
Fatih Sultan Mehmet (3): Fethin manevi önderi Akşemseddin
31 Mayıs 2021
İstanbul'un fethinin 568. yıldönümü nedeniyle Fatih Sultan Mehmet'i anmak maksadıyla hazırladığım yazı serimin ilk iki yazısında fethi gerçekleştiren Fatih Sultan Mehmet’i ve kurduğu Osmanlı İmparatorluğu’nu anlattım.
Bugünkü yazımda ise değişik kaynaklarda “Manevi Fatih” olarak anılan, Fatih’in hocası Akşemseddin’i anmak istiyorum. Gelin Fatih Sultan Mehmet'i Fatih Sultan Mehmet yapan, onu yetiştiren, eğiten, fethe hazırlayan fethin manevi önderi Akşemseddin’i bir de benden dinleyiniz. Ve görün ki Fatih Sultan Mehmet'i bir nasıl hoca yetiştirmiş.
Tabii ki Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet'in tek hocası değildir. Fatih'in şehzadeliğinden beri çok değerli hocaları olur. Örneğin Molla Hüsrev (Manisa’dan beri, Fıkıh hocası), Zağnos Paşa (Fatih’in şehzadeliği sırasında Manisa’da onun nedimliğini yapar, şehzadeye Rumca ve Latince öğretir), Molla Gürani, Molla Fenari, Ali Kuşçu (astronomi ve matematik hocası), Hızır Bey ve Sinan Hoca (sonradan Sinan Paşa, Hızır Bey’in oğlu, yaşça Fatih’ten küçüktür) gibi Fatih'in hocaları vardır.
Akşemseddin’in doğumu ve ilk yılları
Akşemseddin’in asıl adı Muhammed bin Hamza’dır. 1390 yılında Şam’da doğar. Her ne kadar bazı kaynaklar onun ömrünün son yıllarını geçirdiği Göynük yerleşimiyle karıştırıp orada doğduğunu iddia etse de aslen Şam doğumludur ve babası Şeyh Hamza ile Amasya'ya göç etmiştir. Göynük ise onun doğduğu değil, ruhunu ve mührünü bıraktığı topraktır.15. yüzyılın en büyük Sufilerinden biri ve çok yönlü Türk bilim insanıdır.
Henüz yedi yaşındayken babasıyla Amasya’nın Kavak beldesine yerleştiğinde, okumaya ve bilime merakı herkesin dikkatini çeker. Genç yaşta Osmancık’a müderris (günümüzdeki üniversite öğretim üyesi) tayin edilir. Ancak aklı, dönemin ünlü düşünürü Hacı Bayrâm-ı Velî’nin öğrencisi olmaktır. Çünkü kendisini tanıyanlar ona şöyle diyorlardı:
‘’Kazandığın şu zahiri ilmini mana ilmiyle, bilgini aşk ile akıl vergisini kalp ve gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Bu da yalnız olmaz. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara'ya git. Orada Hacı Bayram Velî'ye müracaat et. O seni tamamlasın, bütünleşin. Sen bu dünyaya lazım bir insansın.’’
Bu noktada Ankara’daki bir dergâha yer vermem gerekir.
Bayramiyye Dergâhı
Bayramilik, Bayramiye veya Bayramiyye Dergâhı; 1412 tarihinde Hacı Bayrâm-ı Velî (1352-1429) tarafından kurulur. Hacı Bayrâm-ı Velî’nin adına izafeten Bayramiyye Dergâhı olarak tanınır. Bayramiyye Dergâhı, tamamen Anadolu topraklarında doğup şekillenen, yerli ve milli karaktere sahip en önemli Türk tasavvuf ekollerindendir.
Mikrobiyolojinin babası Akşemseddin
Akşemseddin, ısrarlı çabalarıyla muradına erer. Bir süre Ankara’daki Hacı Bayram Camii’nin çilehanesinde çilesini çektikten sonra tıp biliminde yoğunlaşır. Bulaşıcı hastalıkların uzmanı olur ve Hacı Bayram-ı Velî’den, bugünkü diplomanın karşılığı olan “ilimde icazet” alır. Bu eğitiminin sonunda yazdığı “Maddet-ül-Hayat” (Sağlık Bilimleri Üniversitesi Yayınları, 2019) adlı kitabında diyor ki; “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşır. Bu, gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.”
Akşemseddin’in tıp tarihine geçen bu yaklaşımı, tıp literatüründe "Tohum Teorisi" (canlı hastalık tohumları - contagium vivum) olarak adlandırılır. Bazı araştırmacılar, bulaşıcı hastalıkların görünmeyen canlı varlıklar aracılığıyla yayıldığını ifade etmesi nedeniyle Akşemseddin'i mikrop teorisinin öncülerinden biri olarak değerlendirir. (Günümüzde hala Koronavirüs vakasını anlamayan insanlar var değil mi?)
Akşemseddin, İbn Sînâ'nın ‘’el-Kanun fi't-Tıbb’’ eserinde temellerini attığı, hastalıkların "gözle görülmeyen küçük varlıklar" yoluyla bulaştığı yönündeki sezgisel tıp geleneğini bir adım ileri taşıyarak bu çarpıcı "tohum" teorisini formüle etmiştir. Akşemseddin bunları yazdığında Avrupa’nın mikrobiyolojinin babası olarak bildiği Hollandalı bilim adamı Antonie Philips van Leeuwenhoek’in (1632 -1723) doğmasına yaklaşık iki asır, yine Avrupa’nın bakterilerin var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açtığını bulan olarak bildiği Fransız Louis Pasteur’ün (1822 – 1895) doğmasına daha dört asır vardır. Ancak Batı bilimi bulaşıcı hastalıkların ilk kâşifi olarak Akşemseddin’i asla anmaz. Hele Akşemseddin’in kanserle uğraşmasını; hatta Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi’yi tedavi etmesini de Batı’nın tıp tarihi yazmaz. Bizim de bu mirası akademik dünyada yeterince kavrayıp işleyemediğimiz de bir gerçek olarak durur.
Sadece İskoç oryantalist Elias John Wilkinson Gibb,’’History of Ottoman Poetry’’ (Luzac and Company, London, 1967) adlı eserinde, Akşemseddin'in tıp alanındaki ilmini, Hacı Bayrâm-ı Velî ile beraber olduğu yıllarda elde ettiğini kaydetmekte ve kendisinden âlim ve mübarek bir kimse diye söz etmektedir.
Akşemseddin, ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hazırlanan ilaçlarla tedavi edileceğine dair bilgiler ve formüller ortaya koyar.
Sadece beden hastalıklarının değil, aynı zamanda ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, ruh hastalıklarını da tedavi eder.
Bu yüzden kendisine "Lokman-ı sani’’ (İkinci Lokman) denilir. Tıp bilimleri dışında başta İslami bilimler olmak üzere astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden olur.
Akşemseddin Edirne'de
Sultan II. Murat’ın daveti üzerine Akşemseddin ve Hacı Bayrâm-ı Velî birlikte Edirne’ye giderler. Sultan II. Murad bu iki zatın değerini anlar ve Saray’ın kapılarını açar. Bu ziyarete dair şöyle bir rivayet bulunmaktadır: Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) henüz beşiktedir. Bir gün sohbet esnasında Sultan II. Murad “Fetih bizlere müyesser olacak mı?” diye sorar. Hacı Bayrâm-ı Velî de “Siz ve biz bunu göremeyiz; ama fethi görmek şu küçük şehzade ile bizim köseye (Akşemseddin) nasip olacaktır” der. Ancak bu rivayete kuşku ile yaklaşılmalıdır. Çünkü Hacı Bayrâm-ı Velî’nin vefatı 1430 yılıdır. Sultan Mehmet’in doğum yılı da 1432 yılıdır. Yani bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Bu rivayetin kronolojik tutarsızlıklar nedeniyle muhtemelen sonradan üretilmiş bir menkıbe olduğu değerlendirilmekltedir.
Kaynaklarda Akşemseddin’in, bu ziyaret sırasında Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Süleyman Çelebi’yi tedavi ettiği ve sağlığına kavuşturduğu rivayet edilir.
Bu ziyaretten sonra Akşemseddin ve Hacı Bayrâm-ı Velî birlikte Ankara’ya dönerler. Hacı Bayrâm-ı Velî’nin vefatından sonra Bayramiyye Dergâhı, Akşemseddin tarafından sürdürülür.
Akşemseddin, tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber İstanbul’un fethinden önce bu sefer de Sultan Mehmet’in daveti üzerine Bayramiyye Dergâhı lideri olarak Edirne’ye gider.
Davetin perde arkası: Siyasi ve toplumsal denge
Bayramiyye Dergâhı, kurucusu Hacı Bayrâm-ı Velî’nin vefatından sonra liderliğine Akşemseddin’in geçmesiyle beraber Anadolu’da çok güçlenir. Çünkü Bayramiyye Dergâhı, Türk dergâhıdır, Sufi kökenlidir, Anadolu’nun esnafına, ahilere, çiftçilere orta sınıf Türk kesimine dayanır, Anadolu’da hem Hacı Bayrâm-ı Velî’nin hem de Akşemseddin’in kişiliğinden dolayı büyük bir saygınlığı vardır.
Bayramiyye yalnızca bir tasavvuf hareketi değildir. Aynı zamanda Anadolu'nun esnaf, zanaatkâr, ahi ve üretici kesimleri arasında yaygın bir toplumsal ağ oluşturur. Bu yönüyle tarikatlar, dönemin toplumunda sadece dinî kurumlar değil; eğitim, dayanışma, sosyal yardımlaşma ve toplumsal bütünleşme işlevleri de gören kurumlar olarak faaliyet gösterir. Osmanlı da yalnızca askerî güçle yönetilen bir devlet değildir; ulemâ, tarikatlar, ahiler ve yerel toplumsal ağlar siyasal meşruiyetin önemli unsurlarıdır. Bu nedenle Akşemseddin gibi yüksek itibara sahip bir sûfînin desteği, yalnızca manevî değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasî bir anlam taşır. İstanbul'un fethi öncesinde oluşan bu destek atmosferi, fetih projesinin Anadolu'da meşruiyet kazanmasına da katkı sağlamış olabilir.
Bu nedenle muhtemelen Sultan Mehmet, Akşemseddin’i Edirne’ye davet ederek İstanbul’u kuşatmadan önce Anadolu’nun desteğini arkasına almak istemiştir. Çünkü Sultan Mehmet’in babasının (II. Murat) da sadrazamı olan Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un kuşatmasını henüz erken bulmaktadır. Akşemseddin ise Hacı Bayrâm-ı Velî’nin kehanetine inanıp İstanbul’un fethinin Sultan Mehmet’e nasip olacağına inanmaktadır.
Siyaset sosyolojisindeki tabiriyle burada köklü bir "merkez-çevre" dengesi söz konusudur: Çandarlı Halil Paşa’nın temsil ettiği bürokratik "merkez" kliği kuşatmaya mesafeli dururken; Akşemseddin’in varlığı, taşradaki o geniş "çevre" halk kitlelerinin enerjisini fethe kanalize etmiştir. Dolayısıyla onun desteği yalnızca manevî bir moral değil, fethin Anadolu'da toplumsal ve siyasî bir mutabakat kazanmasını sağlayan en kritik unsurdur.
Ne ilginçtir, Mustafa Kemal Atatürk de Anadolu’da Millî Mücadeleye başlamadan önce Sivas Kongresi dönüşü Hacı Bektaş’a uğrayarak Millî Mücadelede Bektaşî Dergâhının da desteğini arkasına alır.
Akşemseddin, ikinci kez Edirne’de
Akşemseddin bu ziyaretinde de Sultan Mehmet’in kızlarından birini tedavi ederek iyileştirir. Akşemseddin bu gelişinde uzun süre Edirne'de kalır. Sultan Mehmet’e hocalık yapar.
Rivayete göre Sultan Mehmet, bir gün haber vermeden hocası Akşemseddin’in çadırına girdiğinde, hocanın ayağa kalkmamasına şaşırır ve çok içerler. Diğer hocalar: “Bir nedeni vardır, elini öpüp öğrenmelisin” deyince o gece yine ziyaretine gider. Bu kez padişahı ayakta karşılayan Akşemseddin’le sabaha kadar sohbet ederler. Hocasının ayağa kalkmayarak Sultan Mehmet’e verdiği ders ise ''alçakgönüllülüğü’’ terk ettiği yönündeki gözlemleri ve kaygılarıdır. İstanbul’u almak ne kadar önemliyse, ''kendini beğenmemiş'' kişiliğini sürdürmesi de o kadar önemliydi. Geleneksel anlatılarda Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin için; "diğer hocalar benim karşımda titrerken, ben bunun karşısında titriyorum" dediği nakledilir.
Fetih için, Sultan Mehmet ve Akşemseddin, Edirne'den İstanbul'a beraber gelirler.
İstanbul’un kuşatılması sırasında Akşemseddin
Akşemseddin’in talebi üzerine Anadolu’dan gelen Bayramiyye dervişleri de İstanbul’un kuşatmasına katılırlar.
Tabii ki Akşemseddin, cephede değildir. Ancak Akşemseddin kuşatma harekâtını çok yakından takip eder.
Kuşatma başlamıştır. Günler bir bir geçer. Ancak surlar aşılamaz. Akşemseddin, hocası Hacı Bayram-ı Velî gibi fethin Sultan Mehmet’e nasip olacağını müjdelemiştir ancak İstanbul’un fethi bir türlü gerçekleşmez. Fethin gecikmesi nedeniyle askerde moral bozukluğu da başlamıştır. Sultan Mehmet, Akşemseddin’e bu başarısızlığın nedenini sorar. Akşemseddin de Sultan Mehmet’e mektupla cevap verir.
Akşemseddin, Sultan Mehmet’e yazdığı mektupta fethin gerçekleşeceğini, rüyasını gördüğünü, ancak bunun için kuşatmada görev değişikliği yapılması gerektiğini söyler. Sultan Mehmet, bu mektup üzerine görev değişiklikleri yapar. Baltaoğlu Süleyman Paşa’yı görevden alır. Çandarlı Halil Paşa’ya pasif göreve atar. Kuşatmada yeni stratejiler belirler. Akşemseddin’in, Sultan Mehmet’e yazdığı bu mektup halen Topkapı Sarayı Müzesinde muhafaza edilmektedir.
Kaynaklarda Akşemseddin'in fetih konusunda askere moral verdiği ve hatta fetih gününü önceden haber verdiğine inanıldığı aktarılır.
Eyüp Sultan’ın kabrinin bulunması
Akşemseddin, bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi olarak kabul edilen Hz. Eyyûb el Ensarî'nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak ister.
Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el Ensarî, Hz. Muhammed'i Mekke'den Medine'ye hicretinde evinde misafir eden, Hz. Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi.
Emevîlerin ilk halifesi Muaviye, oğlu Yezîd'in kumandasındaki bir orduyu İstanbul'u fethe gönderdiği zaman, çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd'i de ‘’uğurlu kişi’’ olarak bu sefere memur eder. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul'un muhasarası sırasında vefat eder ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilir.
İslâmî gelenekte Hz. Eyyûb el-Ensarî'nin kabrinin surlar civarında bulunduğuna dair güçlü bir inanış vardır. Akşemseddin, bu bilgininin ışığı altında Hz. Eyyûb'un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu bilir.
Bundan sonrasını, Evliya Çelebi, ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakleder:
‘’Sultan Mehmet İstanbul'u fethederken, yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub'un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin: ‘Beyim, Alemdârı Resulullah Ebâ Eyyûbü'l Ensârî bu mahalde medfundur’, diyerek bir hıyâbanı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler, Efendi Hazretleri, Eyyûb'un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı, diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp, mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Sultan Mehmet Han'a hitâben: ‘Hünkârum, hikmeti Hüdâ... Seccademizi tam Hazret'in kabri üzerine sermişler!’ Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta, üç zira (eski bir ölçü) derinlikte, dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile: ‘Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûbül Ensarî’ diye yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında, Hazreti Eyyûb'un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıkmış. Sağ elinde tunç bir mühür varmış. Taş tekrar yerine kapatılmış. Üzeri örtülmüş.’’
Eyüp Sultanın kabrinin bulunması da askerde fethe olan inancı artırır.
İşte; asırlardan beri, İstanbul'un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunur. Sonra da bu kabre, şaheser bir türbe yapılır.
İstanbul’un fethinden sonra Akşemseddin
Birçok belgeye göre, Sultan Mehmet, 19 yaşındayken İstanbul’u fethedip kente girdiğinde, kendisini yetiştirerek o muhteşem güne hazırlayan, hatta teşvik eden, kararlılığını sağlayan hocası Akşemseddin de yanındadır.
Sultan Mehmet, Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanır. Yaygın bir rivayete göre şehir halkı, yaşı ve görünümü nedeniyle Akşemseddin'i padişah sanarak önce ona ilgi gösterir. Akşemseddin ise "Padişah ben değilim" diyerek yanındaki Sultan Mehmet'i gösterir.
İstanbul alındıktan sonra camiye dönüştürülen Ayasofya’daki ilk cuma hutbesini okuyan da Akşemseddin’dir.
Akşemseddin Göynük’te
Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra, bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi: “Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır...” diyerek şiddetle reddeder.
Artık kendi görevinin de bittiğine inanır, Sultan Mehmet’ten Göynük'e gidip, orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Sultan Mehmet, hocasını bırakmak istemese de sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük'e uğurlar.
Akşemseddin, Sultan Mehmet’in fetihten sonra kendisine ödül olarak vermek istediği altınları ve imkânları kabul etmez ve Göynük kasabasına sadece sırtındaki cübbe ve başındaki kavuğu ile döner. Akşemseddin Göynük'te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalır, Fatih Sultan Mehmet’'e yazdığı mektuplarda, ona yeni ufuklar açar.
Geleceğe miras: Akşemseddin’in nasihati
Herkes Şeyh Edebali’nin damadı Osman Gazi’ye nasihatini bilir. Ama esas nasihat Akşemseddin’dendir. Akşemseddin’in nasihati:
‘’Ey oğul!
Her şeye besmele ile başla.
Daima abdestli ve temiz ol.
Kimseden incinerek sitem etme ve kimse de senden incinmesin.
Kimsenin kalbini viran eyleme (yıkma).
Kardeşine ulaşan nimete asla haset etme.
Kimseyi kötüleme, yalan ve iftiradan sakın.
Kardeşinin kusurlarını görme.
Ananı ve babanı duadan ihmal etme.
Dünya sultanlarının iltifatıyla sevinme.
Dünyanın geçici sevinci sen oyalamasın.
İhsan ve ikramın bol olsun, sadakayı ihmal etme.
Sırlarını ifşa eyleme.
Kendini başkalarına methiye eyleme.
Bu günden yarının tasasını çekme.
Sofradan düşen yemek, zenginliğe sebeptir.
Daima edepli ol; ikram ettiğine de mütevazı ol.
Dişini tırnağınla kurcalama.
Evinde örümcek ağı olmasın.
Elbisen üzerinde iken dikme.
Allahü Tealaya isyandan sakın ki hafızan ve zekân artsın.
Sahipsiz mala elini uzatma.
Ölümü aklından hiç çıkarma.’’
Dünyadan göçüşü (1459)
Rivayet olunur ki Akşemseddin Hazretleri bir gün oğlunu (dört yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan Efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müritleri eve koşarlar “Başınız sağolsun” derler hanımına, “Efendi göçtü!”
Yıl 1459 yılının Şubat ayıdır. Fethin manevi önderi Göynük’teki Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine mütevazi bir törenle defnedilir.
Yolunuz düşerse, Göynük’e Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine “fethin manevi önderi” için siz de bir Fatiha okuyun, içinizden gelen en güzel sözleri türbesinin başında fısıldayın.
Fotoğrafta arka planda Süleyman Paşa Camii ve ön planda Akşemseddin'in türbesi yer almaktadır.
Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir’’ diye. Biz bu büyük Hoca’yı yâd ile analım. Allah rahmet eylesin. Ruhu şâd olsun.
Kelimelere dökülen ilim: Eserleri
Akşemseddin aynı zamanda şu kitapların da yazarıdır: ‘’Risaletü'n-Nûriye’’, ‘’Hall-i Müşkilât’’, ‘’Makamât-ı Evliyâ’’, ‘’Kitabü't Tıb’’, ‘’Maddet-ül-Hayat’’, ‘’Def'ü Metain’’ ve ‘’Nasihatnamei Akşemseddin’’
Onu anlatan kaynaklar
Akşemseddin’i anlatan eserlerden ise en önemli ve özgün eser olan Göynüklü Kadı Emir Hüseyin Enisî’ tarafından kaleme alınan ‘’Menakıb-ı Akşemseddin’’ (Akşemseddin’in Menkibeleri) (H Yayınları, 2011) adlı kitabıdır. Akşemseddin’in bilimsel yönünü anlatan ise Ali Kuzu’nun ‘’Akşemseddin, Mikrobu Bulan Alim’’ (Paraf Yayınları, 2013) adlı kitabıdır. Bir de Göynük Belediyesi tarafından yayınlanan Ömer Eru’nun hazırladığı ‘’Akşemseddin Hazretleri’’ (2013) adlı kitap bulunmaktadır.
Akşemseddin’i doğru anlamak
Akşemseddin’in yüzyıllar öncesinden fısıldadığı bu "canlı tohum" (mikrop) teorisi; İbn Sina’dan İbn Hatime’ye uzanan köklü bir tıp silsilesinin, tasavvufi ve felsefi bir sezişle zirveye ulaştığı bir doruk noktasıdır. Batı dünyasının oryantalist reflekslerle bu ismi ve teoriyi literatür dışı bırakması şaşırtıcı değildir. Asıl sarsıcı ve can acıtıcı olan; bizim bu deha mirasını laboratuvar tezgahına taşıyamamış, kuramsal parıltıyı deneysel sürekliliğe dönüştürememiş olmamızdır. Bilimsel devrimin ıskalanması, sadece teknik bir yetersizlik değil; felsefi, sosyolojik ve kurumsal bir duraklamanın kaçınılmaz sonucudur.
Dolayısıyla bugün Akşemseddin’i hakkıyla anmak; onu hamasi bir övgü diline hapsetmekle değil, bu felsefi sezişleri neden deneysel bilime tahvil edemediğimizin rasyonel özeleştirisini yapmakla mümkündür. Bir dehanın mirasına sahip çıkmak, onu geçmişin konforlu sayfalarında alkışlamak değil; bıraktığı yerden bilimi yeniden inşa edebilmektir.
Bu bağlamda Akşemseddin'i yalnızca "fethin manevî önderi" postuna indirgemek büyük bir eksikliktir. O; hekim, mutasavvıf, eğitimci ve bizzat Fatih Sultan Mehmet’in şahsiyetini yoğuran bir düşünce adamıdır. Onun varlığı, Osmanlı tarihinde ilim ile siyaset, hoca ile hükümdar arasındaki ideal ilişkinin en somut örneğidir.
Ne var ki, bugün Fatih Sultan Mehmet’i salt bir dekor, siyasi bir süs ve ideolojik bir malzeme olarak kullananların, o Fatih’i inşa eden Akşemseddin’i ne anlamaları ne de anmaları mümkündür. Osmanlı mirasına öykünenlerin ya da Fatih’e meftun olduğunu iddia edenlerin hafızasında Akşemseddin’in yer bulamaması bir tesadüf değildir. Çünkü Akşemseddin; ithal dogmaların değil bu toprağın, Selefi bir katılaşmanın değil Sufi bir esnekliğin ve en önemlisi rasyonel bilimin temsilcisidir.
Bilmek ve hatırlamak sorumluluk getirir. Belki de bu yüzden, toplumsal hafızamız bu ağır mirası taşımak yerine entelektüel bir sığlığı tercih etmektedir. Tıpkı Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ şiirinin o meşhur girişinde fısıldadığı gibi:
"Bilmemek bilmekten iyidir / Düşünmeden yaşayalım Mârâ."
Osman AYDOĞAN
Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim.
Ezber bozan bir soru: Akşemseddin ne anlama geliyor?
Şems, Arapça ‘‘Güneş’’ demek, Şemseddin ise ‘’Dinin Güneşi’’ anlamına geliyor. Peki, Akşemseddin neden Akşemseddin diye anılır biliyor musunuz? Gerçi bir kısım anlı şanlı tarihçiler, yazarlar ve basın tarafından; saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı ‘’Akşemseddin’’ dendiği iddia edilse de bu doğru değildir. Kaldı ki Akşemseddin kösedir.
Bu konuda cehalet o kadar diz boyudur ki, internete girip Akşemseddin'in fotoğrafını aradığınızda tamamında bu köse hazretlerinin bembeyaz sakallı fotoğraflarını görürsünüz. Bu konudaki cehalet o kadar boy atmıştır ki hem Akşemseddin'i anlatan kitapların kapağında Akşemseddin beyaz sakallı bir fotoğrafla temsil edilir hem de dizilerde bile Akşemseddin'i beyaz sakallı bir aktör canlandırır. Zaten cehaletin bu kadarı da ancak tahsil ile mümkündür!
Peki, Akşemseddin neden Akşemseddin diye anılır?
Ama önce kısa bir Türkçe bilgisi:
Türkçede ‘‘kara‘‘ ve ‘‘ak‘‘ sözcüklerinin ikincil anlamı olan renk tanımlarından önce asıl anlamı daha farklıdır.
‘’Kara’’ sözcüğü; ‘’ulu, yüce, zor, sert, iri, büyük’’ anlamlarında kullanılır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Merzifonlu Yüce Mustafa Paşa‘dır. Kara Mürsel; Ulu, yüce Mürsel’dir. Kara Tekin, Kara Murat; (aynı anlamda) yüce, ulu, büyük Tekin‘dir, Murat’dır. Karakış; zor kıştır, şiddetli kıştır. Karadeniz; zor denizdir (dalgaları nedeniyle) Karahisar; büyük hisardır. Karaburcu; (üzüm cinsidir) İri burcudur. (Hem de beyaz renkte iri bir üzüm cinsidir) Karabulut; iri, büyük buluttur. Karagöz; (siyah göz değildir) iri gözdür. Karakaş: (siyah kaş değildir) iri kaştır.
‘’Ak’’ sözcüğü ise ''bilgelik, temiz, dürüst, namuslu, sıkıntısız, rahat, sorunsuz’’ anlamlarında kullanılır. Akgün-kara gün; sıkıntısız gün- zor, sıkıntılı gün anlamındadır. Ak akçe kara gün içindir; temiz, helal para zor günler içindir. Akdeniz ismindeki yön ve bilgelik sembolizmi Türk kültürüne has bir derinlik taşır, İngilizce’de Mediterranean, Almanca’da Mittelmeer, Arapçada Bahr-ul abyad (beyaz deniz) veya Bahr-ül mutavassıt (orta deniz) olarak geçer. Akdeniz; bilge denizdir, çünkü mitoloji oradadır.
Burada Türk devlet geleneğindeki yön sembolizmine de dikkat etmek gerekir: Eski Türklerde kuzey "kara", batı ise "ak" rengiyle simgelenirdi. Dolayısıyla Karadeniz kuzeydeki zor/büyük deniz, Akdeniz ise batıdaki bilge/güvenli deniz demektir.
Anadolu'da çoban köpeklerine verilen isimler de ‘’Karabaş-akbaş’’ şeklindedir. ‘’Karabaş’’; iri, ‘’akbaş’’ ise küçük olanıdır. ''Ak oğlan'' bir Anadolu değişidir; güven veren oğlandır, dingin oğlandır.
İşte Akşemseddin de bilge, sıkıntısız, sükûnetli ve güven veren bir Şemseddin'dir. Nitekim bu ismin kaynağına, onun hayatını anlatan en eski ve ana eser olan Emir Hüseyin Enisî’nin 1583 yılında yazdığı ‘’Menâkıb-ı Akşemseddin’’ (H Yayınları, 2011) kitabında rastlarız. Menakıbnamede aktarıldığına göre, Akşemseddin nefs terbiyesini tamamlayıp çileden çıktığında, müridinin içindeki safiyeti ve yüzündeki o tasavvufi nuru gören hocası Hacı Bayrâm-ı Velî ona bakarak bu ismi bizzat vermiştir. Yani bu lakap, anlı şanlı tarihçilerimizin iddia ettiği gibi yaşlılık beyazlığı veya sonradan ağaran sakallar değil; bizzat mürşidinin dilinden dökülen bir bilgelik, duruluk ve temizlik nişanesidir.
İşte Akşemseddin ise; bilge, sıkıntısız, sükûnetli, güven veren Şemseddin'dir.