
Mağaradan ekrana: Gölge, varlık ve simülasyon
03 Ocak 2016
Yıllar yıllaaaar öncesiydi. Daha yirmili yaşların başındaydım. Kavramları, olguları ve bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya çalışıyordum. Ben ki, daha o zaman nesneler, fiiller ve failler arasındaki ilişkiyi dahi kuramamışken kavramlar arasındaki ilişkiyi nasıl kuracaktım?
Bu sorunu aşmak için ilk denemem Orhan Hançerlioğlu’nun, “Düşünce Tarihi” (Remzi Kitabevi, 1977) adlı eseri olur. Onu ardından yine Orhan Hançerlioğlu’nun dokuz ciltlik “Felsefe Ansiklopedisi’’ (Remzi Kitabevi, 1976-1980) olur. Toplam on ciltlik bu iki eserin neredeyse altını çizmediğim, notunu almadığım sayfası kalmaz.
Bu merakımı yüksek lisans için Almanya’ya gittiğimde de ‘’Atlas Philosophie’’ (Peter Kunzmann, dtv Verlagsgesellschaft, 1995) adlı kitap ile devam ettirdim. Almanya’dan ayrıldığımda da Almanların arkamdan söylediklerini de reklam olmasın diye yazmayayım!
Neyse, gelelim konumuza.
Bu üç kavram ilk bakışta birbirinden uzak görünür. Oysa biri Antik Yunan felsefesinin, biri İslam tasavvufunun, diğeri modern düşüncenin diliyle aynı soruyu yeniden sormaktadır: Gördüğümüz dünya gerçekten var mıdır, yoksa duyu organlarımızın bizi hapsettiği kusursuz bir yanılsamadan mı ibarettir?
Bu soru, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde, birbirine binlerce kilometre uzaklıktaki coğrafyalarda hem Doğu hem Batı düşüncesinin ortak sancısı olmuştur. Antik Yunan’ın rasyonel akademilerinden İslam coğrafyasının irfani derinliklerine kadar insanlık, gerçekliğin perdesini aralamaya çalışmıştır.
Bu soruya Antik Yunan'da Platon mağara alegorisiyle, İslam tasavvufunda Muhyiddin İbnü'l Arabî varlık anlayışıyla, modern çağda ise Nick Bostrom simülasyon hipoteziyle cevap arar.
Gölge: Platon’un mağarasındaki yanılsama
Orhan Hançerlioğlu, bahsettiğim “Düşünce Tarihi” adlı eserinde; Platon’un Politeia adlı yapıtının VII. kitabında geçen ünlü mağara örneğini şöyle açıklamaya çalışır:
“…Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç, Glaukon. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarlarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler değil mi?
Demek ki bu adamlar birbirleri ile konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar vereceklerdi. Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktadırlar. Bu adamların gözünde gerçeklik asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçekleri göremezdi değil mi?
Dahası kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirirdi ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alıştırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşları ile gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret olduğunu asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı.
İşte sevgili Glaukon gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü us (akıl) gözüne çeviren bilgedir.”
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Platon ile İbnü’l-Arabî aynı sorunun peşinden gitmiş olsalar da vardıkları yerler aynı değildir. Platon için gölge, insanın aşması gereken bir yanılsamadır; hakikate ulaşmak için mağaranın dışına çıkmak gerekir. İbnü’l-Arabî için ise gölge, yok sayılması gereken bir yanılsama değil; hakikatin görünme biçimidir. Âlem, Mutlak Varlık’ın dışında bağımsız bir gerçeklik değildir; fakat aynı zamanda anlamsız bir hiçlik de değildir. O, ilahî hakikatin tecelli ettiği bir aynadır.
Varlık: Âlem-i hayalden Şeyh Küşterî Meydanına
Çoook sonraları da tasavvufa merak saldım. Belki bu merakımı yazılarımdan da fark ediyorsunuzdur. Mevlâna, Şems, Nesimî derken İbnü’l-Arabî üzerine yazılarımda, onun düşüncesini kendi imkânlarım ölçüsünde anlatmaya çalıştım.
Ama bakmayın böyle yazdığıma. Bir büyüğüm editörlüğünü yaptığı bir dergide yayınlanmak üzere benden ‘’Hallac-ı Mansur’’ hakkında bir yazı yazmamı istemişti de bu sitemde binin üzerinde makalem olmasına rağmen aylarca bocalamış, bocalamış, bocalamış ve sonunda da o büyüğüme bu yazıyı yazamayacağımı arz etmiştim. Çünkü bir türlü ‘’Enel-Hakk’’ sözünü açıklayamamıştım. Gücüm yetmemişti bu sözcüğü açıklamama. Bu sözü açıklamaya kelimelerin yetersiz, söz dağarcığım kifayetsiz kalmıştı.
Neyse, yine gelelim konumuza.
İbnü’l-Arabî düşüncesinde hayal, görünen âlemin hakikat ile görünüş arasındaki ara mertebesini ifade eder. Allah'ın varlığı karşısında kâinatın gerçek varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden, gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah'ın aksi’nden nişane verirler. Esas olan Sevgili’nin zihindeki hayalidir. Tasavvufta buna “âlem-i hayal” deniliyor.
Âlem, bağımsız ve mutlak bir varlık değildir; varlığını Mutlak Varlık’tan alan bağımlı bir gerçekliktir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) birtakım cevherler, varlığın suver (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur. Varlık, göz yumup açıncaya kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar.
Varlıkta, asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da, onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böyledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.
Tasavvufta buna “âlem-i hayal” deniliyor. İbnü’l-Arabî bu durumu daha da derinleştirerek '’A'yân-ı Sâbite’' kavramıyla açıklar. A'yân-ı Sâbite, varlıkların ilahî ilimdeki değişmez hakikatleridir. Bu ilahi kalıpların, duyularımızla algıladığımız fiziksel dünyaya yansımadan önce suret kazandığı ara mertebe ise Âlem-i Misâl’dir. Âlem-i Misâl; ruhani hakikatlerin şekil aldığı, somut dünya ile soyut âlem arasındaki o kırılgan tecelli perdesidir.
İbnü’l Arabî, Hakk ve kâinat ilişkisini şöyle açıklar: “Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”
Bu mertebenin bir önceki mertebe ile olan farkı meselâ, bir adamın güneşin ışığından gölgesi yere yansır. İşte o yere düşen gölgeden adamın nasıl bir kimse olduğu anlaşılır. Bu adamın gölgesi asli mertebesi, yansımasını sağlayan güneş ise asl-ı aslîsi yani irâde-i küllün kendisidir. Burada gölgenin sıfatlanması aslı, varlığı ise asl-ı aslı olan zâttır. Sonuçta bu âlem de Hakk’ın vücûdunun gölgesidir ve müstakil olarak vücûdları yoktur.
İbnü’l Arabî deyince onun sözleri ile devam edeyim:
"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’
''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’
"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."
Hazreti Mevlânâ’nın ‘‘sureti hemi zillest’’ (Görünen her şey gölgedir) diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile gelir.
Nitekim tasavvufi düşüncedeki bu rüya ve gölge anlayışı, Hz. Muhammed’in "İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar" hadis-i şerifine dayanır. Mevlânâ da Mesnevi’nin ilk satırlarında aslından (kamışlıktan) koparıldığı için inleyen Ney analojisiyle, gölgenin ve suretin aslında kendi hakiki kaynağına duyduğu o derin özlemi terennüm eder.
Geleneksel İslam sanatı, anlattığım gibi görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı var edicinin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür o kadar.
Tasavvufta tecellî, mutlak varlığın isim ve sıfatlarının âlemde görünmesidir. Bu nedenle görünen her varlık, bağımsız bir gerçeklik değil, ilahî hakikatin farklı bir tecellisi olarak değerlendirilir.
Aslında bizim kültürümüz bu edebi ve estetik sırrı yüzyıllar boyu bir perdenin arkasından izlemiştir: Karagöz ve Hacivat’ın gölge oyunu. O perdeye boşuna '’Şeyh Küşterî Meydanı’' denmez. Tasavvuf ehli bilir ki, perdenin arkasındaki tek bir mumun (ışık/Hakk), tasvirleri (varlıklar) beyaz kumaş üzerinde oynatması, bu dünyanın geçici simülasyonundan başka bir şey değildir. Mum söner, tasvirler sandığa kalkar; geriye ne Karagöz kalır ne Hacivat, sadece O kalır.
Eflatun (Platon), hakikati gökyüzündeki aşkın "İdealar" dünyasında ararken; öğrencisi Aristoteles, onu yeryüzündeki somut nesnelerin özüne indirmeye çalışır. Aristoteles, her şeyin bir "ilk nedeni" olması gerektiğini söyleyerek mantıksal bir temel kurar. Ancak Aristoteles’in bu somut temellendirmesi bile felsefe tarihinin o ezeli sorusunu unutturamaz: Ya deneyimlediğimiz bu maddesellik sadece bir gölgeden ibaretse? İşte Eflatun felsefesinden süzülüp gelen ve Mevlânâ'nın '’Sureti hemi-zillest'’ dizesinde yankılanan öz tam olarak bu şüphedir.
Levh-i Mahfûz, Arapça’da korunmuş levha anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. İslamî gelenekte Levh-i Mahfûz, Allah'ın ilminde mevcut olan varlık düzenini ve kader bilgisini ifade eden önemli bir kavramdır. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır.
Berât gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna "inzâl" denir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.
Levh-i Mahfuz kavramı, modern insanın bilgi teorileriyle düşündüğünde, varlığın görünür hale gelmeden önce ilahî bilgideki düzenini çağrıştırabilir.
İlahi ışığın perdesi: Kabala’da Ein Sof ve Sefirot
İslam tasavvufunda tecellî kavramıyla anlatılan hakikat arayışının benzer bir yankısı Yahudi mistik geleneği olan Kabala’da da görülür. Kabala düşüncesinde Ein Sof, sınırsız ve kavranamaz ilahî özü ifade eder. İnsan zihni bu mutlak sonsuzluğu doğrudan kavrayamaz; çünkü sınırsız olan, sınırlı olan tarafından bütünüyle kuşatılamaz. Bu nedenle ilahî ışık, Sefirot adı verilen aşamalar aracılığıyla görünür dünyaya yansır.
Burada amaç iki geleneği birbirine eşitlemek değildir. Ancak hem İbnü’l-Arabî’nin tecellî anlayışında hem de Kabala’daki Sefirot öğretisinde ortak bir sezgi vardır: Görünen âlem, mutlak hakikatin kendisi değil, onun sınırlı bir tezahürüdür.
Benzer şekilde Vedanta geleneğinde de insanın temel yanılgısı, görünüşü mutlak gerçeklik sanmasıdır. Farklı kültürlerde farklı kavramlarla ifade edilse de insanlığın ortak sezgisi şudur: Görünen dünya, hakikatin tamamı değildir; yalnızca hakikatin bilinç tarafından alınabilen sınırlı bir görünümüdür.
Simülasyon: Kozmik yazılım ve holografik evren
Ve her zaman tabii ki bilimi de takip ettim.
İlginçtir ki modern bilimde ortaya atılan bazı teoriler de bu kadim düşünceyi hatırlatır. Günümüzde buna en çok benzeyen yaklaşım simülasyon hipotezidir.
2003 yılında ‘’Philosophical Quarterly’’ dergisinde yayımlanan makalesinde Nick Bostrom, analitik felsefe ve istatistiksel olasılıklar üzerinden radikal bir soru sorar: "Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyorsunuz?"
Bostrom’un felsefi hipotezi teknolojik gelişim olasılığına dayanır: Eğer gelecekte gelişmiş bir uygarlık geçmişi simüle edebilecek bir işlemci gücüne ulaşırsa, trilyonlarca simüle edilmiş bilince karşılık sadece bir tane "gerçek/biyolojik" bilinç var olacaktır. Bu istatistiksel olasılık, bizim de bir "Atalar Simülasyonu" içinde bulunma ihtimalimizi oldukça güçlü kılar.
Bostrom konuyu analitik felsefeyle ele alırken; NASA’nın Jet Propulsion Laboratory araştırmacılarından Dr. Rich Terrile meseleye kuantum fiziği ve bilgi teorisi açısından bakar. Terrile’e göre evrenin pikselleşen atom altı yapısı ve kuantum mekaniğindeki "gözlemci etkisi" (parçacıkların bakılmadığı zaman olasılık dalgası olarak kalıp gözlemlendiğinde netleşmesi), gerçekliğin bir bilgisayar oyunundaki gibi ihtiyaç anında işlenen (rendered) bir yazılıma benzediğini gösterir.
Dr. Rich Terrile bu durumu şöyle özetler:
“Şu anda bizler kozmik bir bilgisayar yazılımı içinde bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyada tek bir bilinci farklı şekillerde tecrübe ediyoruz. Ne gördüğümüz, neyi görmeye ihtiyacımız olduğu ile ilgilidir.”
Aslında modern astrofizik de Leonard Susskind ve Gerard 't Hooft gibi fizikçilerin kavramsallaştırdığı '’Holografik Evren Prensibi'’ ile benzer bir kapıyı aralamaktadır. Kara deliklerin ufkundan yola çıkan bu teoriye göre; üç boyutlu olarak deneyimlediğimiz uzay ve zaman, evrenin sınırındaki iki boyutlu kozmik bilgilerin devasa bir projeksiyonundan —yani gökyüzüne yansıtılan dijital bir gölge oyunundan— ibarettir.
Dr. Terrile’in bahsettiği bu durum, kuantum fiziğindeki '’Çift Yarık Deneyi’' (Double-Slit Experiment) ve '’Gözlemci Etkisi’' (Observer Effect) ile doğrudan ilgilidir. Parçacıklar gözlemlenene kadar bir olasılık dalgası olarak kalır; tıpkı Modern oyun motorlarındaki (Unreal Engine vb.) ‘'Occlusion Culling'’ tekniğinde olduğu gibi... Sistem yorulmasın diye oyuncunun bakmadığı açılar render edilmez (yüklenmez). Bu durum, İbnü'l-Arabî’nin '’Tecelli her an yenilenir, anlık yok oluş ve var oluşlar vardır'’ (Halk-ı Cedit) ilkesinin dijital dünyadaki birebir karşılığıdır.
Eğer tasavvufun diliyle modern yazılım dilini köprüleyecek olursak; İbnü’l-Arabî’nin A'yân-ı Sâbite dediği ilahi şablonlar yazılımdaki '’Class’' (Sınıf) yapılarına, bunların görünür hale geldiği Âlem-i Misâl ise kodların ekrana yansıyan o grafik arayüzüne (interface) benzer. Bizim 'gerçeklik' dediğimiz fiziksel dünya ise o sınıflardan türetilmiş geçici birer nesneden (object/instance) ibarettir.
Birkaç paragraf önce anlattığım Levh-i Mahfuz bu anlamda neydi acaba?
1999 yapımı The Matrix filmi de bu felsefi ve bilimsel şüphenin popüler kültürdeki en güçlü yansımasıdır. Film, Platon’un mağara alegorisi ile İbnü'l-Arabî’nin kâinatı ilahi varlığın gölgesi olarak yorumlayan anlayışının modern ve dijital bir anlatımı gibidir.
Modern kozmoloji de insanın evrendeki yerini yeniden sorgulamasına yol açar. Gözlemlenebilir evrenin yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğu, milyarlarca galaksi içerdiği ve her galakside milyarlarca yıldız bulunduğu düşünüldüğünde insanın gerçekliği kavrama iddiası daha da mütevazı hâle gelir. Belki de asıl soru evrenin ne kadar büyük olduğu değil, bizim onu ne kadar doğru algıladığımızdır.
Yeni mağara: Algoritmaların dünyası
Platon'un mağarasındaki insanlar zincirlerle duvara bakıyordu. Modern insan ise zincirlerinden kurtulduğunu düşünüyor. Oysa bugün başka bir mağaranın içindeyiz: Algoritmaların oluşturduğu görünmez mağara.
Artık gölgeleri bize ateşin önündeki nesneler değil; veri akışlarını yöneten algoritmalar üretmektedir.
Sosyal medya platformları bize dünyayı olduğu gibi göstermez; bizim ilgi alanlarımız, geçmiş davranışlarımız ve tercih modellerimiz üzerinden seçilmiş bir gerçeklik sunar.
Platon'un mağarasında mahkûmlar gölgeleri gerçek sanıyordu. Bugünün insanı ise kendi görmek istediği gölgeler tarafından esir alınmaktadır.
Bugün bu durum yapay zekâ sistemleriyle daha karmaşık bir hâle gelmektedir. Artık yalnızca hangi bilgiyi göreceğimizi değil, hangi görüntüleri, hangi haberleri ve hangi düşünce kalıplarını tekrar tekrar karşılaşacağımızı da algoritmik sistemler belirleyebilmektedir
Felsefi bir sentez: Aynalar, rüyalar ve simülakrlar
Burada durup büyük resme bakmak ve bir senteze ulaşmak gerekir. Platon’un "gölgeler mağarası", insanın rasyonel akılla aşması gereken bir yanılsama evrenini simgelerken; İbnü'l-Arabî'de bu yanılsama (hayal âlemi), doğrudan doğruya Mutlak Varlık'ın (Hakk) kendini gösterme, yani tecelli etme sahnesine dönüşür. Platon yanılsamadan kaçmayı öğütlerken, Arabî bu yanılsamanın içindeki ilahi şifreyi okumayı önerir. Dikkat edilirse isimler, çağlar ve disiplinler değişse de insan mutlak hakikati doğrudan değil, daima onun bir temsili üzerinden algılar.
Bu düşünce yalnızca Batı ve İslam dünyasına özgü değildir. Hint Vedanta geleneğinde de benzer bir problem "Maya" kavramıyla ifade edilir. Ancak Maya, dünyanın basitçe bir yanılsama veya hiçlik olduğu anlamına gelmez. Daha çok insan bilincinin mutlak gerçekliği sınırlı, parçalı ve eksik biçimde algılamasını anlatır.
İnsan, hakikatin kendisini değil; kendi bilincinin oluşturduğu perde üzerinden hakikatin görünüşünü deneyimler. Hint düşüncesinde Maya, dünyanın yokluğu değil, mutlak gerçekliğin sınırlı bilinç tarafından parçalı algılanmasıdır.
Doğu felsefesinde bu şüphe, Çinli filozof Zhuangzi’nin ünlü kelebek rüyasıyla taçlanır: '’Rüyamda kelebek olduğunu gören bir insan mıyım, yoksa şu an insan olduğunu gören bir kelebek mi?'’ Sorular ve coğrafyalar değişse de sezilen hakikat aynı kalır.
Ancak modern çağın bu büyük şüphesinin başlangıcında René Descartes vardır. Descartes, duyuların bizi yanıltabileceğini söyleyerek kesin bilgiye ulaşmak için radikal bir şüphe yöntemine başvurur. Ona göre insan, dış dünyanın gerçekliğinden önce kendi bilinç deneyiminin farkına varır: '’Düşünüyorum, öyleyse varım.’' Böylece mağaranın duvarı ilk kez dış dünyadan insan zihninin içine taşınır.
Felsefe tarihi boyunca bu hakikat arayışı, Platon ve Arabî’nin açtığı bu iki dev çığırdan beslenerek büyümüştür. Örneğin 18. yüzyılda George Berkeley, "Var olmak algılanmaktır" diyerek maddeyi tamamen zihinsel bir tasarıma indirgerken Platon'un mağarasına radikal bir halka ekler. İmmanuel Kant ise gerçeğin kendisini asla bilemeyeceğimizi söylerken adeta mağaranın sınırlarını çizer: Biz sadece bize görünen yüzü, yani "fenomeni" bilebiliriz; arkadaki asıl gerçeğin kendisi, yani "numen" insan aklına kapalıdır.
Kant'ın açtığı bu yol, 20. yüzyılda Edmund Husserl'in fenomenoloji anlayışıyla yeni bir boyut kazanır. Husserl'e göre insan dünyayı olduğu gibi değil, bilincin yönelimi içinde deneyimler. Başka bir ifadeyle insan hiçbir zaman "çıplak gerçekliğe" değil, bilincinde anlam kazanan bir dünyaya ulaşır.
Böylece mağaranın duvarı yalnızca dış dünyadaki gölgelerden değil, insan bilincinin oluşturduğu anlam katmanlarından da meydana gelir.
Heidegger ise soruyu bir adım daha derine taşır: Mesele yalnızca gerçekliği nasıl algıladığımız değildir; asıl mesele "varlık" sorusunu unutmuş olmamızdır. Ona göre modern insan var olanlarla meşgul olurken, varlığın kendisini unutmuştur.
Heidegger'in "Seinsvergessenheit" yani "varlığın unutuluşu" olarak adlandırdığı bu durum, insanın görünür olanın içinde kaybolmasını anlatır.
19. yüzyıla geldiğimizde Arthur Schopenhauer, Kant'ın bu yaklaşımını daha da ileri taşıyarak dünyayı tamamen insan zihninin kurduğu bir ‘'tasarım'’ olarak ilan eder. Bu yönüyle Schopenhauer'in düşüncesi de Platon'un gölgeleri ile modern simülasyon tartışmaları arasında dikkat çekici bir köprü oluşturur. Tabii modern felsefede simülasyon denince Jean Baudrillard’ı anmamak olmaz. Baudrillard, günümüz dünyasının artık gerçeğin kendisini değil, simülasyonunu (gerçekmiş gibi duran ama aslı olmayan kopyalarını, yani simülakrları) yaşadığını söyler. Onun ünlü '’Harita toprağın önüne geçmiştir’' tespiti, bugün yazılım dünyasındaki arayüzlerin, kodların ve algoritmaların çıplak gerçekliğin yerini almasını kusursuz biçimde özetler.
Belki de mağaradan hiç çıkamadık, sadece mağaranın duvarına yüksek çözünürlüklü ekranlar yerleştirdik. Nitekim modern çağda Nick Bostrom’un ortaya attığı ‘'dijital simülasyon’' ihtimali de bu düşüncelerin günümüz teknolojisiyle yeniden formüle edilmesinden başka bir şey değildir.
Bu felsefi köprü, insan ruhunun derinliklerinde ve edebiyatta da karşılık bulur. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, hikâyelerindeki ayna, rüya ve labirent imgeleriyle insanı bu büyük yansımanın içinde yürütür. İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung ise dış dünyaya dair deneyimlerimizin aslında kendi iç dünyamızın ve ortak bilinçdışımızın sembolik bir yansıması olduğunu söyleyerek bu kozmik tiyatroyu içselleştirir. Jung'un kolektif bilinçdışı kavramı, insan zihninin yalnızca bireysel deneyimlerden değil, insanlığın ortak sembolik mirasından da beslendiğini ileri sürer.
Edebiyatımızda da bu kozmik yansımanın izleri derindir. Şeyh Galib, ‘’Hüsn ü Aşk’’ta '’Diyâr-ı Kalb’' ve '’Kuyu'’ simgeleriyle mağara alegorisine tasavvufi bir derinlik katarken, '’Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen’' diyerek insanı bu simülasyonun merkezine koyar. Ahmet Hamdi Tanpınar ise '’Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında'’ mısralarıyla, algoritmik ve holografik evrendeki o zaman-mekân yanılsamasını edebiyatın diliyle mühürler.
Sonuç olarak; hem Antik Yunan'ın "İdealar"ı hem de tasavvufun "A'yân-ı Sâbite"si, insanın gözüyle gördüğü bu geçici dünyaya boyun eğmemesi, arkasındaki mutlak hakikati araması gerektiği konusunda birleşir. Biri aklın ışığıyla (logos), diğeri ise kalbin keşfiyle (irfan) aynı zirveye tırmanmıştır. Nick Bostrom'un simülasyonu, Berkeley'in algısı, Kant'ın fenomeni ya da Şehriyar'ın "düşü". Hepsi aynı ezeli soruda düğümlenir: Gerçeklik nedir ve biz onun ne kadarını görebiliyoruz?
Bütün bu düşünsel yolculuğun sonunda insan yeniden kendi içine döner. Çünkü mağara da gölge de ekran da aslında insanın hakikatle kurduğu ilişkinin farklı görüntüleridir.
Şehriyar
Ve kader beni, beni ben yapan, her şeyimi, ama her şeyimi borçlu olduğum Şehriyar ile tanıştırdı.
Kendisi Hint mistiği Nisargadatta Maharaj'ın şu sözlerini zihnime kazımıştı:
‘’Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıdır…’’ derdi Şehriyar ve sonra devam ederdi; ‘’Hayat ne kadar uzun olursa olsun, sadece bir anlık bir düştür. Görünüşü gerçekmiş gibi kabul etmek keder vericidir ve bütün felaketlerin nedenidir.’’
Ve anlatırdı Şehriyar;
‘’Siz karmaşa içindesiniz, çünkü dünyanın içinde olduğunuza inanıyorsunuz, dünyanın sizin içinizde olduğuna değil.’’
‘’Bir kez, her şeyin içten geldiğini, içinde yaşadığınız dünyanın size değil, sizin tarafınızdan projekte edildiğini idrak ettiğinizde korkularınız sona erer. Siz sadece dış dünyanın gerçek olduğuna inandığınız sürece onun tutsağı olarak kalırsınız. Aslında ise ne beden ne de onu içeren bir dünya vardır; sadece zihinsel bir durum, rüyamsı bir hal vardır ki gerçekliği sorgulandığında kolayca dağılabilir. Biz sadece rüya görmekteyiz. Hatta bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir süjenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur. Rüyalara gerçeklik atfettiğiniz sürece onların kölesisiniz. Rüyanızın rüya olduğunu idrak ettiğinizde uyanacaksınız. Dünya bir yansımadır. Ancak siz yansıma değilsiniz, yansımayı görensiniz.
Önce, dünyanızın sadece sizin kendi yansımanız olduğunu idrak edin ve bu yansımaya kusur bulmaktan vazgeçin. Kendinizle ilgilenin, zihinsel ve duygusal bakımdan kendinizi düzeltin. İmgelemeden (hayal kurmadan) bakmayı, çarpıtmadan dinlemeyi öğrenin, hepsi bu. Esasta isimsiz ve şekilsiz olana isimler ve şekiller atfetmeyi bırakın. Her idrak- algılama şeklinin öznel (enfüsi, sübjektif) olduğunu, görülen ya da işitilen, dokunulan ya da koklanan, hissedilen ya da düşünülen, umulan ya da hayal edilen her şeyin gerçekte değil zihinde olduğunu idrak edin! Düşünüp hayal edilebilen hiçbir şeyin kendiniz olamayacağını bir kez anladığınızda, imgelemelerinizden kurtulmuş olursunuz. Olduğunuzu sandığınız şey sadece telkin ya da imgelemedir. Önce siz olduğunuzu sandığınız kişi olmadığınızı anlayın. İşte o zaman huzuru tadacak ve korkudan kurtulacaksınız. Dünyanın hiçbir kusuru yoktur. Kusuru olan sizin ona bakış tarzınızdır. Sizi yanıltan kendi imgelemenizdir. Olmak için hiç kimse olmalısınız. Kendinizi bir şey, bir kimse olarak düşünmek ölümdür ve cehennemdir.’’
Belki de insanlık tarihindeki bütün bu tartışmaların ortak sorusu şudur: Hakikati mi görüyoruz, yoksa hakikatin bize görünen yüzünü mü? Felsefe bu soruya akıl ile, tasavvuf sezgi ile, bilim deney ile yaklaşır. Cevaplar farklı olsa da aranan hakikat aynıdır.
Hakikat karşısında insan
Eğer insanlık gerçekten bir gölgeler dünyasında yaşıyorsa, temel soru yalnızca "Gerçek nedir?" sorusu değildir. Daha zor soru şudur: İnsan, eksik ve sınırlı bilgisiyle nasıl doğru yaşayacaktır?
Çünkü hakikatin peşinden gitmek yalnızca zihinsel bir faaliyet değildir; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.
Belki de asıl mesele dünyanın gerçek olup olmadığı değildir. Asıl mesele, bize görünen dünyanın içinde nasıl bir insan olarak yaşayacağımızdır.
Sonuç
Belki de insanlık aynı sorunun etrafında yüzyıllardır dolaşır. Platon bunu mağaranın duvarındaki gölgelerle anlatır. Muhyiddin İbnü'l-Arabî kâinatı ilahi varlığın gölgesi olarak görür. Modern çağda ise Nick Bostrom aynı soruyu bir bilgisayar simülasyonu ihtimaliyle yeniden gündeme getirir. Belki de değişen yalnızca kavramlardır; sorunun kendisi değil.
Keşke
Keşke filozof olsaydım, keşke düşünür olsaydım, keşke teolog olsaydım ve keşke elim de kalem tutsaydı da düşündüklerimi düzgün düzgün yazabilseydim de bu kadar dağıtıp, eveleyip, geveleyip karmaşık hale getirmeseydim!
Keşke bunca sayfa yazmak yerine Şehriyar'ın şu beş kelimesini ilk okuyuşta anlayabilseydim:
"Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıdır."
Arz ederim!
Osman AYDOĞAN