• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam948
Toplam Ziyaret4130654

Fatih Sultan Mehmet (6): Etnik kimlikten folklorik kimliğe


Fatih Sultan Mehmet (6): Etnik kimlikten folklorik kimliğe

03 Haziran 2021

Fatih Sultan Mehmet yazı serimizin bu bölümünün normalde doğrudan Fatih’in şahsıyla bir ilgisi bulunmuyor gibi görünebilir. Ancak bu yazı, dünkü paylaşımımın ve Fatih dönemi güç mücadelelerinin doğrudan bir devamı, mantıksal bir analizidir.


Dünkü yazımda Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında 1473 yılında yapılan Otlukbeli Muharebesi’ni anlatırken Ilısu Barajı’nın yapımı nedeniyle su altında kalacak olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın Otlukbeli Muharebesi’nde şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırdığı türbenin taşınmasından bahsetmiştim. Buradan da yola çıkarak şu soruyu sormuştum: ''Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir?''


Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından biri olarak kabul edilmekteydi. Buradan da yola çıkarak ikinci soruyu sormuştum: ‘’Böylesine önemli bir muharebeye Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hristiyanlar ile Batı ile olan savaşları mı olmak zorundaydı?’’

İşte bu iki sorunun cevabını da Moğollar üzerinden vermek istiyorum.

Moğol İmparatorluğu

Cengiz Han tarafından 1206 yılında kurulan Moğol İmparatorluğu 1294 yılına kadar yaşar. Kısa zamanda her yönde genişleyip, dünyanın %22'sine yayılıp, 34 milyon km²’den fazla bir alanı kapsayarak ve tarihin bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluğu olur. En geniş döneminde 100 milyondan fazla kişiyi topraklarında barındırır. İmparatorluğun bu denli geniş olması ile Batı ile Doğuyu birleştirir, bu sayede İpek ve Baharat yollarında ticaret yapmak güvenli hale gelir ve ''Pax Mongolica'' denilen bir barış dönemi başlar. Cengiz Han zamanındaki Moğol Ordusu dünyadaki en organize ve en disiplinli ordu haline gelir. Moğol ordusu da tarihteki önemli ordular arasında sadece atlılardan oluşan tek ordudur.


Moğollar ve Türkler

Moğollar, yüzyıllarca Türklerle yan yana yaşarlar ve bunun sonucu olarak da Türk kültür ve medeniyetinin etkisinde kalırlar ve zamanla Türkleşir ve İslamlaşırlar… Orta Asya’da halen Cengiz Han ve hanedan üyeleri Türk olarak kabul edilir. Türklükle Moğolluk tarihsel, coğrafi, kültürel olarak çok geçişlilik arz ettiği için; Asya bozkırlarında Hunlardan itibaren Türk tarihini Moğol tarihinden ayırmak hemen hemen imkânsızdır. Fransız oryantalist ve Türkolog Jean-Paul Roux (1925 – 2009) Cengiz Han için ''Moğollaşmış bir Türk'', Timur için ise ''Türkleşmiş bir Moğol'' tanımını yapar. Bu nedenle Türk tarihinde Moğollar öteki bir toplum olarak sayılmazlar. Bu nedenlerle de günümüzde Türkler çocuklarına göğsünü gere gere Cengiz, Kubilay, Temuçin, Oktay, Timur, Noyan gibi Moğol adlarını verirler.


Türkçülüğün babası olarak tanımlanan Nihal Atsız, oğluna vasiyetinde (1941) ötekileştirdiği toplumları şöyle sıralar: ‘’Yahudiler, Çinliler, Acemler, Yunanlılar, Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler, Japonlar, Afganlılar, Amerikalılar, Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Gürcüler ve Çeçenler...’’ Ancak bunların arasında Moğollar yoktur.

Anadolu’ya ve İslam dünyasına yapılan Moğol istilası

Ben böyle güzellemeler yapsam da tarih baba tarih sayfalarında Moğolları farklı anlatır.


3 Temmuz 1243 tarihli ''Kösedağ Muharebesi'', Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesiyle sonuçlanır. Bu yenilgiyle bu topraklarda Moğol istilalarının önünü açan Moğol Baycu Noyan’dır. Noyan, Anadolu’yu Moğollara bağlayarak Büyük Han’ın nazarında itibar kazanmak ister.

Kösedağ savaşından sonra Moğollar bu topraklarda çok kan akıtır, çok can yakar. Selçuklu Sultanı birkaç kez isyan çıkardığı için 1255 yılında Moğollar bu sefer bütün Anadolu'yu tamamen işgal edip, yakıp, yıkıp, kasıp, kavurur. Moğollar, işgal ettikleri yerlerdeki insanların çoğunu öldürür, camileri, medreseleri, kütüphaneleri tahrip eder, şehirleri yakıp, yıkarlar. 13’üncü yüzyıl, Anadolu’nun Moğolların baskısı altında inim inim inlediği bir dönemdir. Fars kökenli bir Moğol tarihçisi olan Alaaddîn Ata Melik Cüveynî’nin şu sözleri Anadolu’daki Moğol istilasını bir cümleyle şöyle özetler: "Geldiler, yaktılar, yıktılar, katliam yaptılar, yağmaladılar ve çekip gittiler." (Alaaddin Ata Melik Cüveynî, ‘’Tarihi Cihan Güşa’’, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1988) Haçlılar bile Anadolu’ya Moğollar kadar zarar vermemişlerdir.

Tarihçiler, İslam tarihinde Moğol istilasıyla kıyaslanacak bir felaketin olmadığı hususunda hemfikirdirler. Bu dönemde İslam kültürüne ait eserler Moğollarca yok edilir, dini kitaplar hayvanların altına serilir ve camiler de ahıra çevrilir. Birçok İslam tarihçisi bu istilalardan dolayı Moğolları bir kıyamet alameti olarak görerek, ''Yecüc-Mecüc'' olarak da nitelendirir.

Daha yeni bu sayfalarda Abbasi halifesi El Memûn’u anlatırken Moğol hükümdarı Hülagü'nün ordusunun 10 Şubat 1258'de halifeliğin başkenti Bağdat’ı ele geçirdiğini anlatmıştım. Bağdat Moğollar tarafından yağmalanır, Bağdat'taki Beyt'ül Hikme (Bilgelik Evi, aynı zamanda Büyük Bağdat Kütüphanesi) yerle bir edilir, burada bulunan kitaplar Dicle Nehri'ne atılır, yüzlerce yıllık bu eserlerden akan mürekkep nehrin suyunu siyaha bular ve Dicle nehri aylarca siyah renkte akar. Bu şekilde Bağdat’ın Moğol istilasıyla, yüzlerce yılın birikimi olan matematik, fen, coğrafya, astronomi, tarih, ilahiyat ve fıkıh ile ilgili binlerce eser sonsuza dek kaybolur.

Bağdat'ın yok edilmesinin, bir şehrin işgalinden daha fazla bir karşılığı vardır. Bu, aynı zamanda İslam Dünyası'nın hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak olan siyasi, kültürel ve dini merkezinin yok edilmesi anlamına da gelir.

Büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel, ‘’Medeniyetler Tarihi’’ (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) isimli eserinde 13. yüzyılda Moğol istilasının İslam’ın bütün şehir medeniyetlerini yakıp yıktığını, kütüphanelerin yakıldığını, milyonların öldürüldüğünü, bu şekilde tüm İslam dünyasının bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve hala etkileri süren İslam dünyasındaki mistisizm ve dogmatizmin Moğol istilasının ve Haçlı seferlerinin yıkıcı etkileriyle başladığını ve zamanla devlet politikalarına dönüşüp kökleştiğini yazar. Braudel, Moğol istilalarının bu şekilde İslam dünyasındaki entelektüel gerilemeyi hızlandırdığını ileri sürer.

Moğolların Anadolu’ya, Türk ve İslam dünyasına yaptığı bu tahribata 3 Temmuz 1243 tarihli Kösedağ Muharebesinde, Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesi yol açar. Dün anlattığım ‘’Otlukbeli Muharebesi’’ gibi bu ''Kösedağ Muharebesi'' de ne yazık ki Türk tarihinde ve askerî akademilerde hak ettiği önemi, ilgiyi ve alakayı görmez. Bu muharebeler toplumsal hafızada ve popüler tarih anlatılarında hak ettikleri görünürlüğe sahip değildir.

Halbuki Türk tarihinde Moğollar ötekileştirilmediği gibi ''Kösedağ Muharebesi''nin Moğol Komutanı ‘’Noyan’’ın adını kendisine ad, soyad olarak alan ve gururla taşıyan sayısız vatandaşımız vardır.

Anadolu'daki Moğol baskısı, Selçuklu Sultanlığını zayıf düşürdükçe Türkmen beylikleri bağımsız olma fırsatını yakalarlar, bunlar arasından da sivrilerek Osmanlı Beyliği çıkar. Kemal Tahir ''Devlet Ana'' (İthaki Yayınları, 2005) adlı romanında bu süreci çok güzel anlatır.

Bu istila esnasında Moğollar Anadolu’yu sadece yakıp yıkmazlar. Moğol hâkimiyeti sadece siyasi sonuçlar doğurmaz, nüfus hareketleri ve kültürel etkileşimler yoluyla Anadolu'nun toplumsal yapısını da etkiler. Moğollar, Anadolu’dan gittiklerinde de aslında tam olarak gitmemiş olurlar. Bu etkileşim nedeniyle arkalarında kültürlerini aşıladıkları kısmen Moğollaşmış bir Anadolu bırakırlar. Anlattığım gibi Anadolu’daki Timuçin, Cengiz, İlhan, Hülagu, Noyan gibi birçok ad bu nesebi bağlılığın izlerini gösterir.

Moğolların ardılları ve Timur

Anadolu, 1335 yılında İlhanlılar'ın düşüşüne kadar Moğol istilası altında kalır. Ancak Osmanlı Beyliği de Moğollardan kurtulamaz, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda 28 Temmuz 1402 tarihinde yapılan ''Ankara Muharebesi'' Geç Orta Çağ tarihinin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olur ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanır.


''Ankara Muharebesi'' yenilgisi; Osmanlı Devleti'nin geçici süreliğine dağılarak, devletin imparatorluk aşamasına geçmesinin ve İstanbul'un Fethi'nin 50 yıl kadar gecikmesine, Anadolu`daki Türk siyasal birliğinin bozularak Anadolu beyliklerinin yeniden kurulmasına ve Osmanlı tarihinde ''Fetret Devri'' (1402-1413) olarak bilinen 11 yıllık bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına neden olur.

Moğollar bu kadarı ile de kalmazlar. Timur İmparatorluğunun varisi Akkoyunlu Devleti de Osmanlı’yı rahat bırakmaz. Ne zamanki Akkoyunlu Devleti 1473 yılındaki -dün bu sayfalarda anlattığım- Otlukbeli Savaşını Osmanlı’ya karşı kaybeder o zaman Osmanlı’nın Doğu sınırı da kısa bir süreliğine huzura ve sükûna kavuşur.

Safevi Devleti

Ancak kısa bir süre sonra Akkoyunlu toprakları üzerinde bu sefer Türk Safevi Devleti (1501 – 1736) kurulur. Safevi Devleti kurucusu Şah İsmail, Akkoyunlular’ın anne tarafından torunudur. Şah İsmail’in Annesi, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızıdır. Ancak bu sefer de Şiî inanışa sahip Safevi Devleti ve Osmanlı Devleti savaşır. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadele malumunuzdur. Osmanlı, Safevi Devletini zayıflatıp da yıkılmasına vesile olunca yerine Osmanlı’nın başına bela Fars (İran) devleti kurulur.


Neyse bu hazin faslı geçelim, çünkü Safevi Devleti ayrı bir yazı konusudur. Biz gelelim yazımın başında verdiğim sorularıma.

Moğollar ve Araplar neden ötekileştirilmemiştir?

Yazımın başında ifade edildiği gibi Moğollar; Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ve Anadolu’ya bu kadar kötülükleri yapmasına, bu topraklarda çok kan akıtmasına, 13’üncü yüzyılda Anadolu’yu baskıları altında inim inim inlemesine ve Anadolu'da Haçlılardan bile daha fazla tahribat yapmalarına rağmen Moğollar ve Akkoyunlular bu coğrafyada ötekileştirilmez, düşman sayılmaz ve Moğol isimleri Türklerce gururla taşınır.


Benzer bir durum Arap coğrafyası ve halkları için de geçerlidir. Osmanlı İmparatorluğu, Yavuz Sultan Selim döneminde Memlük Devleti ile Mercidabık ve Ridaniye gibi dönemin en kanlı meydan muharebelerini yapmış, Hicaz ve Suriye bölgesindeki bazı Arap aşiretlerinin isyanlarıyla ve ihanetleriyle yüzleşmiştir. Tarihsel realite Müslüman devletler ve topluluklar arasında büyük çatışmalara sahne olmuşken, resmi tarih anlatısında ve kolektif hafızada Araplar hiçbir zaman Hristiyan Batı gibi bir "öteki" olarak kodlanmamıştır.

Bunun arkasında İslam medeniyetinin kurucu unsuru olan "Ümmet" bilinci ve Osmanlı’nın Arap halklarını Hz. Muhammed’in soyuna ve diline duyulan hürmetten ötürü "Kavm-i Necib" (Soylu Kavim) olarak tanımlaması yatar. Dini meşruiyetini hilafet ve mukaddes beldelerin hamiliği üzerine kuran bir devlet yapısı için Araplarla yapılan savaşlar, yabancı bir düşmanla yapılan cenk değil; ümmet içi geçici bir asayiş ve itaat meselesi olarak görülmüştür. Bu yüzden tıpkı Moğollarla veya Akkoyunlularla olduğu gibi, Arap dünyasıyla yaşanan tarihsel kırılmalar ve çatışmalar da hafızadan hızla ayıklanmıştır.

Hatta öyle ki Osmanlı ile Akkoyunlu arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey için Türk tarihi ifade ettiğim gibi ''Şehit'' diye not düşer. Ve yine bir önceki yazımda anlattığım gibi günümüzde de Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi Ilısu Baraj Gölü altında kalacak diye uluslararası bir çalışma ile itina ile iki km kuzeye törenle taşınır. (12 Mayıs 2017) Ve bu törende de konuşma yapan siyasiler Zeynel Bey’den ‘’şehit’’ diye bahsederler. (Sakın yanlış anlaşılmasın; tabii ki türbenin taşınmasında doğrusu yapılmıştır.)

Buradaki şehitlik paradoksu, aslında Türk devlet geleneğindeki köklü bir teolojik-siyasal anlayışa dayanır: "Cihan Hâkimiyeti ve Kut" inancı. Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan da Sünni-Müslüman hükümdarlardı. Onların arasındaki savaş bir din ya da inanç savaşı değil, yeryüzündeki meşru egemenliğin kime ait olduğunu belirleme, yani mutlak iktidar (Kut) mücadelesiydi. Türk-İslam devlet aklına göre iki Müslüman ordu karşılaştığında zaferi ve hâkimiyeti Allah belirlerdi; nitekim kazanan Fatih olmuştur. Ancak kaybeden taraf dinsiz ya da kâfir olmadığı için, o iktidar cenginde ölen Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey de kolektif hafızada ve tarih yazımında "şehit" mertebesinde kabul edilebilmiştir. Hakiki çelişki ise tam burada başlar: Eğer iki tarafın öleni de şehit sayılabiliyorsa, ortadaki kavga kutsal bir dava değil; salt bir taht ve mülk kavgasıdır.

İşte tam da bu yüzden, yazımın başında sorduğum o soruların; yani Moğol komutanların isimlerini gururla taşımamızın, düşman ilan edilenlerin ardıllarına ihtimam gösterilmesinin ya da Otlukbeli, Kösedağ gibi devasa Doğu savaşlarının askerî akademilerde yüzeysel geçiştirilmesinin sırrı bu "seçici unutma" mekanizmasında gizlidir.

Osmanlıların, Türk tarihinde ve askerî akademilerde yüzeysel geçiştirilen sadece Akkoyunlularla yapılan ''Otlukbeli Muharebesi'' (1473) de değildi. Moğollarla yapılan ''Kösedağ'' (1243), yine Moğollarla yapılan ''Ankara'' (1402), Safevilerle yapılan ''Çaldıran'' (1514), Dulkadiroğulları Beyliği ile yapılan ''Turnadağ'' (1515), Memluklerle yapılan ''Mercidabık'' (1516) ve ''Ridaniye'' (1517) muharebeleri de dönemlerine oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımlarından büyük muharebeler olması ve sonuçları itibariyle de büyük siyasi etkilerine rağmen gerek Türk tarihinde gerekse de askerî akademilerde hep yüzeysel olarak geçiştirilir ve hatta bazıları görmezden bile gelinir.

Ancak Türk tarihinde ve askerî akademilerde varsa yoksa teferruatıyla incelenen Batı ile Hristiyanlarla yapılan muharebeler olur: ''Malazgirt'' 1071, ''Sırpsındığı'' 1364, ''Niğbolu'' 1396, ''İstanbul'un Fethi'' 1453, ''Mohaç'' 1526, ''Birinci Viyana Kuşatması'' 1529, ''Preveze Deniz Muharebesi'' 1538 vb.

Ayrıca ilginçtir ki tarih yazımında Moğolların istilacılıkları söz konusu olduğunda Türklüklerinden pek bahsedilmez. Ancak bir '’Taç Mahal’' söz konusu olduğunda, onu inşa ettiren Şah Cihan’ın soyunun aslında hem Cengiz Han’a hem de Timur’a dayanan bir Türk-Moğol sentezi (Babürlüler) olduğu görmezden gelinir ve hep ‘'karısı için anıt mezar yaptıran Türk İmparatoru'’ retoriği öne çıkarılır. Kültürel ve dini olarak İslamlaşmış/Türkleşmiş bu ortak soyun estetik dehasını hemen sahipleniriz; fakat iş Bağdat’ın yağmalanmasına geldiğinde o mirası '’onlar henüz Müslüman olmamış, Şamanist/Budist Moğollardı'’ diyerek hızla dışlar, '’Bağdat'ı yağmalayanlar hiç şüphesiz Moğollardır, Türkler değildir!’' deriz. Yani tarihsel hafızamız, aynı kökten gelen yıkımı ‘'ötekinin’', ihtişamı ise '’bizim'’ hanemize yazacak kadar seçicidir.

Tüm bunların nedeninin sosyal-kültürel antropolojide yer alan kavramlarda yer aldığı değerlendirilmektedir.

Etnos ve Folk kavramları

Günümüzde sosyal-kültürel antropolojide yer alan “etnoloji”, köken olarak her ne kadar “ulus, kavim, ortak kültüre sahip insan topluluğu” anlamına gelen Yunanca ethnos kelimesinden türemiş olsa da sömürgeci Batı dünyasının kendi dışındaki halkları inceleme dürtüsü nedeniyle zamanla pratik olarak “ötekinin bilimi” haline gelmiştir. Alman romantizminin literatüre kattığı “folk” (volk) ise ulusun özünü, bizden olan geleneksel ve modern öncesi halk katmanını, yani “bizim olanı” tanımlar.


Muhtemel ki Moğollar, Akkoyunlular ve Safeviler Türk tarihinde ve Anadolu coğrafyasında hiçbir zaman sömürgeci antropolojinin nesnesi olan birer “etnik kimlik” yani mutlak birer “öteki” olarak görülmemişlerdir. Aksine bu topluluklar, İbn Haldun’un ifadesiyle aynı bozkır kökeninden beslenen güçlü bir “asabiye (akrabalık/bağ) ortaklığı” içinde, yani “folklorik” bir akrabalık düzleminde algılanmışlardır. Memlükler ise dindaş bir grup, ümmetin bir parçasıdır. Bu nedenle bu gruplarla yapılan kanlı savaşlar ve çatışmalar, dışsal bir varoluş mücadelesinden ziyade, aynı kültür havzası içindeki bir iktidar ve egemenlik mücadelesi - yani bir nevi “kardeş kavgası” - olarak görülüp kolektif hafızada bilinçli olarak fazla öne çıkarılmamış, unutturulmak istenmiştir.

Kolektif hafıza ve kimlik inşası

Sosyoloji ve siyaset bilimi açısından bakıldığında toplumlar geçmişlerini yalnızca yaşandığı şekliyle, ham bir kronolojiyle hatırlamazlar. Fransız sosyolog Maurice Halbwachs’ın temellendirdiği "kolektif hafıza" kuramına göre her toplum, geçmişi kendi güncel kimliğini kurmak, sürdürmek ve meşrulaştırmak için yeniden yorumlar. Tarih, yalnızca olup biten olayların nesnel bir dökümü değil; aynı zamanda iktidarlar eliyle neyin hatırlanacağının, neyin unutulacağının ve neyin öne çıkarılacağının da politik bir tasarımıdır.


Ünlü düşünür Ernest Renan’ın o meşhur tespiti tam da bu noktada anlam kazanır: "Ulus olmak için pek çok şeyi birlikte hatırlamak kadar, pek çok şeyi de birlikte unutmak gerekir." Hem Osmanlı imparatorluk vizyonu hem de modern cumhuriyetin ulus-devlet inşası, Türklerin Moğollarla, kendi içindeki Türkmen boylarıyla veya diğer Müslüman devletlerle yaşadığı büyük travmaları ve vahşeti, "ümmet birliğine" veya "ulus bilincine" zarar vermesin diye bilinçli bir "seçici unutma" mekanizmasıyla kamusal hafızadan silmiştir.

Bu seçici unutmanın arkasında, siyaset biliminin ve tarih yazımının en temel yasalarından biri yatar: Devletler, kurucu mitlerini her zaman bir "mutlak öteki" üzerinden inşa ederler. Türk-Osmanlı tarih anlatısında bu mutlak öteki Hristiyan Batı’dır. Lise müfredatlarında ya da askerî akademilerde varsa yoksa Mohaç, Niğbolu veya Kosova Muharebeleri teferruatıyla incelenirken; Ankara, Otlukbeli ya da Çaldıran gibi devasa askerî operasyonların yüzeysel geçiştirilmesinin sebebi budur.

Doğu ile yapılan bu savaşlar, devletin Sünni-İslam meşruiyet zeminine ve "Gaza ve Cihat" ideolojisine ontolojik bir zarar verir. Müslüman’ın Müslüman’ı kırdığı, egemenlik uğruna kardeş kanının döküldüğü bir iç hesaplaşmayı kitlelere "cihat" diye anlatamazsınız. Bu yüzden Doğu savaşları ya unutturulur ya da kurumsal tarih yazımında teolojik birer "fitne" parantezine alınarak önemsizleştirilir.

Sosyal psikoloji ve antropolojinin "İç-Grup ve Dış-Grup" teorisi de bu hafıza haritasını doğrular. Moğollar, Akkoyunlular ve Safeviler, tarihsel süreçte en amansız düşmanlar olsalar bile, ortak soy, coğrafya ve dil kökenleri nedeniyle kolektif bilinçaltında hep "İç-Grup" (bizden olanlar, bozkırın ortak çocukları) olarak kodlanmışlardır. Nitekim Türkçülüğün teorisyenlerinden Nihal Atsız’ın 1941 yılında oğluna yazdığı o meşhur vasiyette, neredeyse tüm dünya halklarını "öteki" ilan edip dışlarken araya Moğolları dahil etmemesinin sırrı da buradadır. 20. yüzyıl Türk milliyetçiliği, Moğolları sömürgeci Batı antropolojisinin bir nesnesi değil, "Türklerin tarihsel amcaoğulları" olarak kurgulamıştır. Bu yüzden bu topluluklarla yapılan savaşlar yabancı bir unsurla yapılan varoluş mücadelesi gibi değil, aynı evin içindeki bir iktidar paylaşımı, bir taht kavgası olarak algılanmıştır.

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder.

Bu coğrafyanın makus kısırdöngüsü: Kardeş kavgaları

Bu coğrafyada kardeşin kardeşe yaptığını akrep akrebe yapmamıştır. Ve halen de öyledir. Bakın Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye. Aslında uzağa gitmeye de gerek yoktur.


Dün Moğol istilasında, taht kavgalarında ve mezhep savaşlarında içimizdeki hırslarla birbirimizi acımasızca kırarken; bugün de ne yazık ki aynı siyasi körlüğün ve derin kutuplaşmanın pençesinde kıvranıyoruz. Zaman değişse de bu toprakların o makus kısırdöngüsü hiç değişmiyor:

Anadolu tarihi Türkün Türke, Müslümanın Müslümana yaptığı katliamlarla doludur. Yazı dizimde anlattığım gibi Fatih’in Anadolu’da döktüğü kan Balkanlar’da döktüğü kandan daha fazladır. Osmanlının Anadolu’da yaptığı Türkmen katliamı Avrupa’da yaptıklarından daha fazladır. Bırakalım çok eskileri de bu yazımı okuyanların bizzat şahit olduğu Maraş, Taksim, Sivas, Suruç, Ankara Gar, Ankara Kızılay, Ankara Merasim Sokak, İstanbul Yeşilköy, İstanbul Dolmabahçe katliamları, 15 Temmuz’da FETÖ’nün katliamları henüz hafızalardadır. Ve sayamadığım daha niceleri. Bütün bu katliamları Hristiyan Yunanlılar veya Ruslar veya bir başka etnik grup veya bir başka dine mensup olanlar yapmamıştır.

Daha yenilerde, TV’lerde açık açık komşularına dair katliam listelerini hazırladıklarını söyleyenler ve bu aleni tehdit karşısında sus pus olan yetkililer Hristiyan Yunanlılar değildir.

Keza daha dün, tüm bir ülkeyi Hristiyan işgalinden kurtaran Mustafa Kemal Atatürk’e camilerde lanet okuyanlar, beddua edenler, hakaret edenler ve bu aleni yapılan lanet, beddua ve hakaret karşısında sus pus olan yetkililer de Hristiyan Yunanlılar değildir.

‘’Cübbeli’’ nam bir cemaat şefinin 17 Ocak 2020 günü yaptığı ‘’silahlanan iki bin selefi dernek var’’ açıklamasının, Emniyetin kayıp 200.000 profesyonel silahının, İçişleri Bakanlığından valiliklere devredilerek valilerin kontrolsüz bir biçimde bol keseden belli kişilere dağıttığı silah ruhsatlarının ve fütursuzca kurulan Osmanlı Ocakları, SADAT gibi milis derneklerinin siz Ege adalarını işgal eden Hristiyan Yunanistan’a karşı bir hazırlık için mi olduğunu düşünüyorsunuz?

Kardeşin kardeşi katli konusunda bu kadar sabıkalı bir coğrafyada benimki naçizane, tasalı, gamlı, kederli, kaygılı naif bir sorudur. Naif olmayan ise böylesi bir ayrışmaya ve tehlikeye karşı ülkeyi yönetmekten sorumlu olanların söndürmeleri gereken ateşi körüklemeleri, ateşe benzin dökmeleridir. Baksanıza ülkenin birliğinden, dirliğinden, bütünlüğünden, asayişinden sorumlu olanlar, bir muhalefet liderinin maruz kaldığı saldırı karşısında ne diyor: ‘’Daha neler olacak, neler. Bunlar iyi günler.’’

Günlerdir benim zihnimde İsmet Özel’in Bey’in “Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” adlı şiirinin aşağıdaki kısmı takılmış bir plak gibi dönüp duruyor:

“Kardeşler! ” deseydim “Kardeşlerim! ” “Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan'' Bakın yaklaşıyor...” (*)

Dediğim gibi, benimki naçizane, tasalı, gamlı, kederli ve naif bir kaygıdır işte.

Osman AYDOĞAN

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim.


(*) İsmet Özel, bu şiirinde “Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan" diyerek, Necm Suresi’nin 57. ayetini (Yaklaşmakta olan –kıyamet- yaklaştı) anımsatır.

Bir not: TV'lerde tarihten sosyolojiye, ekonomiden politikaya her konuda konuşan, sözde profesör unvanlı herbokologlar –pardon akademisyenler, sözde sosyologlar, sözde politikacılar biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz da antropoloji bilseler ve birazcık da doğru terminoloji kullansalar da olur olmaz yerlerde ''etnik'' sözcüğünü bilinçsizce kullanmasalar! Hani bir Yunan atasözü vardı ya: ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir'' diye. Anlıyorsunuz değil mi?

Bir başka not daha: Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı Bilal Erdoğan himayesinde her yıl bir festival düzenlenir. Bu festivalin birincisi 2016 yılında, ikincisi 2017 yılında, üçüncüsü 2018 yılında ve dördüncüsü de 2019 yılında İstanbul’da yapılır. 2020 yılında yapılması planlanan festival, salgın hastalık nedeniyle yapılamaz. Bu festivalin 5’incisi 7-10 Ekim 2021 tarihleri arasında yine İstanbul’da yapılması planlanır.

Bu festivalin son yapılan dördüncüsü, 03-06 Ekim 2019 tarihleri arasında dört gün süre ile Yeşilköy Atatürk Havalimanı’nda icra edilir. Bu dördüncü festivale, 16 Orta Asya ülkesinden 12 dalda bine yakın sporcu katılır. Bu festivalde, Türk dünyasına, Orta Asya ve Anadolu'ya özgü şenlikler gerçekleştirilir. Festivalde geleneksel Türk sporlarının yanı sıra geleneksel kıl çadırlarda oba yaşamı, tarihi el sanatları atölyeleri, kılıç kalkan ve atlı gösteriler gibi pek çok etkinlik yapılır. Organizasyonda sporcular; geleneksel sporlardan aba güreşi, şalvar güreşi, kuşak güreşi, mas güreşi, fetih yağlı güreşleri, atlı okçuluk, atlı cirit, kökbörü, âşık oyunu, mangala, geleneksel yaya okçuluğu, şahinle yarış ve yabusame gibi alanlarda mücadele eder. (Gazeteler)

Bu festivalin adı neydi biliyor musunuz? “Etnospor Kültür Festivali”!

Uluslararası literatürde "ethno-" öneki geleneksel veya bir kavme özgü olanı tanımlamak için kullanılır; yani kelime teknik olarak "geleneksel sporlar" anlamına gelir ve kullanımı yanlış değildir. Ancak buradaki asıl trajedi ve paradoks çok daha derindedir: Festivalde sergilenen bütün etkinlikler bu topraklara, bize, bizim öz kültürümüze ait, yani tam anlamıyla "folklorik" unsurlardır. Hâl böyleyken, yerli ve milli olduğunu iddia edenlerin, kendi öz kültürlerini, kendi öz değerlerini ve atalarından kalan sporları tanımlamak için bile Türkçe bir karşılık bulamayıp, Batı antropolojisinin o sömürgeci, mesafeli ve kendi dışındakini egzotikleştiren "Ethno" kavramına sığınmaları muazzam bir entelektüel yabancılaşmadır!

Kendi öz kültürünü bile ancak Batı’nın antropolojik terminolojisiyle kavrayabilen bu zihniyetin düştüğü durum, hani o meşhur sözde dendiği gibidir: "Cehaletin bu kadarı ancak tahsil ile mümkündür!" Siz anlıyorsunuz değil mi nasıl bir kültürel savrulmanın ortasında olduğumuzu?

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder.



Yorumlar - Yorum Yaz