
Kiraz Zamanı
28 Mayıs 2017
Eğer bahçelerde iseniz kirazların dalları bastığını, yok şehir denilen beton yığınlarının arasında kibrit kutusu gibi evlerde yaşıyorsanız ve fırsat bulup da dışarı çıkmışsanız kirazların marketlerde rafları, pazarlarda tezgâhları bastığını görürsünüz.
Çünkü mevsim kiraz zamanıdır.
Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura çiçekleri gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.
Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir. Dönemine hükmeden şaşaalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydediyor. Hatta hatta ''yerlere dökülen kirazlar''ı bile.
''Eyvah! Yine mi tarih? Ne işi var tarihin yerlere dökülen kirazlarla'' demeyin... Olmaz olur mu?.
Kaç gündür tarihten usanmış, sıkılmış, bıkmıştınız, içiniz dışınız tarih olmuş, tarihten gına gelmişti artık. Yazımın başlığında da ‘’Kiraz’’ kelimesini görünce ve kirazla da devam edince içinizden de bir ‘’ohhh be’’ çekip ''tarihten kurtulduk'' diye rahat bir nefes almıştınız değil mi? Ama öyle rahat rahat nefes almayın. Kurtuluş yok benden ve tarihten!
Bugün yine tarihten ama çok farklı bir tarihten, bu ''yerlere dökülen kirazlar''ın tarihinden, ancak kanlı tarihinden bahsedeceğim. Çünkü bugün, 28 Mayıs 2017, bu yerlere dökülen kirazların kanlı tarihinin de 146. yıldönümü.
''Yerlere dökülen kirazlar''ı anlatabilmem için önce bir şiirden bahsetmem gerekiyor: ‘’Kiraz zamanı’’
Şiir: ''Kiraz Zamanı''
Şair, yazar ve gazeteci Özdemir İnce’nin ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli güzel bir şiir kitabı var. Bu kitabın içinde de Fransızların ‘’Kiraz Zamanının şairi’’ diye adlandırdıkları Jean- Baptiste Clément'e ait -kitaba da adını veren- güzel bir şiir var: ‘’Kiraz Zamanı’’ İşte bu şiirde Baptiste Clément ‘’yerlere dökülen kirazlar’’dan bahseder.
Bu şiirin Türkçesini ve orijinal Fransızcasını yazımın sonunda veriyorum. Şiirin hikâyesini anlatacağım ama şiirin hikâyesini anlatabilmem için önce mutat olduğu üzere kısa bir tarih (!) turu yapmam gerekiyor. Bunun için de 1870 ve 1871 yıllarının Paris’ine gitmemiz gerekiyor.
Sedan yenilgisi, Frankfurt Anlaşması ve ihanet
Fransa İmparatoru III. Napolyon 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya savaş açıyor. Ancak 2 Eylül 1870’te Napolyon’un orduları Sedan’da ağır bir yenilgiye uğruyor ve imparator esir düşüyor. Alman orduları Paris’e doğru yürürken, 4 Eylül 1870'te Paris Belediye Binası’nın (Hôtel de Ville) önünde Cumhuriyet ilan ediliyor.
Paris, Prusya orduları tarafından ablukaya alınıyor. Abluka günlerinde Paris’in durumu hiç de iyi gözükmüyor. Fabrikalar taşındığı için binlerce işçi işsiz kalıyor, açlık işçi mahallelerinde kol geziyor. Paris’in burjuvaları bile sıkıntı içinde bulunuyor çünkü kuşatma yüzünden lüks tüketim mallarına ulaşılamıyor. Yine de halk ve Ulusal Muhafızlar el ele vererek Paris’i düşmana teslim etmemek için aylarca kahramanca direniyor.
Ancak burjuva siyasetçilerden oluşan geçici Fransız hükümetinin başındaki Adolphe Thiers, silahlanmış Paris işçilerinden, kapıdaki Alman ordusundan daha çok korkuyor. Kendi halkını silahsızlandırmak için Almanlarla masaya oturmayı tercih ediyor.
İşte bu ihanet süreci, 10 Mayıs 1871’de imzalanan Frankfurt Anlaşması ile resmiyet kazanıyor. Thiers hükümeti, Frankfurt Anlaşması ile beş milyarlık devasa bir savaş tazminatını kabul ediyor ve Fransa'nın sanayi kalbi olan Alsace ve Lorraine bölgelerini Almanya’ya peşkeş çekiyor.
Cumhuriyetçi Paris halkı bu ağır teslimiyeti, bu utanç verici Frankfurt Anlaşması’nı asla hazmedemiyor. Anlaşmanın imzalanma sürecinde burjuva hükümetinin Paris yerine monarşist Versailles’a (Saray’a) taşınması ise öfkeyi bardağından taşırıyor. İhanete uğradıklarının, topraklarının ve emeklerinin satıldığının farkında olan Parisliler, Frankfurt Anlaşması’nın edilgen birer nesnesi olmayı reddediyor ve kendi kaderlerini eline almak için ayağa kalkıyorlar.
Bu ayağa kalkış, egemen sınıfların maskesini de tamamen düşürüyor. Siyaset bilimi tarihi açısından Paris Komünü, egemen burjuvazi için "vatan" ve "milliyet" gibi kavramların kendi "sınıf çıkarlarından" sonra geldiğinin en somut kanıtı oluyor. Thiers hükümeti, Paris'i işgalci Alman ordusuna teslim etmeyi, kendi ülkesinin işçilerinin silahlanmasına ve yönetime katılmasına tercih ediyor. Çünkü burjuvazinin yabancı bir devletten duyduğu korku, kendi mülksüzlerinin, işçi sınıfının örgütlü gücünden duyduğu korkunun yanında hiç kalıyor.
Gökyüzünü fethe çıkanlar: Paris Komünü
Bu yenilgiyi ve bu anlaşmayı hazmedemeyen halk,18 Mart 1871'de Hotel de Ville binasının önünde toplanarak ''Paris Komünü'' (La Commune de Paris)nü ilan ediyor. Paris Komünü, Paris halkının Fransız hükûmetine karşı kurduğu 18 Mart 1871’den 28 Mayıs 1871’e uzanan yerel bir yönetimin adıdır. Paris Komünü, içinde şekillendiği koşullar, tartışmalarla yürüyen kararları ve acılı sonu onu zamanının en önemli politik dönemlerinden biri haline getiriyor.
Paris Komünü yalnızca kısa ömürlü bir ayaklanma değil; modern sol düşüncenin, işçi demokrasisinin ve halk öz-yönetimi fikrinin en önemli tarihsel deneylerinden biri oluyor.
Paris Komününün hüküm sürdüğü iki ay kadar süren iktidarı boyunca bazı reformlar yapılıyor. Bunlardan bazıları: Sıkıyönetimin, askerî mahkemelerin, sansürün ve düzenli ordunun kaldırılması, kilise ile devletin ayrılması, din işlerine ayrılan bütçenin, dini vakıfların ve okullardan din derslerinin kaldırılması, kilise mallarının milli emlake devredilmesi, fabrikaların işçilere devredilmesi vb.
Paris Komünü’nü yalnızca yapılan reformlar nedeniyle değil, ortaya koyduğu yönetim anlayışı nedeniyle de önemli kılan konular bulunuyor. Komün, merkezi devlet yapısına karşı yerel halk meclislerini, doğrudan temsili ve geri çağrılabilir yöneticileri öne çıkaran farklı bir siyasal model denemesi olarak da değerlendiriliyor. Bu yönüyle modern siyaset düşüncesinde “halkın kendi kendini yönetmesi” fikrinin en önemli tarihsel örneklerinden biri sayılıyor
Komün, sadece romantik bir yerel yönetim denemesi olmuyor; Karl Marx’ın ifadesiyle, "işçi sınıfının hazır devlet mekanizmasını kapıp onu kendi amaçları için aynen kullanamayacağını, onu kökünden parçalaması gerektiğini" gösteren ilk tarihsel deneyim oluyor. Komünarlar, eski devletin baskı aygıtlarını parçalayarak yerine doğrudan halkın iradesine dayanan yepyeni bir aygıt koyuyor. Bu yüzden Marx, Komün’ü selamlıyorken onları boşuna "gökyüzünü fethe çıkanlar" olarak nitelendirmiyor.
Kanlı hafta ve Komünarlar Duvarı
22 Mart 1871'de Versailles hükümeti yandaşlarının komünü ele geçirme teşebbüsü başarısız oluyor. Ancak 21 Mayıs 1871'de Versailles güçleri Paris’e giriyor ve tarihe "Kanlı Hafta" (La Semaine Sanglante) olarak geçecek o dehşet dolu günler başlıyor. Versailles güçleri komüne karşı şehri ele geçirmek için halk birlikleriyle uzun süre kanlı biçimde savaşıyor. 28 Mayıs 1871 günü, Versailles güçleri tarafından şehir sokak sokak çarpışılarak ele geçiriliyor. Halk, Versailles güçlerine karşı mermi tükenince taşları tüfeklere doldurup savaşıyor, rehineler karşılıklı olarak öldürülüyor.
Komünün son trajik direnişi ise ünlü Père Lachaise Mezarlığı’nda yaşanıyor. Mezarlığın kuzeydoğu köşesindeki o tarihi duvarın önünde, son ana kadar teslim olmayan 147 Komünar devrimcisi acımasızca kurşuna diziliyor ve hemen oracıkta açılan toplu mezara gömülüyor. İşte sosyalist kültürün ve işçi sınıfının belleğinde silinmez bir anıta dönüşen bu yapı, o günden sonra tüm dünyada "Komünarlar Duvarı" (Mur des Fédérés) olarak anılmaya başlanıyor.
Savaş boyunca Paris'te 20.000 kadar komün devrimcisi katlediliyor ve 700'den fazla Versailles güçleri ölüyor. 7 bin 500 komün devrimcisi hapse atılıyor, bunlardan bir kısmı denizaşırı sömürgelere sürgüne gönderiliyor. 1880 yılında genel af ilan ediliyor ancak önde gelen komün üyeleri af kapsamına alınmıyor.
Paris Komünü’nün yenilgisi yalnızca Versailles güçlerinin askerî üstünlüğüyle açıklanmıyor. Komünün kısa sürede örgütlenmek zorunda kalması, farklı siyasal gruplar arasındaki koordinasyon sorunları, düzenli bir askerî yapıya sahip olmaması ve Paris dışındaki Fransa’dan yeterli desteği alamaması da yenilgiyi hazırlayan nedenler arasında sayılıyor. Buna rağmen Komün, kısa ömrüne karşın modern siyasal tarihin en etkili halk hareketlerinden biri olarak hafızalarda yaşamayı sürdürüyor.
(Bu konuda ''Paris Komünü'' -La Commune, Paris1871- isimli 2000 yılı yapımı Peter Watkins'in yönetmenliğini yaptığı altı saatlik -345 dakika- güzel bir belgesel var. Bulursanız kaçırmayın derim.)
İşte girişte bahsettiğim “Kiraz Zamanı” şiirinin yazarı Jean-Baptiste Clément, anlattığım Paris Komünü partizanlarındandır. Bu şiir 1871’de Antoine Renaud tarafından besteleniyor ve Paris Komünü'nün simgesi haline gelip devrimci şarkıların en unutulmazlarından biri oluyor.
Tarihi bilgi bu kadar. Şimdi gelelim şiirin hikâyesine.
''Kiraz Zamanı'' şiirinin hikâyesi: Barikattaki hemşire ve kırmızı kirazlar
28 Mayıs 1871, Pazar günü Paris bütünüyle Versailles güçlerinin eline geçiyor. Sadece Fontaine-au-Roi sokağında küçük bir grup çarpışıyor. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçılardır... Aralarında Jean-Baptiste Clément de bulunuyor. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız geliyor. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söylüyor. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmıyor. Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları bir daha hiç kimse göremiyor. (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri, C.1, Çev. A. Kadir - A. Timuçin, Evrensel Basım Yayın, 2000)
Paris Komünü’nün barikatlarında yalnızca erkekler bulunmuyor. Kadınlar da kimi zaman ellerinde tüfekle, kimi zaman yaralıların başında, kimi zaman toplantılarda söz alarak o kısa ömürlü dünyanın kurucuları arasında yer alıyor.
İşte burada tarih ve edebiyat mucizevi bir şekilde kesişiyor. İşin aslı, Jean-Baptiste Clément bu naif ve lirik şiiri Paris Komünü'nden yıllar önce, 1866 yılında kaleme alıyor. Şiir ilk yazıldığında barikatlarla ya da kanlı çatışmalarla hiçbir ilgisi olmayan, saf bir bahar, aşk ve hüzün şiiri oluyor. Ancak hayat, bu naif dizelere kendi kanlı mürekkebiyle yepyeni ve ölümsüz bir anlam yüklüyor.
Clément, barikatta tanıştığı ve son kurşuna kadar yaralıları tedavi eden o adsız kahraman hemşire kızın, Louise’in sergilediği cesarete hayran kalıyor. Aradan yıllar geçiyor, sürgünler, acılar yaşanıyor ve Clément, 1885 yılında şiir kitabının yeni baskısını yaparken bu unutulmaz günü ve Louise'i ölümsüzleştirmek istiyor. Şiirin başına şu tarihi ve dokunaklı ithafı ekliyor: “Fontaine-au-Roi sokağındaki barikatta can veren yiğit yurttaş Louise’e...”
İşte bu yüzden "Kiraz Zamanı" şiiri ve şarkısı, Komün’ün kanlı haftasının en büyük simgesi haline geliyor. Bu simgeselliğin iki derin nedeni bulunuyor: Birincisi, şiirde tasvir edilen yerlere dökülmüş kırmızı kiraz tanelerinin Komünarların akan kan damlalarını çağrıştırması; ikincisi ise Clément'in bu sonradan yaptığı sarsıcı ithaf sayesinde şiirin artık sadece bir aşkın değil, barikatta can veren tüm adsız kahramanların ortak hafızasına dönüşmesi.
Ne muazzam bir tesadüftür ki, Paris Komünü’nün o son barikatlarında Jean-Baptiste Clément elden ele dolaşan ‘’Le Temps des Cerises’’i (Kiraz Zamanı) mırıldanıyorken, Paris’in bir başka köşesinde saklanan bir diğer Komünar şair, Eugène Pottier de tarihin akışını değiştirecek dizeleri kâğıda döküyor. Pottier'nin o günlerde yazdığı şiir, sonradan Pierre Degeyter tarafından bestelenecek ve tüm dünyada işçi sınıfının ortak sesi olacak olan "Enternasyonal" (L'Internationale) marşı oluyor.
Bu iki eser, Paris Komünü’nün ikiz kardeşleri olarak biliniyor. ‘’Enternasyonal’’, Komün’ün epik, ideolojik ve örgütlü öfkesini haykırırken; ‘’Kiraz Zamanı’’ onun lirik, insani ve kalbî sızısını fısıldıyor.
Ve edebiyatta "kiraz" metaforu, yalnızca dökülen kanın kırmızılığını anlatmıyor; o, kış ne kadar sert, ne kadar karanlık geçerse geçsin, baharın ve dolayısıyla devrimin kaçınılmaz olarak geri döneceğinin müjdesi oluyor. Kiraz ağacı, o narin çiçeklerinin ardından meyveye dururken, aslında zalimlere bir şeyi fısıldıyor: ‘’Biz buradayız, köklerimiz derinde ve bizim zamanımız mutlaka gelecektir.’’
Jean-Baptiste Clément “Kiraz Zamanı” şiiriyle öylesine özdeşleşiyor ki, Paris’teki o meşhur Père Lachaise Mezarlığı’nda bulunan mezar taşına bile Fransızca olarak “Kiraz Zamanı Şairi” (Auteur de Le Temps des Cerises) unvanı kazınıyor. Kaderin cilvesine bakın ki şair, son barikatta omuz omuza çarpıştığı ve aynı mezarlıkta kurşuna dizilen yoldaşlarıyla bugün aynı gökyüzünün altında, birkaç yüz metre mesafede koyun koyuna uyuyor. (Fotoğrafını yazımın sonuna ekliyorum.)
Bu şiiri Türkiye’de meşhur eden de yazımın girişinde bahsettiğim Özdemir İnce’nin içinde bu şiirin de bulunduğu ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli şiir kitabı oluyor.
Jean- Baptiste Clément şiirinde başlangıçta tatlı tatlı, güzel güzel başlayıp sonunda da hüzünlü bir şekilde; ‘’Taşırım kiraz zamanından yüreğimde bir yara ve kader sunarken bana kendini, bilmez acımı dindirmesini. Kiraz zamanını hep seveceğim ben ve içimde sakladığım anıyı’’ diye hüzünlü bir şekilde şiirini bitiriyor.
Bu şiir ve hikâyesi ''Le Temps des Cerises'' (Kiraz Zamanı) ismiyle 1914'ten 2005 yılına kadar beş kez filme alınıyor, üzerine bu adla iki ayrı tiyatro oyunu, iki ayrı roman yazılıyor. Şarkılara konu ediliyor.
Yazımın hemen sonunda Fransızca öğrenen herkesin dinlemiş olması kuvvetle muhtemel olan bu şiirden yapılmış şarkının bağlantısını vereceğim. Eğer vaktiniz varsa aşağıdaki bağlantıdan “Kiraz Zamanı” (Le Temps des Cerises) isimli şarkıyı Fransız şansonlarının en güzellerinden Fransız aktör ve müzisyen Yves Montand’dan dinleyin! Hatta canınız kiraz çekmişse de şarkıyı dinlerken bağlantıyı tam ekran olarak izleyin.
Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.
Sonuç
Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir. Dönemine hükmeden şaşaalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydediyor. Hatta hatta anlattığım gibi yerlere dökülen kirazları bile. Belki de tarih yalnızca kazananların değil, unutulmamak için direnenlerin hafızası oluyor. Belki de bazı yenilgiler bu yüzden unutulmuyor. Çünkü kimi zaman tarihte kısa süren şeyler, insanların hafızasında en uzun yaşayanlara dönüşüyor. Zaten boşuna da söylemiyor İngiliz sanat eleştirmeni, senaryo ve belgesel yazarı ve romancı John Berger; ‘‘Galiplerin ömrü kısa olur, mağlupların ise hayal edilemeyecek kadar uzun.’’
Belki de bu yüzden her kiraz mevsiminde yalnızca yazı değil, hafıza da geri dönüyor. Ve bazı yenilgiler, tıpkı yerlere düşen kirazlar gibi, toprağa karışsalar bile unutulmuyor.
Osman AYDOĞAN
Yves Montand, ‘’Le Temps des Cerises’’ (Kiraz Zamanı)
https://www.youtube.com/watch?v=we8ue0thTFE

Kiraz Zamanı
Gelince bize kiraz zamanı,
sevinçli bülbülle alaycı karatavuk
bayram ederler.
Güzellerin başında kavak yelleri,
sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır.
Gelince bize kiraz zamanı,
alaycı karatavuk ne güzel şakır.
Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa.
Gider çiftler düş kura kura
kirazları toplamaya,
bir örnek giysiler içinde aşk kirazları
düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.
Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,
toplanır düş kura kura mercan taneleri.
Gelince size kiraz zamanı,
korkunuz varsa aşkın acısından,
sakının güzellerden.
Ben ki ağır acılardan hiç korkmam,
istemem bir gün bile yaşamak acısız.
Gelince size kiraz zamanı,
aşkın acılarını da tadacaksınız.
Hep seveceğim ben kiraz zamanını
Taşırım kiraz zamanından
yüreğimde bir yara.
Ve kader sunarken bana kendini
bilmez acımı dindirmesini.
Kiraz zamanını hep seveceğim ben,
ve içimde sakladığım anıyı.
Le Temps des Cerises
Quand nous chanterons le temps des cerises,
Et gai rossignol, et merle moqueur
Seront tous en fête !
Les belles auront la folie en tête
Et les amoureux du soleil au cœur !
Quand nous chanterons le temps des cerises
Sifflera bien mieux le merle moqueur !
Mais il est bien court, le temps des cerises
Où l'on s'en va deux cueillir en rêvant
Des pendants d'oreilles...
Cerises d'amour aux robes pareilles,
Tombant sous la feuille en gouttes de sang...
Mais il est bien court, le temps des cerises,
Pendants de corail qu'on cueille en rêvant !
Quand vous en serez au temps des cerises,
Si vous avez peur des chagrins d'amour,
Evitez les belles !
Moi qui ne crains pas les peines cruelles
Je ne vivrai pas sans souffrir un jour...
Quand vous en serez au temps des cerises
Vous aurez aussi des chagrins d'amour !
J'aimerai toujours le temps des cerises,
C'est de ce temps-là que je garde au cœur
Une plaie ouverte !
Et dame Fortune, en m'étant offerte
Ne saurait jamais calmer ma douleur...
J’aimerai toujours le temps des cerises
Et le souvenir que je garde au cœur !
Jean-Baptiste Clément (1866)