• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam488
Toplam Ziyaret4287678

İnsan Yetiştirme Düzenimiz


İnsan Yetiştirme Düzenimiz

07 Aralık 2016


Doğu düşüncesinde sıklıkla dile getirilen ve Halil Cibran ile de anılan güzel bir söz vardır: “Onlara güneşi işaret ettim, onlar parmaklarıma baktılar.” Eğitim söz konusu olduğunda bu söz bana hep anlamlı gelir. Eğitimin evrensel amacı insana yalnızca parmağı değil, parmağın işaret ettiği gökyüzünü, yıldızları ve güneşi de gösterebilmektir. Bizim kısaca “eğitim sistemi” dediğimiz “İnsan Yetiştirme Düzenimiz” ise çoğu zaman gökyüzüne, yıldızlara ve güneşe değil, onları gösteren parmağa bakar.

Bu zihniyet tıkanıklığı sadece günümüzün meselesi değildir. Tanzimat’tan bu yana (Mektep-Medrese / Usûl-i Cedîd tartışmalarından Cumhuriyet’e) Türk eğitim tarihi, biçimsel yenileşmeler ile özdeki zihniyet dönüşümü arasındaki gerilimden mustariptir. Kurumların isimleri, binalar, teknolojiler değişmiş; ancak eğitimin insanı özgürleştiren mi yoksa devlete/ideolojiye tabi kılan bir araç mı olacağı sorusu tarihsel sürecimiz boyunca net bir nihayete erdirilememiştir.

Türkiye'de eğitim sistemi uzun yıllardır bilimsel ve pedagojik ilkelerden çok, dönemsel siyasal tercihlerden ve ideolojik yaklaşımlardan etkilenir. Hükümetler, bakanlar, programlar, sınav sistemleri ve eğitim politikaları değiştikçe sistem de yeniden biçimlendirilir. Böylece eğitim, uzun vadeli ve kurumsal bir insan yetiştirme politikası olmaktan uzaklaşıp adeta bir “yazboz tahtası”na dönüşür. Asıl tartışılması gereken ise hangi hükümetin hangi eğitim modelini uyguladığı değil, bütün bu değişikliklerin üzerinde yükselebileceği bilimsel, pedagojik ve kurumsal bir eğitim anlayışının neden yeterince oluşturulamadığıdır.

Sorun daha kavramların kendisinde başlar. Eğitim nedir? Öğretim nedir? Talim nedir? Bilgi aktarmakla insan yetiştirmek aynı şey midir? Bir çocuğa bir işin nasıl yapılacağını öğretmekle ona düşünmeyi, sorgulamayı ve kendi hükmünü kurmayı öğretmek arasında nasıl bir fark vardır? Eğitim sistemimizi tartışmadan önce bu sorular üzerinde durmak gerekir.

EĞİTİM NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Eğitim, öğretim ve talim birbirinden bütünüyle kopuk kavramlar değildir. Öğretim, eğitimin bilgi ve beceri kazandırmaya yönelik önemli bir parçasıdır; talim ise belirli bir davranışın veya becerinin tekrar yoluyla geliştirilmesini sağlayabilir. Sorun bunların varlığı değil, eğitimin bunlardan ibaret sanılmasıdır. Çünkü insan yetiştirmek, yalnızca bilgi ve beceri kazandırmaktan daha geniş bir süreçtir.


Eğitimde akıl yürütme vardır, neden-sonuç ilişkisi vardır, sorgulama vardır, araştırma vardır. Ama biz eğitimi çoğu zaman öğretime, öğretimi de bilgi aktarmaya indirgedik. Eğitilmiş zihnin, yalnızca bilgiyle donatılmış zihinden farklı olduğunu anlayamadık. Hep “nasıl” sorusuna cevap aradık, “niçin” sorusunu yeterince sormadık. Bugün bir sınıfa baktığınızda çoğu zaman tablo aynıdır: Öğretmen konuşur, öğrenciler dinler ve yazar. Soru sormaya, tartışmaya ve düşünceyi birlikte geliştirmeye ise yeterince yer kalmaz.


Ziya Gökalp

Bizde eğitim ile öğretim arasındaki fark üzerinde duran düşünürlerden biri de Ziya Gökalp'tir. Gökalp, eğitimi yalnız bilgi kazandırma işi olarak görmez; onu insanın içinde yaşadığı toplumun kültürünü, değerlerini ve davranış biçimlerini kazanmasıyla ilişkilendirir. Öğretim insana bilgi kazandırırken eğitim insanın kişiliğinin ve toplumsal kimliğinin oluşmasına da katkıda bulunur. Ancak burada önemli olan, kültürü yalnız geçmişten geleceğe aktarmak değil, onu anlayacak, sorgulayacak ve geliştirecek insanı da yetiştirmektir.


Sokrates

Sokrates'in düşüncesinde sorgulama esastır. Ona göre “sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.” Eğitim işte bu sorgulama yeteneğini vermelidir. Eğitim almış insan soru sormalı, şüphe etmeli, eleştirmeli, analiz etmeli ve sorgulamalıdır. Ama biz çoğu zaman önümüze konulanı sorgulamadan ya kabul ediyor ya da reddediyoruz. Sınav biter, bilgiler unutulur; ama sorgulamama alışkanlığı kalır.

Goethe

Alman edebiyatının büyük isimlerinden Goethe, “Üç bin yıllık geçmişin hesabını yapamayan insan, günübirlik yaşayan insandır” der. Çünkü düşünmek yalnız bugünü sorgulamak değildir; geçmişi bilmek, geçmişle bugün arasında ilişki kurmak ve insanlığın biriktirdiği tecrübenin farkında olmaktır. Eğitim insana yalnız bilgi değil, zaman bilinci de vermelidir. Geçmişini bilmeyen insanın bugünü anlaması, bugününü anlamayan insanın da geleceğini kurması güçtür.

Jostein Gaarder

Aynı zamanda felsefe öğretmeni olan Norveçli yazar Jostein Gaarder'in çok güzel bir kitabı vardır: “Sofi'nin Dünyası”. Kitabın daha ilk sayfalarında Sofi'nin karşısına insanın kendisine sorabileceği en temel sorulardan biri çıkar: “Sen kimsin?” Sofi adı da Yunanca “sophia”, yani “bilgelik” sözcüğünü çağrıştırır. Felsefede cevaplar kadar, hatta bazen cevaplardan önce sorular önemlidir. Çünkü insan ancak soru sormaya başladığında düşünmeye başlar. Gaarder'in yaptığı da okuyucuya hazır cevaplar vermekten çok, onu soru sormaya ve düşünmeye yöneltmektir. Eğitim de bunu yapmalıdır.

Immanuel Kant

Alman felsefesinin büyük isimlerinden Immanuel Kant'ın üç temel eserinin adında da “eleştiri” vardır: “Saf Aklın Eleştirisi”, “Pratik Aklın Eleştirisi” ve “Yargı Gücünün Eleştirisi”. Kant'ın Aydınlanma düşüncesinin merkezinde de insanın başkasının kılavuzluğuna ihtiyaç duymadan kendi aklını kullanabilmesi vardır. “Kendi aklını kullanma cesaretini göster!” sözüyle özetlediği anlayış budur. Eleştiriden, analizden ve yorumdan yoksun bir eğitim, eğitim değildir; bu temel farkı kavrayamadık. Bizde eleştiri çoğu zaman övgü ile yergi arasında sıkışıp kalmıştır. Oysa eleştiri için önce bilgi, sonra anlama, analiz ve yorum gereklidir. Eğitim, insana yalnızca ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini de öğretmelidir.

Eğitim felsefi bir temele dayanmalıdır; çünkü felsefenin temel işlevlerinden biri insanı düşünmeye, sorgulamaya ve kendi hükümlerini kurmaya yöneltmektir. Eğitimin amacı da insanı düşündürmek, kişinin analiz ve sorgulama yeteneğini geliştirmektir. Eğitimin işlevlerinden biri kuşaktan kuşağa kültürün aktarılmasıdır; ancak eğitim yalnızca kültürün aktarılması değildir. Eğitim, kendisine aktarılan kültürü anlayacak, sorgulayacak, geliştirecek ve yeni sentezlere ulaştıracak bireyler de yetiştirmelidir. Kültürü yalnızca tekrar eden değil, ona katkıda bulunan insan yetiştirmek eğitimin temel amaçlarından biri olmalıdır.

EĞİTİMDE TEMEL EKSİKLİKLER

Güçlü toplumlar güçlü bireylerden oluşur. İyi bir eğitim sistemi bireyler arasındaki farklılıkları gözetmeli, her insanın kendi yetenekleri ve kişiliği doğrultusunda gelişmesine imkân vermelidir. Oysa eğitim sistemimiz çoğu zaman bireyleri birbirine benzetmeye çalışmaktadır. Bireysel farklılıkları dikkate almayan bir eğitim sistemine sahip toplumun gelişme ve değişme imkânı da sınırlıdır. Her öğrenciyi aynı kabul ediyor, aynı yöntemlerle eğitiyor ve aynı ölçülerle değerlendiriyoruz. Öğrenciyi şekil verilecek bir “balmumu”na, “yontulmamış bir mermer”e benzetiyoruz. Öğrencinin bir kişiliği, yeteneği, ilgisi ve özerkliği olduğunu unutuyoruz. “Eğitim yapalım” derken bazen öğrencinin kişiliğini ve özerkliğini de yontuyoruz.

Thomas Edison

Öğrenciyi biçim verilecek bir nesne olarak gören anlayışın eski örnekleri de vardır. Amerikalı mucit Thomas Edison'a atfedilen “Bir mermer parçası için heykeltıraş ne ise ruh için de eğitim odur” sözü bu anlayışı iyi anlatır. Oysa insan mermer değildir, eğitimci de heykeltıraş değildir. Mermerin heykeltıraş karşısında iradesi yoktur; insanın ise kişiliği, yeteneği, merakı, iradesi ve kendi hayatına ilişkin tercihleri vardır. Eğitimin görevi insanı eğitimcinin zihnindeki kalıba göre yontmak değil, onda var olan yeteneklerin gelişmesine imkân vermektir.

Çocuk boş bir levha da değildir. Ailesinden, çevresinden ve içinde yaşadığı kültürden getirdikleri olduğu gibi, kendisine özgü bir mizacı, merakı ve yetenekleri de vardır. Eğitim bunları yok sayarak herkesi aynı kalıba sokmaya çalıştığında bireyi geliştirmek yerine sıradanlaştırır. Eğitimde asıl olan çocuğun ne olacağına onun adına karar vermek değil, ne olabileceğini keşfetmesine yardımcı olmaktır.

Bu noktada yalnız zihinsel değil, bedensel özgürlük de önemlidir. İnsanın gelişim tarihinde iki ayak üzerinde yürümesiyle ellerinin serbest kalması, alet kullanması ve çevresiyle daha karmaşık ilişkiler kurması önemli bir dönüm noktasıdır. İnsan yalnız zihniyle değil, bedeniyle de öğrenir; dokunur, dener, yapar, yanılır ve yeniden yapar. Bu nedenle eğitim yalnız zihni değil, bedeni de özgür bırakmalıdır.

Ama bizim eğitim anlayışımıza baktığımızda yalnız düşüncemizin değil, bedenimizin de çoğu zaman hapsedildiğini görüyoruz. Çocuk saatlerce sırasında oturmalı, öğrenci sessiz durmalı, yetişkin gibi ciddi görünmelidir. Ellerimiz hapis, bacaklarımız hapis; bedenimizi rahatça kullanmayı, hareket etmeyi, oyunu, sporu, dansı ve halk oyunlarını eğitimin doğal bir parçası olarak görmüyoruz. Bedenimiz de düşüncemiz gibi sürekli denetim altında tutuluyor. Oysa davranışlarında özgür olamayanlar düşüncelerinde de özgür olamazlar.

Michel Foucault

Fransız düşünür Michel Foucault, ‘’Hapishanenin Doğuşu’’ adlı eserinde modern kurumların (kışlaların, hapishanelerin, fabrikaların ve okulların) insan bedenini uysallaştırmak (disciplining) üzerine kurgulandığını gösterir. Okul, sadece zihni değil, bedeni de sıraya sokarak denetim altına alır. Bedenine hareket alanı tanınmayan, sürekli bir mekanik disipline maruz bırakılan bireyden zihinsel bir özgürlük beklemek çelişkidir.

İsmail Hakkı Baltacıoğlu

Türk eğitim düşüncesinde İsmail Hakkı Baltacıoğlu da öğrenciyi edilgen bir bilgi alıcısı olarak görmeyen eğitimcilerden biridir. Ona göre eğitim hayatın dışında ve yalnız sınıf içinde yürütülen bir faaliyet değildir; insan yaparak, yaşayarak, üreterek ve toplumsal hayatın içinde sorumluluk alarak yetişir. Eğitim çocuğu tek biçimli bir kalıba sokmamalı, onun kişiliğini ve yaratıcı gücünü geliştirmelidir. Bu anlayışta öğrenci, üzerinde çalışılan bir nesne değil, eğitim sürecinin etkin öznesidir.


İsmail Hakkı Tonguç

Türkiye'nin eğitim tarihinde bu anlayışın en dikkat çekici örneklerinden biri İsmail Hakkı Tonguç'un eğitim düşüncesidir. Tonguç için eğitim yalnız kitap ve sınıf işi değildir; insan iş içinde, üreterek, yaparak ve yaşayarak öğrenir. Köy Enstitülerinin eğitim anlayışında ders ile hayat, zihin ile beden, bilgi ile üretim, sanat ile gündelik yaşam birbirinden bütünüyle ayrılmaz. Öğrenci yalnız dinleyen değil; okuyan, yazan, düşünen, çalışan, üreten ve sanatla uğraşan bir insandır. Bu tecrübenin uygulaması ve sonuçları ayrıca tartışılabilir; fakat eğitim ile hayat arasındaki duvarları kaldırmaya çalışan yaklaşımı bugün de üzerinde düşünmeye değerdir.


John Dewey

Yirminci yüzyılın en etkili eğitim felsefecilerinden John Dewey, eğitimin hayata hazırlık değil, ‘’hayatın kendisi’’ olduğunu savunur. Dewey’nin “yaparak ve yaşayarak öğrenme” (learning by doing) ile “ilerlemecilik” (progressivism) ilkeleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye eğitim sisteminin şekillenmesinde ve Köy Enstitüleri modelinin felsefi arka planında da belirleyici bir rol oynamıştır.

Sokrates

Sokrates'in düşüncesinde bilgi ile doğru eylem arasında güçlü bir ilişki vardır. Fakat Sokrates'in asıl önemi, insanlara yalnızca ders vermesinde değil, onlarla konuşmasında ve sorular sorarak birlikte düşünmesindedir. Eğitimde eksikliğini çektiğimiz şeylerden biri de budur: konuşmak. Ailede anne ve baba konuşur, çocuk dinler; okulda öğretmen anlatır, öğrenci dinler; işyerinde amir konuşur, çalışan dinler. Oysa konuşmak yalnız söz söylemek değil, karşımızdakini dinlemek, soru sormak, cevap vermek ve birlikte düşünmektir. Eğitim monolog değil, diyalog olmalıdır.

Ölü Ozanlar Derneği

Eğitim, sanat ve özgür düşünce ilişkisini anlatan güzel örneklerden biri de 1989 yapımı “Ölü Ozanlar Derneği” (Dead Poets Society) filmidir. Tom Schulman'ın senaryosundan Peter Weir'ın yönettiği ve Robin Williams'ın öğretmen John Keating'i canlandırdığı film, daha sonra N. H. Kleinbaum tarafından romanlaştırılmıştır. Keating'in öğrencilerine vermeye çalıştığı asıl şey hazır bilgilerden çok, kendi gözleriyle bakabilme ve kendi düşüncelerini kurabilme cesaretidir. Şiir ve edebiyat burada yalnızca öğretilen birer ders değil, insanın kendisini ve hayatı anlamasının araçlarıdır.

Sanat ve edebiyatın eğitimdeki yeri de tam burada başlar. Edebiyat insana yalnız kelimeleri değil, başka insanların dünyalarını da öğretir. Roman okuyan insan bir süreliğine başka bir insanın hayatına, korkularına, sevinçlerine ve acılarına girer. Şiir dili inceltir, müzik duyguyu geliştirir, resim bakmayı öğretir. Eğitim yalnız aklı değil, insanın duygu ve hayal dünyasını da geliştirmelidir.

Bizde eğitim çoğu zaman “talim” zihniyetiyle ele alınmıştır. Oysa talim eğitimin kendisi değil, ancak araçlarından biridir. Talim, tekrar ve uygulama yoluyla belirli bir bilgi, davranış veya becerinin kazanılmasını sağlar; insana bir işin “nasıl” yapılacağını öğretir. Bu elbette gereklidir. Fakat eğitim bununla yetinemez. Eğitim “nasıl?” sorusunun yanına “niçin?” sorusunu da koymalıdır. Bir şeyi yapabilmek kadar, onu neden yaptığını anlayabilen insan yetiştirmek gerekir. Sorunumuz talim yapmamız değil, eğitimi zaman zaman talime indirgememizdir.

Sanat

Oyun, müzik, resim, tiyatro ve dans eğitimin süsü değildir. Çocuk bunlarla yalnız eğlenmez; bedenini tanır, hayal kurar, kendisini ifade eder, başkalarıyla birlikte hareket etmeyi ve üretmeyi öğrenir. Sanatı derslerin arasına sıkıştırılmış bir boş zaman faaliyeti olarak görmek, eğitimin insanı yalnız akıldan ibaret sayması demektir. Oysa insan yalnız düşünen değil, hisseden, hayal eden ve yaratan bir varlıktır.

Friedrich Schiller

Alman şair ve düşünür Friedrich Schiller, ‘’İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar’’ adlı eserinde insanın ancak "oyun" ve "sanat" yoluyla tam manasıyla özgürleşip kendi bütünlüğüne kavuşabileceğini söyler. Schiller’e göre insan, aklının zorunlulukları ile duygularının baskısı arasında sıkıştığında onu özgür kılacak olan estetik deneyimdir. Sanatı ve oyunu eğitimin dışına itmek, insanı yarım bırakmaktır.

İsmail Tunalı / Nusret Hızır

Türkiye’de felsefi estetiğin öncülerinden İsmail Tunalı’nın da vurguladığı gibi, estetik yaşantı ve sanat eğitimi bir lüks değil, insanın gerçekliği kavrama ve sanatsal yaratıcılıkla kendi dünyasını kurma yetisidir. Nusret Hızır’ın da belirttiği üzere felsefe ve sanat, dondurulmuş dogmaların karşısında zihni sürekli açık ve esnek tutan en temel insani etkinliklerdir.


Talim ve Terbiye Kurulu

Eğitim yalnız bilgi ve beceri kazandırmakla da sınırlı değildir; değerlerin, davranışların ve toplumsal yaşama ilişkin ilkelerin aktarılmasında aile kadar okulun da etkisi vardır. Ancak burada önemli bir sınır ortaya çıkar: Devletin görevi öğrenciye belirli bir siyasal veya ideolojik kalıp vermek değil, onun kendi aklıyla düşünebileceği zihinsel ve ahlaki zemini hazırlamaktır. Eğitim, insan yetiştirmek ile insan biçimlendirmek arasındaki bu hassas ayrımı gözetmelidir.

Millî Eğitim Bakanlığında eğitim politikalarına yön veren kurumlardan birinin adının hâlâ “Talim ve Terbiye Kurulu” olması da eğitim dilimizin tarihsel sürekliliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Mesele elbette kurulun adından ibaret değildir; asıl mesele eğitimin bugün hâlâ ne ölçüde talim, ne ölçüde bilgi aktarımı ve ne ölçüde özgür insan yetiştirme süreci olarak görüldüğüdür.

Ayrıca çocuğa terbiyeyi evde ailesi verir. Devlet, terbiye vermez. Devlet terbiye vermeye kalkarsa bu eğitim olmaz, başka şey olur, siyasi literatürde bunun adı başka bir şeydir. 

Erich Fromm, “Sevme Sanatı”

Eğitimde eksik bıraktığımız önemli konulardan biri de sevgidir. Alman kökenli ABD'li psikanalist, sosyolog ve düşünür Erich Fromm, “Sevme Sanatı” adlı eserinde sevginin insanın kendiliğinden ve hiçbir çaba göstermeden sahip olduğu basit bir duygu olmadığını anlatır. Fromm'a göre sevmek de öğrenilmesi, emek verilmesi ve geliştirilmesi gereken bir insan yetisidir. Biz ise ana dili öğrenir gibi sevmenin de kendiliğinden gelişeceğini sandık. Eğitim sistemimizde sevmenin, empati kurmanın, özen göstermenin ve başkasına saygı duymanın üzerinde yeterince durmadık.

Sevgi kavramının anlamını da çoğu zaman daralttık. Sevgiyi ailemizle ve yakın çevremizle sınırlı bir duygu gibi gördük; başka insanlara, başka canlılara, doğaya ve hayata karşı duyulan ilgiyi, özeni ve sorumluluğu yeterince düşünmedik. Hep sevilmeyi bekledik, sevmek için gösterilmesi gereken çabayı ise çoğu zaman unuttuk. Oysa Fromm'un işaret ettiği gibi sevgi yalnız bir duygu değil; ilgi, sorumluluk, saygı ve tanımayı da gerektiren etkin bir insan ilişkisidir. İnsan yetiştirmek yalnız aklını geliştirmek değil, başkasının varlığını ve değerini görebilecek bir vicdan da geliştirmektir.

Russell W. Gough'un “Karakteriniz Kaderinizdir”

ABD'li yazar Russell W. Gough'un “Karakteriniz Kaderinizdir” (Character Is Everything) adlı kitabında üzerinde durduğu önemli konulardan biri karakter eğitimidir. Gough'a göre karakter gelişimi yalnızca yeni ve teknik açıdan mükemmel eğitim programları hazırlamakla sağlanamaz. Genç insan, iyi davranışları yalnız kendisine anlatıldığı için değil, bu davranışları çevresindeki yetişkinlerde gördüğü ve onları örnek aldığı için de kazanır. Bu nedenle karakter eğitiminin en önemli unsurlarından biri, çocuğun karşısında örnek alabileceği insanların bulunmasıdır.

Öğrencilerin eğitim sürecinde ihtiyaç duydukları şey yalnız en ileri eğitim teknolojileri, en yeni eğitim yöntemleri veya bilgisayarlar ve tabletler değildir. Bütün bunlardan daha önemli olan, karşılarında model alabilecekleri örnek insanların bulunmasıdır. Bu model insan yalnız öğretmen, anne veya baba da değildir; çocuk, hayatı boyunca karşılaştığı insanlardan, arkadaşlarından, yöneticilerden, sanatçılardan, sporculardan ve medya aracılığıyla tanıdığı kişilerden de etkilenir. Çünkü çocuk yalnız kendisine anlatılanı değil, çevresinde gördüğünü de öğrenir.

Albert Bandura ve sosyal öğrenme kuramı

Psikolog Albert Bandura'nın sosyal öğrenme kuramı da insanın yalnız doğrudan deneyimleriyle değil, başkalarının davranışlarını gözlemleyerek ve onları model alarak öğrendiğini gösterir. Çocuk için yetişkinin ne söylediği kadar ne yaptığı da önemlidir. Dürüstlüğü anlatıp dürüst davranmayan, saygıyı öğütleyip karşısındakine saygı göstermeyen, özgür düşünceden söz edip soru sorulmasına tahammül etmeyen bir yetişkinin verdiği asıl eğitim sözleriyle değil, davranışlarıyla verdiği eğitimdir.

Bu nedenle çocuğun karşısındaki modeller yalnız aile ve okulla da sınırlı değildir. Televizyon, sinema, internet ve bugün artık sosyal medya da çocuklara sürekli davranış modelleri sunmaktadır. Şiddetin, zorbalığın, kolay kazancın veya başkalarını aşağılamanın sürekli ödüllendirildiği bir kültürel ortamın çocuk üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını düşünemeyiz. Ancak bu etki tek yönlü ve kaçınılmaz da değildir. Ailenin, okulun ve toplumsal çevrenin görevi çocuğa gördüğünü yalnız taklit etmeyi değil, gördüğünü değerlendirmeyi ve sorgulamayı da öğretmektir.

Eğitimde üzerinde yeterince durmadığımız konulardan biri de doğru, dürüst, ilkeli ve ahlaklı birey yetiştirmektir. Ancak ahlak eğitimi yalnızca çocuğa neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlatmakla verilemez. Çocuğun model aldığı yetişkinlerin davranışları, kendisine verilen ahlak dersinden çoğu zaman daha öğreticidir. Çocuğa dürüst olmasını söyleyen toplum, dürüstlüğün karşılığını da gündelik hayatın içinde göstermek zorundadır.

Ahlakı anlatmakla ahlaklı insan yetiştirmeyi de birbirine karıştırıyoruz. Dinî veya ahlaki değerlerin sözle öğretilmesinin tek başına doğru, dürüst ve ilkeli insan yetiştirmeye yeteceğini sanıyoruz. Oysa çocuk, kendisine söylenen değerlerle toplumda gördüğü davranışlar arasındaki çelişkiyi de fark eder. Renkli camlara, hitabet kürsülerine, siyaset meydanına, çarşıya, pazara ve nihayet aynaya bir bakınız. Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafe, verdiğimiz ahlak eğitiminin de sınırlarını gösterir.

Ahlak yalnız neyin doğru olduğunu bilmek değildir; doğru olanı alışkanlık hâline getirebilmektir. İnsan dürüstlüğü yalnız öğrenerek değil, dürüst davranarak; sorumluluğu yalnız dinleyerek değil, sorumluluk alarak kazanır. Bu nedenle karakter eğitimi de yalnız derslerle değil, okulun ve toplumun gündelik hayatıyla gerçekleşir.

Albert Einstein

Albert Einstein'ın eğitim üzerine söylediği güzel bir söz vardır: Eğitimin amacı yalnızca olguları öğretmek değil, zihni düşünmeye alıştırmaktır. Çünkü bilgi gereklidir, fakat tek başına yeterli değildir. İnsan öğrendiği bilgiyi sorgulayamıyor, yorumlayamıyor ve yeni bir düşünceye dönüştüremiyorsa eğitim eksik kalır. Felsefe insana düşünmeyi, sanat görmeyi ve hissetmeyi, edebiyat ise başka insanların dünyalarına girebilmeyi öğretir. İnsan yetiştirmek bütün bunları birlikte gerektirir.

Kendisiyle ve toplumuyla barışık, hayatına anlam verebilen insan

Eğitimin hedeflerinden biri de kendisiyle ve toplumuyla barışık, hayata güvenle bakabilen, sevebilen, gülebilen ve başkalarının mutluluğunu da önemseyen insanlar yetiştirmek olmalıdır. Eğitim yalnız başarılı insan değil, hayatına anlam verebilen insan da yetiştirmelidir. Çünkü insanın başarısı yalnız sahip olduğu bilgi, makam veya servetle değil, nasıl bir hayat yaşadığı ve çevresindeki insanlarla nasıl bir ilişki kurduğu ile de ölçülür.

Yaşama sevinci

Eğitim (ve de disiplin) adı altında insanlarımızın yaşama sevinci budandı. (Hâlâ da buduyorlar) Kültür olarak ne varsa hepsi insana hüzün şırınga ediyor. Biz toplum olarak gülmeyi de giderek unutuyoruz. Sokakta, iş yerinde, toplu taşıma araçlarında insanların yüzüne bakın; asık suratlı, yorgun, kaygılı insanlar görürsünüz. Yüzlerimizde hep hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları var çığlık çığlığa. Yeryüzü, aslında Tanrı’nın kutsal kitaplarında vadettiği cennet ama biz bunun farkında olmadığımız gibi içimizde de dışımızda da bir cehennem yaşatıyoruz alev alev. Oysa gülmek, tebessüm etmek, hayattan sevinç duyabilmek de insanın yetiştiği aile, okul ve toplum ortamından bağımsız değildir. Sürekli korkutulan, yargılanan, aşağılanan ve başarısızlıkla tehdit edilen bir çocuğun hayata güvenle bakmasını beklemek kolay değildir.

Özgüven

Ve eksik olan çok önemli bir şey daha: Özgüven. Aslında sona bıraktım ama eğitimin en önemli öğesidir özgüven. Özellikle eğiticilerin (ve de amirlerin) davranışlarında yargılayıcı, denetleyici ve müdahaleci bir tavır hâkimdir. Aslında yargılayıcı, denetleyici ve müdahaleci bir tavır da heves kırar, hedef küçültür ve özgüven sarsar. Baskı altında büyüyen zihin, düşünmez; sadece itaat eder. En büyük eğitici (ve de amir) olarak başta anne ve baba olarak bu tavrı sergiliyoruz. Sanki insanlarımızın doğuştan Tanrı’nın bahşettiği özgüvenini yok etmek için çaba harcıyoruz. Çocuk evde, öğrenci okulda, birey işyerinde bir kusur mu işledi, hemen olumsuz hitaplarla yargılanıp itham ediliyor.

Çocuğu sürekli kontrol etmek, her davranışını yargılamak, yanlışını kişiliğine yöneltilmiş bir kusur gibi göstermek de özgüveni geliştirmez. Aynı durum okul için de geçerlidir. Yanlış cevap verdiğinde küçümsenen, soru sorduğunda susturulan, farklı düşündüğünde ayıplanan çocuk bir süre sonra hata yapmamanın en güvenli yolunun hiç konuşmamak olduğunu öğrenir. Oysa hata yapmak öğrenmenin doğal bir parçasıdır. Çocuğa yalnız doğru yaptığı zaman değil, denediği, çaba gösterdiği ve yeniden başladığı zaman da değer verilmelidir.

Çocuğun olumlu davranışları görülmeli ve desteklenmelidir. Ancak burada amaç çocuğu sürekli övgüye bağımlı hâle getirmek değildir. “Sen çok zekisin” demek yerine gösterdiği çabayı, sabrı ve gelişmeyi fark etmek daha değerlidir. Çocuk başarının yalnız sonuçtan değil, emekten, denemekten ve hatalardan öğrenmekten geçtiğini anlamalıdır. Eğitim, çocuğa başarısızlıktan korkmayı değil, başarısızlıktan öğrenmeyi de öğretmelidir.

Özgüven yalnız insanın kendisini beğenmesi değildir. Kendi düşüncesini söyleyebilmesi, gerektiğinde “hayır” diyebilmesi, hata yapmayı göze alabilmesi ve verdiği kararların sorumluluğunu taşıyabilmesidir. Bunun için çocuk hem ailede hem okulda belirli bir hareket ve düşünce alanına sahip olmalıdır. Sürekli korkuyla, ceza tehdidiyle veya otoritenin mutlak doğruluğuyla yetiştirilen çocuk itaat etmeyi öğrenebilir; fakat kendi hükmünü kurmakta zorlanır. Baskı altında büyüyen zihin, düşünmez; sadece itaat eder.

Goethe

Goethe derdi; ‘’insanlara olduğu gibi davranırsanız olduğu gibi kalırlar, olabileceği gibi davranırsanız olabileceği gibi olurlar.’’ Eğitim bilimciler, davranışları etkilemenin en iyi yolunun; ‘’olumsuz yorumlarda’’ bulunmak değil, ‘’olumlu pekiştirmelerde’’ bulunmak olduğunu, ‘’yanlış işleri eleştirmek'' yerine ‘’doğru işleri pekiştirmek'' için zaman harcandığında daha iyi sonuç alındığını, insanlardan ne beklerseniz onların da onu verdiklerini söylüyorlar. Bu gerçeği kavrayamadık ve uygulamaya da geçiremedik.

Eğitim bilimciler, ‘’İnsanın kendisine değer verildiğini ve takdir edildiğini hissetmesi gerekir‘‘ derler, ‘‘kendisini değersiz hisseden, baskı altında kalan ve örselenen insanlar düşünemezler’’ derler. ''Kendisini değerli hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur'' derler. Ülkemizde; evde, okulda, işyerinde, idari ve yönetim sistemimizde sistematik bir biçimde üzerek, eğerek, ezerek bir insan yetiştirme sistemi vardır. Eğitim ve yönetim sistemimiz sistematik bir biçimde insanımızın kendisini değersiz hissetmesi üzerine kurulmuştur. Hâlbuki antropologlar ‘’insanın karakterini dik yürümekle kazandığını’’ söylüyorlar. Biz ise insanlarımıza diz çöktürmeye çalışıyoruz. 

Hâlbuki olması gereken değer vererek, yücelterek eğitmektir. İnsan yetiştirme düzenimiz, eğitim adına insanlarımıza hükmetmeye çalışıyor. İnsanlara hükmetmeye kalktığınızda onları kaybedeceğinizi bilmedik. Zaten daha iyi yönetebilmek için uygulanan bölüp yönetme, başkaldırmaya izin vermeden baskı altına alma, zayıflatma ve geriletme yöntemine de ''eğitim'' adını verdik. 

Hiyerarşi

Aynı sorun katı hiyerarşik yapılarda da ortaya çıkar. Hiyerarşinin kendisi her zaman kötü değildir; ailede, okulda, işyerinde ve kamu kurumlarında görev ve sorumlulukların belirlenmesi gerekir. Ancak hiyerarşi, üsttekinin her zaman haklı, alttakinin ise yalnızca itaat etmekle yükümlü olduğu bir ilişkiye dönüştüğünde düşünceyi ve girişim gücünü zayıflatır. Çocuk daha ailede “büyüklerin sözünün üzerine söz söylenmez” anlayışıyla yetişir, okulda soru sormaktan çekinir, çalışma hayatında da üstüne itiraz etmeyi saygısızlık sayarsa, özgür düşüncenin gelişeceği alan giderek daralır.

Otorite

Eğitimde üzerinde durulması gereken konulardan biri de otoritedir. Otorite ile otoriterliği birbirine karıştırmamak gerekir. Çocuğun ailede anne-babanın, okulda öğretmenin rehberliğine ve belirli ölçüler içinde otoritesine ihtiyacı vardır. Ancak otorite, çocuğun kişiliğini bastırmaya, soru sormasını engellemeye ve mutlak itaat istemeye başladığında otoriterliğe dönüşür. Eğitimde otoritenin amacı çocuğun iradesini kırmak değil, kendi iradesini kullanabilecek olgunluğa erişmesine yardımcı olmak olmalıdır.

Education ve Eğitim

Eğitimin İngilizce karşılığı: Education. Latince "educare" (beslemek, yetiştirmek) ve "educere" (dışarı çıkarmak, potansiyeli açığa çıkarmak - e-: dışarı, ducere: sevk etmek/yönlendirmek) köklerinden türemiştir. Yani education, "potansiyeli dışarı çıkarma" anlamını taşıyor. Bizim dilimiz Türkçe’mizde ise eğitim; “eğmek-bükmek” kökünden türeme. Aradaki farkı anlıyorsunuz değil mi? Biz çocuklarımızı, gençlerimizi, insanlarımızı eğiyoruz, büküyoruz. Onlar ise geliştiriyor, gelecek inşa ediyor.

Platon

Platon da “Devlet”te eğitimi, görmeyen gözlere dışarıdan görme gücü yerleştirmek gibi anlamanın yanlış olduğunu söyler. Ona göre görme gücü insanda zaten vardır; yapılması gereken onun doğru yöne çevrilmesidir. Eğitim konusunda iki bin yılı aşkın bir süre önce yapılan bu benzetme bugün de önemini korumaktadır. Öğretmenin görevi öğrencinin zihnini bilgiyle doldurmak değil, onun bakmasını, görmesini ve düşünmesini sağlamaktır.

Başta da ifade etmiştim ya ''güçlü toplumlar güçlü bireylerden oluşur'' diye. Ezilen, eğilen, bükülen, üzülen hatta örselenen zayıf insanlarla nasıl bir güçlü toplum olacağız ki?

ÖZET ve SONUÇ 

Özet olarak eğitim, insana; analitik düşünce, soyut düşünce, özgüven, insan sevgisi, yaşama sevinci, özgürlük duygusu ve mutlu olmak ve mutlu kılmak isteği vermelidir. Fikir özgürlüğü, bilimsel özgürlük, eleştiri, özeleştiri olmadan bir toplum çağdaşlaşamaz, bir devlet yücelemez.

Eğitim belleğe bilgi doldurmak değildir. Eğitim; irdeleme, sorgulama, analiz etme, çözümleme ile düşünme yeteneğinin ve kişiliğin geliştirilme sürecidir. Eğitim, hele hele günümüzde olduğu gibi ‘‘talim‘‘ hiç mi hiç değildir.

Eğitimin sonunda öğrenciye; ''eleştirel düşünme'', ''işbirliği'', ‘’özgüven’’, ‘’yaşama sevinci’’,  ''zihinsel çeviklik ve esneklik'', ''inisiyatif alma'', ''sözlü ve yazılı iletişim'', ''veri analizi'' ve ''hayal kurma'' alanlarında küresel beceriler kazandırılmalıdır. 

Bir yandan; "Bizde şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben açıkçası korkuyorum, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum" diyen profesör olmuş, rektör yardımcısı olmuş sözde eğitimciler (Adam profesör olmuş, rektör yardımcısı olmuş ama daha doğru kelimenin ‘’hafakanlar basıyor’’ olduğunu dahi bilmiyor. Daha sonra bu adam ödül olarak YÖK Denetleme Kuruluna atanıyor) diğer yandan "Eğitim seviyesi arttıkça bizim oy oranımız düşüyor. Bunu anketlerde doğruluyor" diyen nazırlar! Bu tablo, eğitim sisteminin niteliği hakkında ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Platon; ''Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla affedebiliriz. Hayattaki gerçek trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır'' derdi. Böylesine aydınlıktan korkan bir zihniyete emanet edilen bir eğitim sistemiyle vardığımız noktayı uluslararası bir ölçme ve değerlendirme projesi (PISA) çok acı bir şekilde ortaya koyuyor. OECD'nin PISA test sonuçlarını yazımın sonunda veriyorum. 

Özet olarak söylersem, eğitim; düşünen, sorgulayan, kendi aklını kullanan; bireyselliğini koruyan; bedeni, duyguları ve hayal gücü gelişmiş; sevebilen, vicdan sahibi, karakterli; kendi kararlarını verebilen ve başkasının varlığına saygı gösterebilen bir insan yetiştirmelidir.

Rıfat Ilgaz söylerdi zaten: ‘’Kötü öğretmen, kötü öğrenci, kötü veli yoktur. Kötü eğitim sistemi vardır.‘’ Bu kötü eğitim sistemimizi düzeltmediğimiz takdirde sonumuz cehalettir, felakettir, karanlıktır.

Böylesine bir eğitim sisteminde tabletler, bilgisayarlar, internet, modern araç ve gereçler, EBA (*), dersaneler, binalar, okullar olsa ne yazar olmasa ne yazar, eğitim; gökyüzüne, güneşe, yıldızlara değil de parmaklara baktıktan sonra. 

Sözümü Mustafa Kemal Atatürk'ün eğitim için yaptığı iki tanımla bitirmek istiyorum: 

‘’Eğitim ve öğretimin amacı, yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha ziyade memlekete ahlâklı, karakterli, cumhuriyetçi, devrimci, olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek yetenekte, doğru düşünüşlü, iradeli, hayatta tesadüf edeceği engelleri yenmeye kudretli, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Bunun için de öğretim programlarını ve sistemlerini ona göre düzenlemelidir.’’ (Kılıç Ali,''Atatürk’ün Hususiyetleri'', Cumhuriyet Yay. 1998, s. 62)

‘’Eğitimdir ki, bir milleti özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır veya bir milleti kölelik ve yoksulluğa terk eder.’’ 22 Eylül 1924 (‘’Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II’’, Atatürk Araştırma Merkezi, 1997, s. 198)

Eğitim sistemi bilgi değil, düşünce üretmediği sürece; toplumların ilerlemesi mümkün değildir.

Sorun bilgi değil, zihniyet sorunudur.

Osman AYDOĞAN

Bir not: Yazının başlığı ‘‘İnsan Yetiştirme Düzenimiz’’. Bu başlığı Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi eğitim bilimcilerden olan değerli hocam merhum Prof. Dr. Yahya Kemal Kaya’nın yayınlanmış olan doktora tezinin ismiydi. Burada kendisini rahmetle anıyorum. Nur içinde yatsın.

(*) EBA: 2011-2012 eğitim öğretim yılında pilot okullardan başlanarak birçok okulda FATİH Projesi başlatılmıştır. Bu sayede birçok okula LCD panelli etkileşimli tahta, internet ağ altyapısı ve çok fonksiyonlu yazıcı ulaştırılmıştır. Öğretmen ve öğrencilere ise tablet PC dağıtılmıştır. Tahta ve tabletlerde işlenecek ders materyali için ise Eğitim Bilişim Ağı -EBA- kurulmuştur.

OECD’nin PISA testi

Açılımı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA (The Programme for International Student Assessment), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) (Organization of Economic Cooperation and Development) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin ‘’matematik okuryazarlığı’’, ‘’fen bilimleri okuryazarlığı’’ ve ‘’okuma becerileri’’ konu alanlarının dışında, öğrencilerin motivasyonları, kendileri hakkındaki görüşleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları ve aileleri ile ilgili veriler toplayan ve değerlendiren bir araştırma projesidir. PISA projesi bir “bilgi yarışması” olarak yapılmıyor. PISA projesi; öğrencinin ‘’matematik’’, ‘’fen’’ ve ‘’okuma’’ alanlarındaki; zihinsel esnekliğini, olayı nasıl kavradığını, süreci anlayıp anlamadığını, okuduğunu anlayıp anlamadığını, muhakeme yeteneğini ve sorun çözme becerilerini ölçmeye dayalı bir proje olarak yapılıyor. Burada geçen “okuryazarlık” kavramı, öğrencinin yazılı kaynakları bulma, kullanma, kabul etme ve değerlendirmesi olarak tanımlanıyor.


PISA’nın her üç yılda bir yapılan araştırmasının altıncı döngüsü olan PISA 2015, ülkemiz ile birlikte 72 ülkede uygulanıyor. PISA 2015, ülkemizde 2-22 Nisan 2015 tarihleri arasında 61 ilden 187 okul ve 5895 öğrencinin katılımıyla bilgisayar tabanlı değerlendirme olarak uygulanıyor. PISA 2015 uygulamasına ilişkin sonuçlar 6 Aralık 2016 tarihinde OECD tarafından açıklanıyor.

PISA’nın 6 Aralık 2016 tarihinde açıklanan bu ortak sınav sonuçlarını içeren raporunda OECD üyesi 37 ülkenin de aralarında bulunduğu 72 ülkede uygulanan sınavlarda, Türk öğrenciler: Fen Bilimlerinde 54, Okuma Becerilerinde 50 ve Matematikte ise 50. sırada yer aldığı belirtiliyor.

Bu sıralamada Türkiye, son üç döngüde (2009, 2012 ve 2015) yapılan sınavlarda daima gerilere giderek bu üç ders alanında da OECD ortalamasının oldukça gerisinde kalıyor. Bu şekilde Türkiye eğitim haritasında Güney Amerika, bazı Afrika ülkeleri ve doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte en düşük seviye olan kırmızı renkli ülkeler arasında yer alıyor.

Ayrıca OECD, PISA 2015 kapsamında yayınladığı üçüncü raporu olan ‘’Öğrenci Refahı’’ sıralamasında, 15 yaş düzeyindeki öğrencilere yapılan yaşam memnuniyeti anketine göre Türkiye 72 ülke arasında son sırada yer alıyor.

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan PISA 2015 Ulusal Raporu bağlantısını yazımın sonunda sunuyorum.

Türk Eğitim Sisteminin son beş döngüdeki PISA sonucu

* 2003 yılında 41 ülke arasında; fende 33, matematikte 35, okuduğunu anlamada 35'inci sırada.

* 2006 yılında 57 ülke arasında; fende 43, matematikte 43, okuduğunu anlamada 37'inci sırada.
* 2009 yılında 65 ülke arasında; fende 43, matematikte 43, okuduğunu anlamada 41'inci sırada.
* 2012 yılında 65 ülke arasında; fende 43, matematikte 44, okuduğunu anlamada 41'inci sırada.
* 2015 yılında 72 ülke arasında; fende 54, matematikte 50, okuduğunu anlamada 50'nci sırada.

PISA 2015 raporunda son üç döngüdeki ''Fen Okuryazarlığı'' ortalama puanları:

PISA 2015 raporunda son üç döngüdeki ''Matematik'' ortalama puanları:

PISA 2015 raporunda son üç döngüdeki ''Okuma Becerileri'' ortalama puanları:

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan PISA 2015 Ulusal Raporu: 
http://odsgm.meb.gov.tr/test/analizler/docs/PISA/PISA2015_Ulusal_Rapor.pdf






Yorumlar - Yorum Yaz