• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam1009
Toplam Ziyaret4130715

Fatih Sultan Mehmet (8): Fatih’in mirası ve kentsel hafızanın sonu


Fatih Sultan Mehmet (8): Fatih’in mirası ve kentsel hafızanın sonu

05 Haziran 2021

‘’Fatih Sultan Mehmet’’ başlıklı yazı serimde şimdiye kadar Fatih’i, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş kodlarını, Otlukbeli Muharebesi’ni ve İstanbul kuşatıldığında Bizans’ta olan bitenleri anlattım. Bu yazımda da Fatih’in bize miras olarak bıraktığı dünyanın en güzel şehri İstanbul’u ne hâle getirdiğimizi anlatacağım.

Ancak Fatih’in bize miras olarak bıraktığı dünyanın en güzel şehri İstanbul’u ne hâle getirdiğimizi her zaman olduğu gibi şiirler ve edebiyatla anlatacağım.

Bu maksatla önce Osmanlı’nın son zamanlarına, 19. yüzyılın başına gidelim.

Tevfik Fikret’in "Sis"inde İstanbul: Lanetlenen Payitaht

Tevfik Fikret, Türk edebiyatının en sarsıcı ve karanlık İstanbul tasvirlerinden birini 1902 yılında “Sis” şiirinde yapıyor. Onun gözünde İstanbul, geleneksel edebiyattaki gibi hayran olunası, büyüleyici bir "payitaht" veya "sevgili" olarak değil aksine nefret edilen, lanetlenen ve ahlaki bir çöküş içinde boğulan karanlık bir mekân olarak tasvir ediyor.

Fikret’in "Sis" şiirindeki İstanbul tasviri şu ana başlıklarla özetlenebiliyor:

İstibdadın somut simgesi: Şehri boğan sis

Şiir, II. Abdülhamid’in istibdat (baskı) döneminde yazılıyor. Fikret, şehrin üzerine çöken sisi, bu siyasi baskının ve özgürlüksüzlüğün somut bir simgesi olarak kullanıyor. Sis; şehri boğan, gerçekleri örten ve insanları nefessiz bırakan bir baskı rejimi olarak tasvir ediliyor.


Köhne Bizans: İçi çürümüş bir mekân

Fikret, İstanbul’u tarihsel geçmişine de atıfta bulunarak "Köhne Bizans" (Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir, - Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak ) olarak nitelendiriyor. Şehir, dışarıdan süslü ve cazibeli görünse de içi çürümüş, ahlaken çökmüş bir kadına benzetiliyor. Şiir, İstanbul’u; yalanın, riyanın, dalkavukluğun ve haksız kazancın döndüğü kirli bir mekân olarak tasvir ediyor.


Karanlık örtünün altında ezilen coğrafya

Şiirde İstanbul’un eşsiz güzellikleri (Boğaz, Marmara, kubbeler) bütünüyle karanlık bir örtünün altında eziliyor.


Fikret şehre baktığında, Mavi Marmara’yı; can çekişen bir kadın gibi hareketsiz ve solgun, kubbeler ve minareleri; görkemli tarihin değil, geçmişin cansız, donuk kalıntıları, sokakları da gizli günahların, acıların ve gözyaşlarının saklandığı karanlık dehlizler olarak görüyor.

Mekânın gölgesinde kimliğini kaybeden toplum

Fikret sadece mekândan değil, o mekânda yaşayan insanlardan da tiksintiyle bahsediyor. Şiirde şehirdeki insanlar; başı eğik, korkak, dalkavuk ve haksızlığa ses çıkaramayan birer gölge gibi tasvir ediliyor. Toplum, bu baskı ve ahlaksızlık sisinin içinde kendi benliğini kaybediyor.


Şiirden öne çıkan tasvirler

Fikret, İstanbul’a her seslenişinde onun "güzelliğinin altındaki çirkinliği" yüzüne vuruyor: "Sarmış ufuklarını senin gaddar bir sis, Anlamlı bir keder ki bitmeyecek gibi sanki." Şiirin meşhur nakaratı ise onun şehre karşı hissettiği derin nefreti ve laneti özetliyor: " Örtün, evet, ey hâile… / Örtün, evet, ey şehr; / Örtün, evet, ey felâket sahnesi… / Örtün artık ey şehir; / Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!... (Örtün ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!)


Özetle Tevfik Fikret için İstanbul; dönemin siyasi baskılarının, toplumsal çürümenin, hürriyetsizliğin ve ahlaki yozlaşmanın somutlaşmış bir maketi oluyor. Şiirde şehir, üzerine çöken sisle birlikte temizlenmesi gereken bir "günah yuvası" olarak tasvir ediliyor.

Bu tablo, Fatih’in mirası olan İstanbul’un tarihsel süreçte, yaklaşık 450 yıl içinde nasıl dönüştüğünü ve ne hâle geldiğini gösteriyor.

Yahya Kemal Beyatlı: "Siste Söyleniş" ve sise direnen aşk

Tevfik Fikret’in bu karanlık ve nefret dolu "Sis"ine, Türk edebiyatından ilk büyük ve estetik itiraz Yahya Kemal Beyatlı’dan geliyor. Fikret’e doğrudan bir cevap olarak "Siste Söyleniş" şiirini kaleme alan Yahya Kemal, İstanbul’u bir "fahişe" olarak görmeyi reddediyor. Onun gözünde İstanbul; geçici bir süre üzerine hüzünlü bir sis örtüsü çekilmiş, ancak asaletinden ve tarihsel ihtişamından hiçbir şey kaybetmemiş gururlu bir kraliçe olarak tasvir ediliyor. Fikret mekânın bizzat kendisini suçlayıp ona beddua ederken, Yahya Kemal, o sise rağmen şehre olan derin aşkını koruyor ve onun ebedi güzelliğini savunuyor.

Fikret’in açtığı bu edebi cepheye, ondan yaklaşık 50 yıl, Fetih’ten ise yaklaşık 500 yıl sonra bu kez toplumcu-gerçekçi bir çizgiden başka bir şair selam duruyor.

Vedat Türkali’nin "İstanbul"u: Haramilerin elindeki esir sevgili

Vedat Türkali, ‘’Bir Gün Tek Başına'’ adlı romanının bir bölümünde (s. 535) hepimizin Edip Akbayram’dan bildiğimiz, ancak Vedat Türkali’ye ait olduğunu bilmediğimiz kendi şiiri olan ‘’İstanbul’’ (Bekle bizi İstanbul) şiirine yer veriyor.


Ancak şiir asıl olarak Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiirine cevap olarak yazılır.  Çünkü Vedat Türkali de bu şiiri " ‘Sis’ şairine ithaf edilmiştir’’ başlığı ile yazar. Şiir, Fikret’in ''Sis'' şiirinde olduğu gibi İstanbul'un tasviri ile başlar. Daha sonra da olumsuzluklar, kötülükler, fenalıklar sıralanır. Şiirde ''Sis''teki manzara-i umumiyeye gönderme yapılarak ''Şark cephesinde değişen bir şey yok'' mesajı verilir. Ancak Fikret’in İstanbul’a "nefretle" baktığı o sisli havayı, Türkali, "umutla" ve "emekle" temizlemek ister. Fikret’in '’Sis'’inde İstanbul bir ‘'fahişe-i dehr’' (dünya fahişesi) iken; Türkali’nin İstanbul’u, kirlenmişliğin ortasında direnen, kurtarılmayı bekleyen bir sevdalıdır.

Fikret, Sis’te İstanbul’un fiziki coğrafyasını bütünüyle reddediyor. Boğaz’ı, kubbeleri, denizini karanlık bir kefenin (sisin) altına gömüyor. Fikret şiirinde mekânı baştan aşağı çirkin tasvir ediyor.

Türkali ise şiire Fikret’e doğrudan bir selamla ("Sis şairine ithaf edilmiştir") başlıyor ve mekânın estetik değerini iade ediyor: ‘’Mavi patiskaları yırtan gemilerinle… / Süleymaniyende güneş / Hey sen güzelsin kavgamızın şehri” diyerek İstanbul’un doğal güzelliğini teslim ediyor.

İki şiir arasında şu fark bulunuyor: Fikret için mekânın kendisi de suçludur ve çürümüştür. Türkali için ise mekân muhteşemdir, suçlu olan mekânı işgal eden "haramiler"dir. Türkali şehri coğrafyasından değil, üzerindeki asalaklardan soyundurmak istiyor.

Metamorfoz: "Fahişe"den "Esir Sevgili"ye

Fikret, İstanbul’u binlerce koca eskitmiş, yaşlı, hilekâr ve ahlaksız bir kadına (fahişe-i dehr) benzetiyor. Bu kadından iğreniyor ve yüzüne tükürmek istiyor.


Türkali ise İstanbul’u namusu kirletilmeye çalışılan, kolları arkadan bağlanmış bir "esir sevgili" veya "kurtarılması gereken bir anne" olarak kurguluyor: “Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul” derken, suçu şehre değil, onu rehin alan "vurguncu müteahhide, toprak ağasına, karaborsacıya" yıkıyor. İstanbul burada bir suçlu değil, mağdurdur. Bu yüzden nefret edilmeye değil, sevilmeye ve özgürleştirilmeye layıktır ("Sen bize layıksın").

"Şark Cephesinde Değişen Bir Şey Yok": Baskı mekânizmaları

Fikret, II. Abdülhamid döneminin hafiyelerini, jurnalcilerini ve baskı ortamını "sis" ile simgeliyor. Türkali, 1944 Akşehir’inde yazdığında (Tek parti dönemi, II. Dünya Savaşı yılları, ekmek karnesi dönemi ve 1944 Irkçılık-Turancılık/Sol tutuklamaları konjonktürü) baskı araçlarının sadece biçim değiştirdiğini söylüyor: “Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi…”

Fikret’in saray entrikalarının yerini Türkali’de sınıf çatışması, "kara borsa", "et-tereyağı-şeker kıtlığı" alıyor. Vedat Türkali şiirinde "Şark cephesinde değişen bir şey yok" mesajını veriyor: İstibdat (baskı) devam ediyor, sadece aktörler değişiyor.


Çözüm Arayışı: "Pasif Lanet" ve "Aktif Direniş (Devrimci Umut)"

İki şiir arasındaki en radikal kırılma noktası, şairlerin çözüm vizyonunda yer alıyor. Bu durum, Fikret’in bireysel-burjuva aydın karamsarlığı ile Türkali’nin toplumcu-gerçekçi (marksist) dünya görüşünün çarpışmasını yansıtıyor.


Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirinde şehre ve topluma karşı ümitsizdir. Çözümü pasif bir bedduada buluyor: Şehre; "Örtün ve sonsuza dek uyu!" diyor. Şehrin batmasını, yok olmasını diliyor. Bir nevi Nuh Tufan’ını bekliyor.

Vedat Türkali, ‘’İstanbul’’ şiirinde ise asla ümitsizliğe düşmüyor. Şiir baştan sona bir "bekle" komutuyla örülüyor. Acı çekilmektedir ama bu acı beyhude değildir ("Boşuna çekilmedi bunca acılar"). Çözüm; yeraltı mahzenlerinde bekleyen işçiler, Tophane’nin kirli çocukları ve hamile haliyle 35 kiloluk sırrı (illegal bildirileri/evrakı) taşıyan kadın yoldaşın direnişinde oluyor.

"Tevfik Fikret, '’Sis’' şiirinde, İstanbul’un üzerine çöken karanlığa karşı öfkeli ama çaresiz bir çığlık atıyor, Fikret, o, sisin içinde boğulmayı seçiyor ve şehri ölüme terk ediyor. Vedat Türkali ise '’İstanbul’' şiiriyle o sise elini uzatıyor, sisi dağıtacak olan rüzgârın (işçi sınıfının, namuslu insanların ve tarihin dinamitinin) muştusunu veriyor. Fikret’in şiiri bir ‘'elveda'’ ise, Türkali’nin şiiri bir '’merhaba’' ve en nihayetinde bir ‘'bekle, döneceğiz’' sözü oluyor.

Şimdi de Fetih’ten yaklaşık 550 yıl sonrasının İstanbul’una gelelim. Bu zamanın İstanbul’u nu da Çetin Altan anlatıyor.

Çetin Altan ve "Haliç’in Dibi": Metropolde yok sayılmanın sosyolojisi

Çetin Altan’ın seçilmiş köşe yazılarının toplandığı bir kitabı bulunuyor: “Gölgelerin Gölgesi (İnkılap Kitabevi, 2001)

Çetin Altan, ‘’Gölgelerin Gölgesi’’ adlı bu kitabında, siyasetten, sanata ünlü kişileri ve zaman zaman da sıradan yurdum insanını mizahi bir dil ile anlatıyor. Kitapta biraz da 1950’lerin Türkiye’si ve o dönemin siyasileri anlatılıyor. Kitapta özellikle ünlü isimlerle ilgili anılar büyük bir mizahi dille anlatılıyor.

Çetin Altan bu eserinde, olayları doğrudan anlatmıyor, olayların ardındaki zihniyetleri, yani “gölgeleri” sorguluyor. Kitap, ‘’sadece görünen gerçeklikle yetinmenin insanı yanıltacağı’’ ana fikri üzerine oturuyor. Çetin Altan, bu eserinde, bizi yönetenlerden çok, onlara benzemeyi kabullenişimizin bir eleştirisini yapıyor.

Çetin Altan’ın, ‘’Gölgelerin Gölgesi’’ adlı bu kitabında yer alan bir hikâyeye yer vereceğim.

Sen yoksun, mevcut değilsin!": Tarık Bey’in günlük serüveni

Çocukluğuyla gençliği Yeşilköy köşklerinde geçmiş, eski bir İstanbul efendisi olan kırçıl bıyıklı Tarık Bey :

- Her sabah evden çıkarken o gün karşılaşacağım tüm davranışlarla sözlerin bana kişi olarak var olmadığımı, yürüyen kıpırdayan bir insan gölgesi dahi sayılamayacağımı tekrar tekrar ihtar edeceğine, kendimi hazırlayarak adımımı atıyorum sokağa, dedi. Güngörmüş, hoşsohbet bir adamdı Tarık Bey.

- Köşede gazete de satan, emekli, suratsız bir tütüncü var. Gazete almak için önce ona uğruyorum. Paramı hazırlayarak, “günaydın” diye tütüncüden gazetemi istiyorum. Selamımı almadan dükkanının içinde ayran yahut süt şişelerini düzeltmeye devam ediyor. Bir garip tad alıyor, beni görmezlikten gelip adam yerine koymamaktan. Yani tavırlarıyla “sen yoksun, mevcut değilsin” demek istiyor. Ben de içimden tekrarlıyorum. “Ben yokum, mevcut değilim...” Ama yine de gazeteyi uzatmasını bekliyorum. Beni adam yerine koymadığını kanıtlayacak süre kendince geçince, kafasının dağılmasını istemeyen bir atom bilgini özensizliğiyle yüzüme bile bakmadan gazeteyi alıp uzatıyor.

Tarık Bey gözlüklerinin arkasından kıs kıs gülerek, tütüncünün gazeteyi nasıl alıp uzattığını gösteriyordu.

- Elimde gazete, dolmuş durağına gidiyorum. Durak her zaman kalabalık oluyor. Kimsenin sırasını çalmadığımı gösterecek bir yerde duruyorum. Derken bir dolmuş geliyor, bütün bekleşenler kapıya üşüşüyor, binen biniyor, binemeyen kalıyor. Ben sıram gelmediği kanısıyla acele etmiyorum. Bir dolmuş daha geliyor. Benden sonra gelenler de kapılara üşüşenlerin arasına katılıyor. Biliyorum ki kimse bana “buyurun sıra sizde” demeyecek. Bazen artık sıramın geldiği inancıyla ben de yeni gelen bir dolmuşun kapısına doğru seğirtiyorum. Ya sert bir omuz darbesi iniyor göğsüme, ya arkadan gelip içeri girmek için eğilen birisinin kalçası dayanıyor karnıma. Kişiler mekanik bir itip kakmanın ortaklığında bana “sen yoksun, mevcut değilsin” diyorlar. Ben de içimden tekrarlıyorum. “Ben yokum, mevcut değilim.” Sonunda geç de olsa biniyorum dolmuşa. Benden önce inecekler, şoföre “şurada dur” diyorlar. Bu aynı zamanda bana “sen de in de rahat çıkalım” demek. Ben de araba durunca hemen yere iniyorum, yanımda oturanın çıkmasını bekliyorum. Onlar yine yüzüme bile bakmadan çekip gidiyorlar. Yani adam yerine koymuyorlar beni. Bir anlamda “sen yoksun, yeryüzünde var değilsin” demek istiyorlar. Ben de içimden “ben yokum, yeryüzünde var değilim” diyorum.

Tarık Bey, kendisiyle yahut İstanbul’un hoyratlığıyla eğlenir gibi sigarasını yakıyordu ve gözlüklerinin arkasından devam ediyordu kıs kıs gülmeye.

- İneceğim yere gelince “Şoför Efendi, durur musunuz?” diyorum. Bazısı duruyor. Bazısı duymazlıktan gelerek, müşteri gördüğü yere kadar gidip orada duruyor. Bazısı “haydi yahu acele et, işimiz var“ diyor. Ben hepsine inerken “teşekkür ederim” diyorum. Çoğunlukla cevap vermeden gazlıyorlar. Birini rahatsız ederek inersem, ona da teşekkür ediyorum. O da genellikle cevap vermiyor. Ben daha evden çıkarken yok sayılacağımı bildiğim için asla yadırgamıyorum bunları. Gayet normal karşılıyorum. Sade bana değil, herkes birbirine “sen yoksun, insan olarak bir sıfır kadar bile değerim yok” demekten hoşlanıyorlar. Bayılıyorlar birbirlerini adam yerine koymamaya. Bu arada ben de payımı alıyorum. Ama ben direnip, ille de varım diye inatlaşmıyorum. “Yokum, mevcut değilim” diye devam ediyorum günlük serüvenime.

Tarık Bey, keyifli keyifli tüttürüyordu sigarasını.

-Dolmuştan inince karşı kaldırıma geçerken iki üç taksiyle özel arabadan mutlaka sesler yükseliyor: “Sallanmasana moruk”, yürüsene ulan ihtiyar”, “geç hadi geç teneşir horozu”. Ben hep yaya geçidinden geçtiğim için beklediklerine kızıyorlar. Varmış gibi yürümem sinirlendiriyor onları. Yok olduğumu, var olmadığımı hatırlatmak istiyorlar bana. Ben de “merak etmeyin, yokum, var değilim” diye geçiyorum karşı kaldırıma. Bazen oralarda bir trafik polisi duruyor. Çok seviyorum o polisi. Çünkü o da şoförlerin var olmadığı kanısında. Onlara “bas ulan geri”, “kör müsün ulan ayı” diye bağırıyor. Arada bir de sinek kovalar gibi hiçbirinin suratlarına bakmadan, eliyle, “geç, geç” yapıyor. Yani şoförler beni, polis de şoförleri adam yerine koymuyor. Herhalde komiseri de polisi adam yerine koymuyordur.

Tarık Bey, bir günlük yaşam serüveninin en ince ayrıntılarıyla akide şekeri emer gibi tadını çıkara çıkara anlatıyordu.

- Çalıştığım iş hanına geliyorum. Elektrik kesik değilse asansöre biniyorum. Asansöre binenler gençse, bir elleri pantolon ceplerinde, bir kaşları kalkık oluyorlar. Taşralıysalar pos bıyıklı, tıknaz, pantolonları göbeklerinin altına düşmüş, önleri açık oluyorlar ve kasıtlı biçimde, kimseye önem vermez görünmek istiyor gibi yüksek sesle konuşuyorlar. Ben yine biliyorum ki, herkesin tavrı, kimseyi adam yerine koymama üstünedir ve şişkindir. Ben hemen sigara kâğıdı gibi iyice yapışıyorum asansörün dip duvarına. “Ben zaten yokum, dünyada mevcut değilim” diyorum. Asansörden çıkarken kimse kimseye ne yol ne selam veriyor. Kimse de kapıyı arkadan gelenin suratına çarpmasın diye usturuplu tutmuyor. Ağıldan çıkar gibi çıkıyor öyle.

Tarık Bey, sigarasının izmaritini tablada söndürdü. Akşam eve dönerken de yine aynı şey. Kalabalığın bireyleri, bıkıp usanmadan “sen yoksun, yeryüzünde var değilsin” demeyi sürdürüp gidiyorlar. Ben de “ben yokum, var değilim” diye mırıldanmaya devam ediyorum içimden. Adam yerine konmamak insanın gücüne gider değil mi? Benim hiç gitmiyor. Bir toplumun kendi kendini adam yerine koymamakta inatlaştığı dönemlerde kimleri adam yerine koymaya kalktığını biliyorum çünkü.

Tarık Bey bir sigara daha yaktı:

- İstanbul, bin beş yüz yıllık bir başkenttir, dedi. Gönül, bütün birikiminin Haliç’in dibindekilerden ibaret olmamasını isterdi.

Kitaptaki hikâye bu kadar.

Çetin Altan’ın Tarık Bey üzerinden büyük bir mizahi ama aslında trajik bir dille anlattığı bu tablo, sosyolojide metropol insanının uğradığı "yabancılaşma" ve kentsel körleşmenin çarpıcı bir örneği oluyor. İstanbul efendiliğinin, yani o köklü Osmanlı-Bizans sentezi kent zarafetinin yerini; hoyrat, birbirini yok sayan ve nezaketten arınmış bir taşra taşeron kültürünün alması, aslında kentsel sanat zevkinin ve estetiğin de yok oluşunu gösteriyor. Kent, artık sakinlerinin içinde huzurla "yaşadığı" bir yuva değil, birbirini ezerek hayatta kaldığı mekanik bir dehlize dönüşüyor.

İstanbul’un fethinden düz hesap yaklaşık 600 yıl geçer. Yıl 2017 olur.

Bir itirafın şehircilik anatomisi: "Biz bu şehre ihanet ettik"

Aslında bir şehri yalnızca binaların yıkılması yok etmiyor. Asıl yıkım, o şehrin hafızasının silinmesiyle oluyor.

Şehirler de insanlar gibidir. Hatırladıkları kadar yaşıyorlar. Bir şehrin meydanları, sokakları, çeşmeleri, kahvehaneleri, mezarlıkları ve silueti; o şehrin ortak hafızasını oluşturuyor. Hafızasını kaybeden insan nasıl kimliğini kaybediyorsa, hafızasını kaybeden şehir de ruhunu kaybediyor.

Bugün İstanbul'un karşı karşıya bulunduğu tehlike yalnızca betonlaşma değil; geçmiş ile gelecek arasındaki bağın kopması oluyor. Çünkü şehircilik sadece bina yapmak değil, zamanın katmanlarını koruyabilme sanatı oluyor. .

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, 21 Ekim 2017'de İstanbul Esenler'de düzenlenen "Uluslararası Şehir ve Sivil Toplum Kuruluşları Zirvesi"nde şu konuşmayı yapıyor:


“Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. Bugün şehirlerimize baktığımızda maalesef bunun tam tersini görüyoruz. Estetikten, incelikten ve köklü medeniyet değerlerimizden yoksun tekdüze bir mimari anlayış giderek yaygınlık kazanıyor. İstanbul başta olmak üzere şehirlerimizin birçoğunda bunun acı örnekleriyle karşılaşıyoruz. Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum. Çünkü bu şehirde bizim de günahımız var.”

Şehircilik bilimi açısından bakıldığında bu "ihanet", yalnızca estetik bir hata değil; kentsel hafızanın bütünüyle silinmesi, yani bir tür kentsel bellek kaybı durumunu yansıtıyor. Bir şehrin sürekliliğini sağlayan şey, sokaklarındaki tarihi ve kültürel katmanlardır. İstanbul, kentsel literatürdeki ifadesiyle "yaşanan bir kültür şehri" olmaktan hızla çıkarılıyor ve küresel sermayenin, dikey mimarinin ve vahşi rantın bir gayrimenkul aparatı haline getiriliyor. ‘’Kentsel dönüşüm’’ adı altında mahalle kültürleri tasfiye ediliyor, kentin tarihi dokusu homojen bir beton yığınıyla kuşatılıyor.

Kentsel bellek kaybından tarihsel hafızaya: Bir ortak mirası kapışmanın anatomisi

Şehirler, üzerine asırlarca farklı uygarlıkların hikâyeleri yazılan, silinen ama en dipteki izi asla kaybolmayan devasa birer kültür haritası oluyor; zamanın üst üste bindiği canlı bir bellek oluşturuyor. İstanbul’u mukaddes kılan güç de buradan geliyor; şehir Roma’nın hukukunu, Bizans’ın estetiğini ve Osmanlı’nın adaletini aynı sokakta, aynı taşa fısıldıyor.


Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz yıkım, basit bir imar hatası veya kötü mimari olarak kalmıyor. Bu, siyaset biliminin ve şehirciliğin en acımasız gerçeğiyle, bütünüyle bir kent kıyımı anlamına geliyor. Şehrin hafızası, dikey mimarinin vahşi iştahıyla ve küresel sermayenin AVM’leriyle jilet gibi kazınıyor. Vedat Türkali’nin 1944’te özlemle andığı "mavi denizlere yaslanmış beyaz tahta masalı kahveler", yerini rantın homojen, kimliksiz ve ruhsuz cafelerine bırakıyor.

Mario Puzo’nun Sicilyalı’sındaki o meşhur aforizma, bu toprakların kamusal trajedisini özetliyor: "Burada hiçbir şey değişmez." Fikret’in 1902’deki istibdat sisi, Türkali’nin 1944’teki baskı mekanizmaları ve Çetin Altan’ın 1950’lerde Tarık Bey üzerinden anlattığı o "birbirini yok sayan, insanı sıfırlayan hoyrat taşra kültürü" bugün de sadece biçim değiştirerek baki kalıyor. ktörler değişiyor, tabelalar yenileniyor ama insanın güç ve mukaddes olanı yağmalama iştahı zerre değişmiyor. Siyaseten kent, bir uzlaşı ve kültür mekânı olmaktan hızla çıkıyor; siyaset bilimci Garrett Hardin'in Türkçe literatüre "Müştereklerin Trajedisi" olarak geçen o ünlü teorisindeki ifadesiyle, bütünüyle bir "ortak değerlerin yağmalanması trajedisi"ne dönüyor, yani herkesin kapıştığı ama kimsenin korumadığı bir ganimet haline geliyor. (Garrett Hardin, "Müştereklerin Trajedisi", Çeviren: Dr. Nazmi Kozak, Anatolia: Turizm Araştırmaları Dergisi, 1993, Cilt 4, Sayı 4, Sayfa 37-43. Ayrıca bu teori, Türkiye'de iktisat ve siyaset bilimi kitaplarında sıklıkla "Kamu Mallarının Yağmalanması" veya "Ortak Malların Trajedisi" başlıkları altında ders kitabı konusu olarak da işleniyor.)

Avnî’nin mirasına estetik ihanet

Tam da bu noktada trajedi daha derin bir çelişkiye bürünüyor. Bugün İstanbul’u "ecdad mirası" retorikleriyle betonlaştıran siyasi zihniyet, aslında en büyük ihaneti o ecdadın en entelektüel halkasına, Fatih Sultan Mehmet’e yapıyor.


1453’te harabe bir İstanbul devralan Fatih, şehre sadece bir asker gibi girmiyor. O; Doğu’nun ilmini Batı’nın estetiğiyle nikahlamak isteyen, sarayında İtalyan ressam Bellini’yi ağırlayan, Ali Kuşçu’ya vizyon sunan ve en önemlisi "Avnî" mahlasıyla Türk şiirinin en zarif divan dizelerini kaleme alan bir şair olarak tarihteki yerini alıyor. Fatih’in İstanbul muhayyilesi; yatay mimariye, mahalle kültürüne, doğaya saygıya ve evrensel bir estetik birikime dayanıyor.

Bugünün estetikten, felsefeden, sanattan ve incelikten yoksun tekdüze İstanbul’u; Fatih’in fethettiği o muazzam medeniyet ufkuna çekilmiş dikey birer hançer oluyor. Kötü mimari yıkılıyor, yerine yenisi yapılıyor; ancak bir kentin estetik dili ve şiirsel ruhu kaybolduğunda, o şehri yeniden ruhla inşa etmek imkânsız hale geliyor.

Son söz: İkinci düşüş

Şehirler surları yıkıldığında düşmüyor; şehirler asıl olarak hafızalarını, şiirlerini, nezaketlerini ve birbirlerine olan insani saygısını kaybettiklerinde düşüyor. İstanbul, tarih boyunca kuşatmalardan, depremlerden, yangınlardan sağ çıkmayı başarıyor. Ancak hafızasını kaybetmiş bir toplumun elinde kendi hikâyesini büsbütün unutma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

Ve ne yazık ki bir şehrin bu ikinci düşüşü, ilki gibi toplarla, tüfeklerle gerçekleşmiyor; büyük bir sessizlikle, paranın hışırtısıyla ve beton mikserlerinin gürültüsüyle oluyor.

Şimdi bu sekiz yazılık serinin sonuna gelmişken, kentsel hafızamızın o can alıcı, o ağır sorusunu tarihin ve edebiyatın huzurunda sormamız gerekiyor:

Fatih Sultan Mehmet, fethettiği medeniyet ufkundan başını kaldırıp bugünleri görseydi; bu İstanbul’u fetheder miydi, yoksa onun için ağlar mıydı?

Osman AYDOĞAN

Fatih Sultan Mehmet yazı serisi de nihayet burada bitiyor. Sürç-ü lisan eylemişsek de affola!


 


Yorumlar - Yorum Yaz