• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam590
Toplam Ziyaret4287780

Ekranda katledilen bir romanın ardından: Aşk-ı Memnu


Ekranda katledilen bir romanın ardından: Aşk-ı Memnu


01 Kasım 2015

TV pek izlemem, hele hele dizi hiç mi hiç izlemem. Ancak bu kuralımın dizi yönünden tek bir istisnası oldu: Halid Ziya’nın '’Aşk-ı Memnu'’ eserinden uyarlanan ikinci dizi. Onu da yalnızca birkaç bölüm sürdürebildim; tamamını izlemeyi zihnimi ve edebiyat sevgimi korumak adına reddettim. Çünkü her sahnede gözlerimin önünde sevdiğim bir eserin metalaştırıldığını, Bihter, Behlül, Peyker, Nihal ve Habeş Beşir gibi derinlikli karakterlerin katledildiğini hissettim.

Ekranı kapatmama yol açan bu kırım, esasen roman ile televizyon dizisi arasındaki o derin mahiyet farkından kaynaklanıyordu. Romanı, televizyon dizisinden ayıran en önemli özelliklerden biri de Halid Ziya'nın yarattığı karakterlerin derinliğidir. Romanda hiç kimse yalnızca olayları ilerletmek için orada değildir; hemen her karakterin kendi hüznü, tutkusu, korkusu, zaafı ve suskunluğu vardır. Televizyon uyarlamasında ise bu iç dünyaların bir bölümünün kaybolduğunu, bazı karakterlerin öne çıkarılırken bazılarının gölgede kaldığını düşünüyorum. Bu farkı en fazla hissettiğim karakterlerin başında ise Habeş Beşir gelir.

Habeş Beşir

Kitaptaki o gururlu, o onurlu, o içten, o duygusal, o platonik aşkıyla ve o dik duruşuyla özdeşleştiğiniz Habeş Beşir, dizide silik bir karakter olarak sahnelenir; bu haksızlığa isyan edersiniz. Habeş Beşir, veremli o yeniyetme çocuk, içinde taşıdığı karşılıksız aşkın ve tanığı olduğu sırların ağırlığı altında giderek tükenir.

Beşir'in hüznü yalnız karşılıksız aşkından gelmez bana göre. O, yalının içindedir ama o dünyaya hiçbir zaman bütünüyle ait değildir. Başkalarının hayatlarını, aşklarını ve sırlarını görür; fakat kendi hayatı hep kenarda kalır. Bu nedenle Beşir'in hüznü, yalnız karşılıksız bir aşkın değil, içinde yaşadığı dünyaya hiçbir zaman bütünüyle ait olamamanın hüznü olarak da okunabilir. Sosyolojik açıdan Beşir, yalıda sergilenen o şatolar dünyasının kıyısında tutulan ‘'öteki'’dir; üretmeyen, sadece tüketen üst sınıfın sessiz tanığıdır. Ancak televizyon uyarlamasında Beşir'in bu sınıfsal ve insani derinliği büyük ölçüde geri planda kalır ve Beşir daha silik bir figüre dönüşür.

Arsen Hala

Romanla dizi arasındaki farklardan biri de Arsen Hala'dır. Dizide Adnan Bey'in yanı başında kilit bir figür olarak olayların göbeğinde yer alan Arsen Hala, Halid Ziya'nın romanında yalı hayatının dışında, Heybeliada’daki çiftliğinde yaşayan mesafeli bir karakterdir. Romanda bu karakterin adı Ahter Hala'dır. Onun televizyon uyarlamasında merkeze çekilerek aile bağlarını temsil eden koruyucu bir figüre dönüştürülmesi, romanın ekrana aktarılırken yalnızca sadeleştirilmediğini; yeni roller, derinleştirilen ilişkiler ve kitle ekranının dinamiklerine uygun olarak genişletildiğini gösterir. Bu bakımdan Arsen Hala, romanın televizyon için nasıl yeniden kurgulandığını anlamak açısından oldukça ilginç bir örnektir.

Matmazel ve Batılılaşma Sancısı

Yalı hayatının bir diğer kritik figürü de Mademoiselle de Tonneau’dur (Matmazel). Halid Ziya’nın romanında Matmazel, yalnızca bir mürebbiye değil; Batılı terbiyenin, öz disiplinin ve sessiz bir ahlaki duruşun temsilcisidir. Adnan Bey’e duyduğu platonik saygı ve sevgi son derece vakur, mahrem ve ince işlenmiştir. Oysa televizyon uyarlamasında Matmazel karakteri, yalı içindeki dedikodu çarklarını döndüren ve reyting kaygısıyla “Adnan Bey’le aralarında bir şey olacak mı?” merakını diri tutmaya yarayan tipik bir melodram unsuruna indirgenir. Böylece romandaki o derin ahlaki ve kültürel portre, yerini ekran ekran dolaşan yüzeysel bir gerilime bırakır.

Nihal

Bir de Nihal vardır. Annesini küçük yaşta kaybetmiş, babasına ve evine güçlü bir duygusal bağla bağlanmış, kırılgan bir genç kızdır. Bihter'in yalıya gelişi onun için yalnız babasının yeniden evlenmesi değildir; çocukluğundan beri güvenli bildiği dünyanın değişmesidir. Bu nedenle Nihal'in Bihter'e karşı tavrını yalnız kıskançlıkla açıklamak eksik kalır. Onun asıl korkusu, babasını ve onunla birlikte kendisini güvende hissettiği dünyayı kaybetmektir. Romanın sonunda Bihter'in ölümüyle bir hayat parçalanırken Nihal babasına ve eski dünyasına döner; fakat artık hiçbir şey eskisi kadar masum değildir.

Behlül

Ve elbette Behlül... Romanın belki de en rahatsız edici taraflarından biri, Bihter'in bütün varlığıyla içine düştüğü aşkın Behlül'de aynı ağırlığı taşımamasıdır. Behlül arzularının peşinden gider ama onların sorumluluğunu taşımaya yanaşmaz; yaklaşır, elde eder, korkar ve kaçar. Bihter için giderek bir varoluş meselesine dönüşen ilişki, Behlül için aynı ölçüde bir hayat meselesi değildir. Trajedinin içine girer ama trajedinin bedelini ödeyen o olmaz.

Mekânın dili ve yalı

Halid Ziya'nın romanında mekân, sıradan bir dekor değil; karakterlerin ruh hâlini biçimlendiren canlı bir unsurdur. Yalı; Boğaz'ın kıyısında dış dünyadan yalıtılmış, mahrem ama bir o kadar da hapsedici, klostrofobik bir sığınaktır. Bihter’in bunalımı ve kaçış arzusu, yalının kasvetli koridorlarında ve Boğaz’ın karanlık sularında derinleşir. Oysa televizyon uyarlamasında yalı, bu psikolojik işlevini kaybederek lüksün, ihtişamın ve görsel şaşaanın sergilendiği bir vitrine dönüşür. Dizide mekân, insanın ruhsal sıkışmışlığını anlatmaktan çıkıp kitle kültürünün tüketim nesnesi hâline gelir.

Trajedinin hızı ve zaman algısı

Roman ile dizi arasındaki bir diğer temel fark da zamanın işleniş ritmidir. Halid Ziya; Servet-i Fünûn estetiğine uygun olarak olayları aceleye getirmeden, mevsimlerin değişimini, Boğaz’ın sisli havasını ve karakterlerin iç dünyasındaki yavaş kırılmaları ilmek ilmek işler. Psikolojik çöküş zamana yayılır ve okuyucu bu ağırlığı adım adım hisseder. Televizyon dizisinde ise ekranın dinamikleri gereği bu yavaş ve derin tempo terk edilir; yerine sürekli tırmandırılan yapay gerilimler, tempolu entrikalar ve müzikle köpürtülmüş tekrarlı yüzleşme sahneleri konur. Romandaki demlenmiş trajedi, dizide hızlı bir görsel tüketime dönüşür.


Bihter ve Peyker

Dizide Bihter, hiç anlaşılmadan bir ahlâksızlık abidesi olarak, bir ihanet sembolü olarak sunuluyor. Kitabı okumayanlar için Bihter’e bir haksızlık bu, bir saygısızlıktır bu. Bihter'in safına geçer bu haksızlığa isyan edersiniz. 

Oysa Bihter'i yalnızca ‘’aldatan kadın’’ olarak okumak, Halid Ziya'nın kurduğu trajediyi ahlâkî bir hükme indirgemek olur. Bihter'in asıl trajedisi yalnız Behlül'e duyduğu yasak aşkta değil, kaçmak istediği hayatla giderek kendisini içinde bulduğu hayat arasındaki çatışmada yatar.

Annesi Firdevs Hanım'ın dünyasından uzaklaşmak isterken onun gölgesinden kurtulamaz. Halid Ziya’nın '’Melih Bey Takımı’' olarak adlandırdığı; gösterişe, lükse düşkün ve yüzeysel Batılılaşmanın temsilcisi olan bu aile etiketi Bihter’in üzerinde bir yük gibidir. Bihter, Adnan Bey’in dingin ve köklü dünyasına sığınarak bu etiketten kaçmak ister. Ancak kaçmaya çalıştığı o yüzeysel dünyanın kodları zihnine işlemiştir. Psikolojide '’saldırganla özdeşim’' olarak tanımlanan bu durum, Bihter'i kaçındığı annesinin kaderine adım adım yaklaştırır.

Bihter'in trajedisini daha görünür kılan karakterlerden biri de ablası Peyker'dir. Aynı annenin kızlarıdır; aynı aile ortamından gelirler ama aynı hayatı yaşamazlar. Peyker evliliği, aileyi ve daha ölçülü bir hayatı seçerken Bihter, annesine benzememek için verdiği mücadelede giderek onun dünyasına yaklaşır. Bu bakımdan Peyker yalnız Bihter'in ablası değil, Bihter'in yaşayabileceği başka bir hayatın da sessiz ihtimalidir. İki kardeş arasındaki fark, insanın kaderinin yalnız içine doğduğu aile tarafından değil, yaptığı seçimler tarafından da biçimlendiğini düşündürür. Bu nedenle Bihter'in hikâyesi yalnız bir ihanet hikâyesi değil; insanın kaçtığı kadere dönüşmesinin de hikâyesidir.

Aşkın trajedisi

Bihter'in trajedisi bu yönüyle yalnız onun hikâyesi de değildir; edebiyatın ve edebiyatçıların dünyası da insanı kendisine rağmen sürükleyen, kavuşmayla değil çoğu zaman imkânsızlıkla beslenen aşklarla doludur. Örneğin Mehmet Rauf'un ‘’Eylül’'ünde Necip ile Suad, Goethe'nin ‘’Genç Werther'in Acıları’'nda Werther ile Lotte, Kafka ile Milena, Halil Cibran ile Mey Ziyâde farklı biçimlerde bu imkânsızlığın acısını yaşarlar. Şeyh Galip'in ‘’Hüsn ü Aşk’'ında ise aşk artık yalnız iki insan arasındaki bir duygu değil, insanın kendisini ve hakikati aramasının sembolik yolculuğuna dönüşür.

Romanda aşk, insanı hem yüceltebilen hem de kendi iradesine yabancılaştırabilen trajik bir tutku olarak anlatılırken, dizide bu karmaşık ruh hâli, çoğu zaman gösterişli hayat, güzel kadınlar, yakışıklı erkekler ve cinsellik içinde yüzeyselleştirilir.

Kitapta aşk; aklın, iradenin, hatta insanın kendisini koruma içgüdüsünün bile her zaman durduramadığı irrasyonel bir tutsaklık olarak karşımıza çıkar. Kitapta aşk; Louis Aragon'a atfedilen ‘’Aşk insana güç veren tek özgürlük yitimidir’’ sözünün romantik ve beyhude bir temenni oluşu okunarak yaşanır. Belki de romanın felsefî düğümü tam burada atılır: Bihter toplumsal yasağı aşarken özgürleşiyor mudur, yoksa dışarıdaki yasaktan kurtulurken bu defa kendi arzusunun tutsağı mı olmaktadır? Felsefenin en kadim ikilemlerinden biridir bu: Spinoza'nın Schuller'e yazdığı 58. mektuptaki ünlü tespiti meseliyi özetler: “Bir taş düşünün; fırlatıldıktan sonra bilince sahip olsaydı, sırf çabaladığı için tamamen özgür olduğuna ve hareketini sürdürme nedeninin kendi arzusu olduğuna inanırdı.” İnsan da çoğu zaman kendisini sürükleyen tutkularını ve nedenleri göremezse özgürleştiğini zanneden bir taştan farksızdır. Bihter’in trajedisi de tam olarak buradadır: Özgürlüğe koştuğunu sanırken adım adım kendi arzusunun tutsağına dönüşür.

Dizide, Bihter'in trajik yaşamına –âdeta merhametsizce– kayıtsız kalınıyor. Bihter'e hiç üzünülmüyor. Hatta ''oh olsun!'' deniliyor. Ancak kitapta bu trajik yaşama iç parçalanıyor, yürek dağlanıyor, hatta oturup hüngür hüngür ağlanıyor. Kitapta, Bihter’e dizide olduğu gibi ‘’yapma’’ diyen bir Behlül de bulunmuyor. Ben kitabı okurken her daim Behlül'e kızıyor, Bihter'e acıyorum.

Aşk-ı Memnu, kanımca anlatım ve karakter yaratmadaki gücü bakımından Halid Ziya'nın en önemli eserlerinden biri olduğu kadar Türk romanının da başyapıtlarından biridir. Halid Ziya'nın orijinal diliyle basılmış bu eserin ilk baskısını, bir vakitler emlâk komisyonculuğu yaparken bir evde kıymeti bilinmeyip terk edilmiş hâlde bulan sevgili arkadaşım İlhan Tellioğlu bana hediye ediyor. Belki de bu nedenle, kitabın dünyasıyla televizyon ekranında karşıma çıkan dünya arasındaki mesafeyi daha da derinden hissediyorum.

Yeniden Aşk-ı Memnu

Halid Ziya Uşaklıgil, 19 Ağustos 1943 tarihinde Suut Kemal Yetkin'e yazdığı ve 5 Eylül 1943'te ‘’Ulus’’ gazetesinde yayımlanan mektubunda şöyle diyor: "Firdevs Hanım, Nihal, Bihter, hele bedbaht Beşir, şimdi uzaktan bunları düşünürken hepsini ayrı ayrı görüyor zannındayım. Hele Nihal gözlerimin önünde sapsarı, süzgün simâsıyla hep Ada çamlıklarında babasının yanında dolaşıyor gibidir. Beşir'in öksürüklerini işitiyorum..." Ve yazar Selim İleri, modern zamanlardan Halid Ziya'nın aziz hatırasına seslenerek şunları yazar: ‘'...Fakat sizin [yaşasaydınız] televizyonda ne görüp ne işiteceğinizi ise bilmiyorum.'’


Selim İleri'nin sorduğu gibi sizin televizyonda ne görüp ne işittiğinizi ben de bilmiyorum ama beni sorarsanız; ben, ülkemde yaşanan her şeyi TV'de bu diziyi izler gibi izliyorum ama içimde Halid Ziya’nın ‘’Aşk-ı Memnu’’ kitabının orijinal diliyle akışı; kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığa geçer, kalbim kafesinde çırpınan yabani kuşlar gibi çırpın çırpın çırpınır ve içimde yağmur yağmış, güneş vurmuş ve ardından sam yeli görmüş bir kar topu gibi her daim ılgıt ılgıt bir şeyler erir.

Kitabı okurken görürsünüz ki Halid Ziya'nın orijinal hâlindeki ‘’Aşk-ı Memnu’’ bir kurgu iken, TV dizisindeki ‘’Aşk-ı Memnu’’ bana zaman zaman günümüzde yaşadığımız gerçek Türkiye'yi anlatıyormuş gibi gelir. Roman, edebi derinliğini ve karakterlerinin iç dünyasındaki o ağır trajediyi ekrana devrederken eksilir; geriye daha parlak, daha kolay seyredilen ama daha az şey söyleyen bir görüntü kalır. Romanla televizyon uyarlaması arasındaki bu mesafede, hafızasını yitirirken giderek daha gösterişli hâle gelen bir dünyanın aynasını görürüm.


Beşir'in öksürükleri ise aslında derinden derine, kendi değerlerinden koparken yönünü kaybetmiş bir toplumun ve Cumhuriyetin öksürükleri gibi gelir.

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz