” demek dış dünyadaki koşulları kendiliğinden değiştirmez. Ancak aynı durumu farklı sözcüklerle ifade etmek, kişinin o durum içindeki seçeneklerini ve kendi konumunu farklı biçimde görmesine yardımcı olabilir. Dil gerçekliğin yerine geçmez; fakat gerçekliği nasıl kavramsallaştırdığımızın araçlarından biridir.
Sözcüklerin değişen anlamları
Sözcükler yalnız başka dillerden alınarak veya yeni sözcükler türetilerek değişmez; mevcut sözcüklerin anlamları da zaman içinde değişebilir. Bir sözcük yeni anlamlar kazanabilir, eski anlamlarından bazılarını kaybedebilir veya farklı bağlamlarda farklı çağrışımlar geliştirebilir. Bu nedenle bir sözcüğün bugünkü anlamıyla tarihsel anlamı her zaman aynı olmayabilir.
Kalıplaşmış sözler de zaman içinde farklı toplumsal ve kültürel çağrışımlar kazanabilir. Örneğin Türkçede ölen bir kişi için “Allah rahmet eylesin”, “mekânı cennet olsun”, “nur içinde yatsın” veya “toprağı bol olsun” gibi farklı ifadeler kullanılabilir. Bu sözlerin tercih edilmesi yalnız sözlük anlamlarıyla değil, konuşanın kültürel çevresi, inancı, gelenekleri ve ölen kişiyle kurduğu ilişkiyle de bağlantılı olabilir.
Sözcüklerin kullanımındaki değişmeye başka bir örnek “kadın” ve “bayan” sözcükleridir. “Kadın” ve “erkek” cinsiyet bildiren adlardır; “bay” ve “bayan” ise Türkçede aynı zamanda hitap ve unvan işleviyle kullanılabilir. Buna rağmen özellikle yakın geçmişte “kadın” sözcüğünün yerine “bayan”ın tercih edildiği kullanımlara sıkça rastlanmıştır. “Kadın voleybol takımı” yerine “bayan voleybol takımı” denilmesi bunun bilinen örneklerinden biridir.
Bu örnek, sözcüklerin yalnız sözlük anlamlarıyla değil, toplumun onlara yüklediği nezaket, mahremiyet, resmiyet veya değer çağrışımlarıyla da kullanılabildiğini gösterir.
“Aşk”, “sevgi” ve “sevgili” gibi sözcükler de anlamın zaman ve bağlam içinde nasıl çeşitlendiğini gösterir. Tasavvuf şiirinde “aşk” ilahî aşkı ifade edebilirken, başka bir edebî veya gündelik bağlamda insanlar arasındaki duygusal ilişkiyi anlatabilir. Sözcüğün hangi anlamı taşıdığını belirleyen yalnız sözlükteki karşılığı değil, kullanıldığı metin ve bağlamdır.
Dil yalnız ne söylediğimizi değil, başkalarıyla nasıl bir ilişki kurduğumuzu da gösterir. “Beyefendi, bir kahve alabilir miyim?” ile “Garson, bir kahve getir” aynı isteği bildirir; fakat iki cümle konuşan ile muhatabı arasında aynı toplumsal ilişkiyi kurmaz. Hitap biçimleri, rica kalıpları, seslenmeler ve nezaket ifadeleri dilin toplumsal kullanımının önemli parçalarıdır.
Dilbilimin pragmatik ya da edimbilim adı verilen alanı da anlamın yalnız sözcüklerden değil, konuşma ortamından, konuşanlar arasındaki ilişkiden ve iletişim amacından nasıl doğduğunu inceler.
Türkçenin önemli imkânlarından biri, kök ve ekler yoluyla yeni sözcükler ve sözcük aileleri oluşturabilmesidir. “Uçmak” fiilinden “uçak”, “uçuş”, “uçucu” gibi sözcüklerin türetilebilmesi bunun basit bir örneğidir. Aynı kavram alanındaki bütün sözcüklerin mutlaka aynı kökten gelmesi gerekmez; “pilot” sözcüğünün farklı kökenli olması Türkçenin yapısını bozmaz. Ancak Türkçenin kendi türetme imkânlarını canlı tutması, yeni kavramlar karşısında üretkenliğini sürdürmesi bakımından önemlidir.
Farklı dillerdeki sözcükler de her zaman bire bir örtüşmez. Bir sözcüğün başka bir dilde oldukça yakın bir karşılığı bulunabilir; ancak tarihsel çağrışımları, kullanım alanı veya duygusal tonu farklı olabilir. Bu nedenle çeviri yalnız sözcüklerin yerine başka sözcükler koymak değildir; bağlamı, çağrışımı ve kültürel anlamı da aktarmaya çalışmaktır.
Bir sözcüğün etimolojik kökeni ile yaşayan dil içindeki anlamı aynı şey değildir. Sözcükler başka dillerden alınmış olsalar bile zaman içinde Türkçenin ses, biçim, anlam ve kullanım sistemi içinde yerleşebilirler. Bir sözcüğü doğru kullanabilmek için onun tarihsel kökenini bilmek gerekmez; ancak etimolojisini bilmek, o sözcüğün tarihini ve geçirdiği anlam değişmelerini anlamamıza yardımcı olabilir.
Sözcüklerle toplumsal düzen arasındaki ilişki çok eski dönemlerden beri düşünürlerin üzerinde durduğu konulardan biridir. Konfüçyüs'e atfedilen “isimlerin düzeltilmesi” öğretisi bunun en eski örneklerinden biridir. ‘’Konuşmalar’'da kendisine yönetimde ilk neyi düzelteceği sorulduğunda “isimleri düzeltmek” gerektiğini söyler. Buradaki düşünce, kavramlarla gerçeklik arasındaki bağın bozulmasının iletişimi ve toplumsal düzeni de bozabileceğidir.
Sözün insanlar arasındaki gücünü bizim kültürümüzde en güzel anlatanlardan biri de Yunus Emre'dir:
‘’Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.’’
Yunus Emre'nin yüzyıllar önce şiir diliyle anlattığı da budur: Söz, tek başına dünyayı değiştiren büyülü bir güç değildir; fakat insanlar arasındaki ilişkinin, çatışmanın ve uzlaşmanın en önemli araçlarından biridir.
Buraya kadar sözcüklerin sayısından çok, onların nasıl üretildiği, nasıl anlam değiştirdiği, hangi bağlamlarda kullanıldığı ve düşünce, kültür ve toplumla nasıl ilişki kurduğu üzerinde durdum. Şimdi ise sözcüklerin kişiler arası ilişkilerdeki kullanımına biraz daha yakından bakmak istiyorum.
Kelimelerin duygu ve düşüncelerimize etkisi üzerine…
Dilin kişiler arası ilişkilerdeki en ilginç görünümlerinden biri aşk dilidir. Roland Barthes, ‘’Bir Aşk Söyleminden Parçalar’’ (Metis Yayıncılık, 2010) adlı eserinde aşkı psikolojik bir reçete olarak değil, âşığın kendisini ve ilişkisini sözcüklerle nasıl kurduğunu gösteren bir “söylem” olarak ele alır. Aşkın dili de başka bütün dil kullanımları gibi kendi ifadelerini, suskunluklarını, tekrarlarını ve anlam dünyasını yaratır.
Dil ile düşünce arasında ilişki vardır; fakat bu ilişki, sözcüklerin evrene enerji göndererek olayları gerçekleştirmesi anlamına gelmez. Dil, insanın dünyayı adlandırmasına, deneyimlerini sınıflandırmasına, düşüncelerini düzenlemesine, başkalarıyla ilişki kurmasına ve eylemlerini planlamasına yardımcı olur. Düşüncelerimiz kararlarımızı ve davranışlarımızı etkileyebilir; ancak dış dünyadaki bütün olayları düşüncelerimizin yarattığını söylemek mümkün değildir. Bu nedenle dilin gücü sözcüklerin gizemli veya fiziksel bir enerjisinden değil; insan zihni, toplumsal ilişkiler ve kültür içinde anlam üretme kapasitesinden gelir.
Bu nedenle bir sözün anlamını değerlendirirken yalnız ne söylendiğine değil, nasıl söylendiğine de bakmak gerekir. Ses tonu, vurgu, duraklama, yüz ifadesi ve konuşmanın gerçekleştiği bağlam da anlamın oluşmasına katılır. Aynı sözcükler farklı bir ton ve bağlam içinde söylendiğinde bambaşka anlamlar taşıyabilir.
Dil insanların yalnız düşüncelerini değil, birbirleriyle kurdukları ilişkileri de taşır. Ancak burada sözcüklerin etkisini abartmamak gerekir. İnsan davranışı yalnız kullanılan kelimelerle açıklanamaz; kişilik, deneyim, toplumsal çevre, ilişkiler ve içinde bulunulan koşullar da davranış üzerinde etkilidir. Dil bu karmaşık ilişkinin tek nedeni değil, önemli unsurlarından biridir.
Sonuç…
Yazının başında sağlıklı beslenmek için yiyeceğimiz domatesi, elmayı, armudu bile özenle seçtiğimizi; buna karşılık zihnimizden geçirdiğimiz sözcükler üzerinde aynı ölçüde durmadığımızı söylemiştim. Yazının sonunda yine aynı yere dönmek istiyorum.
Sözcükler elbette yiyecek değildir; insanı hasta eden veya iyileştiren gizemli bir enerji de taşımazlar. Fakat insan dünyayı büyük ölçüde dil aracılığıyla adlandırır, kavramlaştırır ve başkalarına anlatır. Düşüncelerimizi ifade ederken, geçmişimizi aktarırken, bilim üretirken, sanat yaparken, tartışırken, severken ve itiraz ederken yine sözcüklere başvururuz.
Dil ile düşünce arasındaki ilişki de tek yönlü değildir. Dil düşünceyi bütünüyle belirlemez; düşünce de dilden bağımsız biçimde kurulup sonradan sözcüklere dökülen hazır bir yapı değildir. Dil ile düşünce birbirini etkiler; toplum, kültür ve tarih de bu ilişkinin içinde yer alır.
Bu nedenle bir dilin zenginliğini yalnız sözlüğündeki kelime sayısıyla ölçmek mümkün değildir. Bir dilin gücü; anlam ayrımları yaratabilmesinde, geçmişin kültürel birikimini bugüne taşıyabilmesinde, yeni kavramlar karşısında yeni sözcükler üretebilmesinde ve konuşurlarına düşüncelerini incelikleriyle ifade edebilecek imkânlar sunabilmesinde aranmalıdır.
Türkçe de tarih boyunca başka dillerden sözcükler almış, başka dillere sözcükler vermiş, bazı sözcüklerini unutmuş, bazılarına yeni anlamlar kazandırmış ve kendi köklerinden yeni sözcükler üretmiştir. Türkçeyi korumak, onu başka dillerle temas etmeyen kapalı bir alana dönüştürmek değildir. Onu yaşatmak; geçmişiyle bağını korurken bugünün bilimini, sanatını, teknolojisini ve düşüncesini anlatabilecek kadar üretken kalmasını sağlamaktır.
Yunus Emre'nin ‘’Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı’’ dizesi, sözün insanlar arasındaki gücünü yüzyıllar öncesinden hatırlatır. Ancak sözün gücü gizemli bir enerjiden değil; taşıdığı anlamdan, kullanıldığı bağlamdan ve insanlar arasında kurduğu ilişkiden doğar.
Belki de bütün bunlardan sonra, Atatürk'ün Cumhuriyet'in ilk yıllarında neden dil meselesi üzerinde böylesine ısrarla durduğu daha iyi anlaşılır. Onun Türkçeye yönelişi yalnız yabancı kökenli sözcükleri dilden çıkarmak düşüncesinden ibaret değildir. Dil, bir milletin geçmişiyle bağ kurmasının, ortak bir kültür oluşturmasının, eğitim ve bilimi geniş kitlelere taşımasının ve değişen dünyanın yeni kavramlarını kendi diliyle karşılayabilmesinin başlıca araçlarından biridir. Atatürk'ün Türkçenin “bilinçle işlenmesi” gerektiğini söylemesi ve onu “günün en ileri bilgi dili” hâline getirmeyi istemesi de bu bakımdan anlamlıdır. Dil üzerine gösterdiği ısrarı, yalnız bir sadeleşme arayışı olarak değil, Cumhuriyet'in kültür ve çağdaşlaşma projesinin temel unsurlarından biri olarak okumak gerekir.
Dil Bayramı'nı da bu nedenle yalnız yabancı kökenli sözcüklerden arınmanın veya birkaç “öz Türkçe” karşılık bulmanın bayramı olarak görmemek gerekir. Asıl mesele Türkçeyi doğru, açık, incelikli ve üretken kullanabilmek; onun geçmişten taşıdığı zenginliği korurken geleceğin kavramlarını da Türkçe düşünebilmek ve anlatabilmektir.
Birazcık uzun (!) bir kutlama yazısı oldu ama meramımı bir cümlede özetleyeyim: Bir dili yaşatmak, onu dondurmak değil; o dille düşünmeye, üretmeye ve yeni şeyler söylemeye devam etmektir.
Dil Bayramı'mız kutlu olsun!
Osman AYDOĞAN