• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam1009
Toplam Ziyaret4130715

Fatih Sultan Mehmet (4): Bizans düşerken Bizans'ta yaşananlar


Fatih Sultan Mehmet (4): Bizans düşerken Bizans'ta yaşananlar
Surların ardında hakikatin çöküşü

01 Haziran 2021

Bu sene İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinin 568. yıldönümü. Bir yazı serisi ile Fatih’i, onun kurduğu imparatorluğu ve hocası Akşemseddin'i yazdım. Gerçi Fatih’in farklı yönlerini daha önce ele almış olsam da 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul'un fethi denildiğinde genellikle bizler hep Osmanlı tarafını biliriz: Gemilerin karadan yürütülerek Haliç'e indirilmesini, surlar önünde dökülen devasa topları, Ulubatlı Hasan'ı ve Akşemseddin'i... İstanbul Fatih tarafından kuşatıldığında karşı tarafta, yani Bizans'ta neler olduğunu ise genellikle pek bilmeyiz.


Popüler kültürün bir rivayeti olarak sadece şunu hatırlarız: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığında, surlar aşılmak üzere iken Bizans’ın ileri gelenleri Ayasofya’da toplanmış, şehrin nasıl kurtulacağını tartışmak yerine ‘’meleklerin cinsiyeti’’ni konuşuyorlardı. Modern tarihçilerin büyük bölümü, bunun tarihî bir olaydan ziyade çöküş dönemlerindeki yönetici elitlerin gerçek sorunlardan kopuşunu simgeleyen bir anlatı olduğunu belirtmektedir.

Kültürel bir taşlama ve derin teolojik kriz

Şehir düşerken kilisede meleklerin cinsiyetinin tartışıldığına dair o meşhur efsane, aslında fetihten çok sonra, 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanma dönemi tarihçileri (özellikle Edward Gibbon) tarafından, Hristiyan dogmatizminin mantıksızlığını eleştirmek üzere popülerleştirilmiş edebi bir taşlamadır. Ancak Bizans'ın çöküş dönemindeki entelektüel ve siyasi tıkanıklığının asıl kırılma noktası, dogmatik bir melek tartışması değil, Batı yardımı karşılığında Kilise birliğini savunan imparatora karşı yükselen sosyo-politik dirençte saklıdır.


Dönemin Başbakanı konumundaki Lukas Notaras’ın '’Konstantiniyye’de Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim'’ çıkışı, basit bir inatlaşmanın ötesinde köklü bir siyasi/teolojik krize dayanır. Bu sözün arkasında, 1439 Floransa Konsili ile başlayan ve Bizans’ı ikiye bölen derin bir çatışma yatar: Papa’ya boyun eğerek Katolikleşmek (ve karşılığında Batı'dan askerî yardım almak) ile Ortodoks kalarak Türk yönetimine girmek. Dolayısıyla Doğu ve Batı kiliselerinin asırlık teolojik ve siyasi nefreti, fethin eşiğinde büyük bir iç patlamaya dönüşmüştür.

Peki, gerçekte karşı tarafta konu bu kadar basit miydi? Hayır, Bizans'ta sorun çok daha derin, karmaşık ve vahimdi. Bu yazımda, 29 Mayıs 1453 günü karşı tarafta; Bizans'ın son imparatoru Konstantinos Paleologos’un nasıl bir trajedinin ortasında kaldığını ve Bizans’ın içten içe nasıl çürüdüğünü ele almayı amaçlıyorum.

Bu amaçla, bu çöküşü harika anlatan iki önemli eserden bahsedeceğim.

Trajik bir figür: Son İmparator Konstantinos Paleologos

Bahsetmek istediğim birinci eser, İngiliz Bizantolog Donald M. Nicol’un ‘’Konstantinos Paleologos’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2013) adlı biyografik çalışmasıdır.


Donald M. Nicol bu eserinde, Bizans’ın son imparatorunun iyi bir eğitim almış; becerikli, sabırlı, vizyon sahibi ve insanları idare etmesini bilen bir hükümdar olduğunu anlatır. Konstantinos, kısa ve talihsiz iktidarı döneminde (1449 - 1453) kendini ve şehrini kurtarmak için var gücüyle çabalamıştır. Henüz vakti varken kaçıp kurtulması yönündeki telkinlere kulak asmamış; sayıca ve askerî teknoloji bakımından katbekat üstün Osmanlılara karşı şehri savunanların lideri olarak elinden geleni yapmıştır. Sonunun geldiğini anlayınca da bunu mertçe karşılamış, teslim olmaktansa savaşarak ölmeyi tercih etmiştir.

Ancak Nicol'un da ortaya koyduğu üzere, Konstantinos Paleologos'un kişisel meziyetleri ve bütün gayretleri, yüzyıllardır süren ekonomik daralma, nüfus kaybı, siyasî ve askerî zayıflama ile giderek küçülen Bizans devletinin yapısal sorunlarını ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Bu nedenle Bizans'ın düşüşü yalnızca son imparatorun kişisel trajedisi değil, uzun bir tarihsel çözülme sürecinin de kaçınılmaz sonucudur.

Nicol eserinde ilginç bir halk inanışına da değinir: Muzaffer olan genç ve atılgan Sultan II. Mehmet ’’Fatih’’ namıyla yücelirken, elinde kılıcıyla can veren Konstantinos Paleologos da aslında ölmemiş, halkı arasında efsane mertebesine yükselerek mermere dönüşüp uykuya dalmıştır. Günün birinde uyanıp şehrini kurtaracağı inancına kaynaklık etmiştir. Kim bilir, belki de daha önceleri yazdığım Bizans tarihçisi Laonikos Chalkokondyles'in "günün birinde Ayasofya üzerine haçlar dikileceği" yönündeki kehanetleri de bu kolektif efsaneden beslenmiştir.

Edebiyatta bir imparatorluğun anatomisi: Herczeg’in "Bizans"ı

Ele alacağımı söylediğim ikinci eser ise Macar oyun yazarı Ferenc Herczeg’in (1863-1954) ‘’Bizans’’ (Berikan Yayınevi, 2003) adlı oyunudur. Bazı yayınevleri aynı kitabı ‘’Bizans Düşerken’’ (Yeni İnsan Yayınevi, 2020) adıyla yayınlarlar. Bu eser bir tarih kitabı değil, Bizans'ın son günlerini tarihî olaylardan hareketle edebî bir kurgu içinde yorumlayan tarihsel bir tragedyadır. Yazar; Bizans’ın ve imparatorun kaderini, yıkılışın son gecesinde sarayın içindeki entrikaların ne denli karmaşık olduğunu tiyatro-roman karışımı bir dille anlatır.


Ferenc Herczeg, bu oyununda Aristotelesçi tragedyaların temel taşı olan zaman, mekân ve eylem birliğine (Üç Birlik Kuralı) sadık kalır. Bin yıllık bir imparatorluğun çöküşünü tek bir güne, şafak ile batış arasına sığdırarak muazzam bir dramatik gerilim inşa eder. Surlar dışarıdan dövülürken saray içindeki zaman adeta bir kum saati gibi akar ve seyircideki trajik etkiyi büyütür.

Bu daralan zamanın merkezindeki İmparator Konstantin ise tam bir Aristotelesçi "Trajik Kahraman" portresi çizer. O ne tamamen kusursuz ne de kötüdür; onu yıkıma götüren bir trajik kusuru vardır. Konstantin’in trajik kusuru; halkına, surların yıkılmazlığına ve onların sahte kahramanlık hikayelerine olan o asil ama kör inancıdır.

Gerçeklikten kopan elitler ve hakikatin hülasası

Tanınmış Macar tarihçisi J. Horvath, Ferenc Herczeg’in bu oyunu üzerine yazdığı bir incelemede tragedyayı şöyle özetler:


“29 Mayıs 1453. Kentin alın yazısı artık bellidir. Bu kaçınılmaz tehlike karşısında kahramanlığa yükselen imparator Konstantin, kendisine bağlı kalan az sayıda yabancı ücretli askerle bütün gücünü harcayarak kuşatıcılara karşı koymaktadır. Ancak halkı ve Bizanslı askerler korkak bir kayıtsızlık içindedir. Devletin ileri gelenleri imparatorun kahramanlığıyla alay ederler; onlar artık daha çok sultandan yanadırlar. İmparatoriçenin kendisi bile kadınlık silahlarıyla Fatih’e boyun eğdireceği düşlemiyle kendini avutmaktadır.

Bütün bunlardan imparatorun haberi yoktur, o halkına ve onun yurtseverliğine inanmaktadır. Son anda büyük bir düş kırıklığına uğrar. Sultanın elçileri özgürce gidebileceklerini bildirdiğinde, arkasından gidecek sadece iki kişi çıkar: Ücretli askerlerin sadık komutanı ve kendisine âşık olan Yunanlı kız Herma. Konstantin dehşet içinde gerçekle yüz yüze gelir ve Bizans’ı ölüme mahkûm eder: ‘Biz Tanrı'nın izniyle Bizans’ın son imparatoru Konstantin, dünyaya bildiririz ki, ulusumuzu mahkemeye çektik ve adalet adına Bizans’ı cellat satırıyla ölüme mahkûm eyledik. Edirneli Mehmet celladımız olsun.’

Konstantin muharebede ölür. O korkunç anlarda imparator şöyle der: ‘Ölürsem, mezar taşıma şu sözler yazılsın: Bizans’ın son imparatoru burada yatıyor. Kör olduğu sürece yaşadı. Bir gün gözleri açılınca duyduğu tiksinti onu öldürdü.’…”

Bizans yönetim kademesinin halkın ve savaşın gerçeklerinden bu denli kopması, sosyolojideki "Elit Teorisi"nin en dramatik örneklerinden biridir. Yöneten sınıf, toplumun dinamiklerinden tamamen yalıtılmış bir biçimde, Jean Baudrillard’ın kavramsallaştırdığı türden bir "simülasyon" evreninde yaşamaktadır.

Herczeg’in oyunda yarattığı bu klostrofobik ve çaresiz psikolojik atmosfer, dünya edebiyatında Stefan Zweig’ın ‘’İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar’’ (Sternstunden der Menschheit) (Can Yayınları, 2019) eserindeki "Bizans’ın Fethi" bölümüyle büyük bir paralellik gösterir. Zweig da fethin sadece askerî boyutuna değil; unutulan küçük bir kapının yarattığı kırılmaya ve şehir surlarının ardındaki o kolektif psikolojik çöküşe odaklanır.

Sanal masallar ve çıplak gerçek

Şimdi, Ferenc Herczeg’in “Bizans” oyunundan o acı gerçekliği gözler önüne seren çarpıcı bir sahneye bakalım. Fatih İstanbul’u kuşatmıştır, kent düşmek üzeredir ancak sarayda bambaşka bir hava esmektedir:


Başmabeyinci (İmparatoriçe’ye müjdeler): “Paganlar hücuma geçeceklerken İmparatorumuzun yüzü sur üstünde görünür görünmez silahlarını ellerinden düşürmüşler!”

Şair Lisander: “Halk şenlik yapıyor!”

Krates: “Türkler barış için yalvarıyorlar! Sultan’ın ordusunu veba kırıp geçiriyor! Sultanları Anadolu’ya çekilecekmiş.”

Öğleye doğru gelen bir diğer haber: “Hıristiyan ordusunun önünde nur içinde bir yiğit görülmüş. Aziz Georgius olduğu sanılıyor. Belki de Kutsal Bakire’dir. Sevgili şehrini kurtarmaya gelmiş.”

Ancak ayaküstü uydurulmuş bu masalların hiçbiri gerçeği değiştirmez: Yeniçeriler ne imparatoru görünce şaşırırlar ne de Sultan Mehmet kuşatmayı kaldırır. Veba değil, nezle bile yoktur Türk ordusunda. Yardıma ne Aziz Georgius gelir ne de Kutsal Bakire. Sonuçta Bizans düşer!

Oyunda geçen şu replikler, adeta bir imparatorluğun otopsisidir:

“Kötülük çoğu zaman saflığın kuzu postuna bürünür yahut da yaltaklığın köpek postuna!”

“Sıçan sürüsü evin temelini kendi üzerine çökünceye dek kemirmiş. Şimdi de korku içinde: ‘Tanrı, bir mucize yarat!’ diye öterek sızlanıyorlar. Tanrı sıçanların hatırı için bir mucize göstermez.”

“Yaşamaya gücü olmayan, ölümden korkan ulus canlı bir ölüye, bir gölge ulusa dönüşür.”

“Neden yurdum oluyormuş benim Bizans? Halk çocuğu ilkin insan olmak istiyor, ondan sonra yurttaş. Hür Roma ve Atina halklarının yurtları vardı. Biz hür değiliz, o hâlde yurdumuz da yoktur.”

“Her şeyin yok olduğu yerde ne diye ahlâk da ortadan kalkmasın?”

‘’Bir ağıla beş zayıf koyun sıkışmış, ötede saldırmaya hazır iki yüz aslan var. Sen daha aslanın ne istediğini mi soruyorsun?’’

“İmparatorun kuvveti hür halkın sevgisidir.”

Siyaset felsefesinin değişmez dersi: Hubris ve yabancılaşma

Bizans’ın düşüşü ve İmparator Konstantinos’un trajik akıbeti, yüzyıllar ötesinden günümüze sarsıcı bir sosyolojik ve felsefi ders vermektedir.


Gerçeklerden ve dünyadan uzak, sanal bir âlemde yaşayanların; hem kendilerini hem mutlak güç sahiplerini hem de toplumu sahte destanlarla, renkli masallarla, yalanlarla uyutanların; ekranlarla, yalan dolan reklamlarla avutanların vebali çok büyüktür. Zira güç, kendi doğası gereği mutlaklaştıkça sahibini körleştirir.

Bu durum Antik Yunan felsefesindeki "Hubris" (tanrısal kibir ve güç zehirlenmesi) kavramıyla açıklanabileceği gibi, egemenin kendi gücünün esiri olarak gerçeğe ve insana yabancılaşmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Surların dışındaki mutlak gerçeklik ile saray koridorlarındaki illüzyon arasındaki bu uçurum, elitlerin kendi yarattıkları simülasyonu gerçek sanmasıyla sonuçlanmış ve nihayetinde kaçınılmaz yıkımı doğurmuştur.

Tarih yalnızca fethedenleri değil, neden yenildiklerini anlayamayanları da hatırlar. Bizans'ın son günleri bu yüzden yalnızca bir imparatorluğun sonu değil, gerçeklerden kopan tüm iktidarların kaderi üzerine evrensel bir uyarıdır. Belki de Bizans'ın asıl trajedisi surlarının fiziksel olarak yıkılması değil, surlar yıkılmadan çok önce hakikat duygusunun yıkılmış olmasıdır.

Mutlak güç sahiplerine ve çevresindekilere duyurulur.

Osman AYDOĞAN

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim.



Yorumlar - Yorum Yaz