• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam381
Toplam Ziyaret4124428

Bu da geçer yâ hû


Bu da geçer yâ hû

30 Temmuz 2017


Uğur Mumcu, “Tarikat, Siyaset, Ticaret” (um:ag Yayınları, 1998) adlı kitabında; Amerikan emperyalizmini, Arap emperyalizmini ve bu iki emperyalizmin din ekseninde buluşması ve ittifakını ve bu ittifakın el ele içerdeki işbirlikçileri ile demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin altını bir nasıl oyduklarını anlatıyor. Ancak görüyoruz ki Uğur Mumcu eksik yazmış! Uğur Mumcu yaşasaydı da bu kitabını günümüzde yazsaydı sanırım adı “Mafya, Tarikat, Siyaset ve Ticaret” olurdu. Görüyoruz ki bu ittifaka mafya da katılıyor.

Devletin altını oyan mafya, tarikat, siyaset ve ticaret ortaklığı, dibe vurmuş eğitim, dibe vurmuş sağlık, dibe vurmuş ekonomi, dibe vurmuş dış ve iç siyaset umudunuzu kırıyor, sizi ümitsizliğe düşürüyor değil mi? Ama bütün bunlar umudunuzu kırmaması gerekiyor!

Niye mi? Anlatayım o zaman!

Umutsuzluğa düşmememiz gerektiğini Osmanlıca bir deyimden bahsederek örnek vermek istiyorum: “Bu da geçer yâ hû”.

Bu da geçer yâ hû

Bazı kaynaklarda "Bu da geçer" sözünün kökeninin Bizans dönemine kadar uzandığı ve Yunanca bir deyimden türediği ileri sürülüyor. Ancak bu konuda kesin tarihî kanıtlar bulunmuyor.


Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman “Bu da geçer” mânâsına gelen “k’afto ta perasi” derlermiş. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçiyor; ama Farsçalaşıp “în nîz beguzered” oluyor; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip “bu da geçer” haline getiriliyor. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimseniyor ve sonuna “yâ Allah” mânâsına gelen bir “yâ hû” ilave edilip “Bu da geçer yâ hû” haline geliyor. (Arapçada da “hû” “O” anlamındadır ve Allah’ı kastediyor. Mezar taşlarında yazan “Hû-vel Baki” sözü “O -Allah- kalıcıdır, biz öldük, bu cihandan geçtik, gittik lakin Allah kalıcıdır” anlamına geliyor.)

“Bu da geçer yâ hû” sözü her şeyin fani olduğuna dair özlü bir söz oluyor. Bu söz; üzüntünün, gamın, kederin, derdin, tasanın, bela ve musibetin, ah etmenin, ağlayıp dövünmenin, intikam almanın, kinin, nefretin, şansın, sevincin, hazzın, talihin, ikbalin, mevkiin ve makamın anlamsızlığını ve hep geçici olduğu anlamında kullanılıyor.

En önemlisi de bu söz, mistik bir tevekkülü veya pasif bir kabullenişi değil; kendi içinde karanlığa karşı bir isyanı, bir eylemi ve aktif bir umudu barındırıyor.

Nitekim bu ifade, işgal altındaki İstanbul’da halkın arasında gizli bir bağımsızlık sloganı olarak kullanılıyor. İstanbul 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi'ni doldurunca, dönemin meşhur hat sanatçılarından Reisülhattatîn (Hattatların Reisi) İsmail Hakkı Altunbezer, içindeki o sessiz protesto ruhunu yazıya döküyor. Büyük bir inançla bir kâğıda "Bu da geçer yâ hû" yazıyor ve gidip atölyesinin başköşesine asıyor. Bu hat levhası, o kapkara günlerde sadece bir teselli aramıyor; işgalci İngiliz gemilerine karşı dalgalandırılan gizli, manevi bir bayrağa dönüşüyor. Kısa sürede işyerleri, kahvehaneler ve vapurlar bu inançlı yazıyla donatılıyor. Halkın işgale karşı sessiz ama sarsılmaz direnişini dile getirmek üzere her yere astığı bu mukaddes söz, o acı mütareke döneminin ve teslim olmayışın en büyük simgesi haline geliyor.

Tarihçi yazar Cengiz Özakıncı, bu konuda şu üç bilgiyi veriyor:

Mütareke döneminde Bekirağa bölüğüne hapsedilip idam edilen Hayran Baba, kaldığı hücrenin duvarına kömür parçasıyla şöyle yazıyor: “Bu da geçer yâ hû.”

Bazı kaynaklara göre bugün müze olarak kullanılan Atatürk'ün Çankaya Köşkü'nde astırdığı hat yazılarından biri de "Bu da geçer yâ hû" sözü oluyor.

ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin'de yaptığı bir konuşmada bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getiriyor: "Doğu'da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar; 'Bu da geçer!' Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir!" (Cengiz Özakıncı, “Bütün Dünya”, Nisan 2010)

Aslında Batı dünyası da bu bilgece sözü çok erken dönemlerde benimsiyor. Şark ve Garp edebiyatında bu felsefi motif, kökenini Süleyman peygamberin yüzüğünden alan ortak bir “yüzük hikâyesi” olarak biliniyor. Hatta Batı literatüründe bu kavram Latince “Anulus Cyri” veya “Solomon's Ring” (Süleyman'ın Yüzüğü) olarak adlandırılıyor.

İşte bu köklü Doğu anlatısı zamanla sınırları aşıyor ve Batı edebiyatının da can suyu oluyor. Viktorya döneminin ünlü İngiliz şairi Lord Tennyson gibi pek çok edebiyatçı, eserlerinde bu bilgece felsefeyi tam kelime anlamıyla “This too shall pass” (Bu da geçer) diyerek mısralara döküyor. Böylece "Bu da geçer yâ hû" sözü, sadece tek bir coğrafyanın değil, Doğu’dan Batı’ya tüm insanlığın ortak acılarına ve ümitlerine tercüman olan evrensel bir insanlık mirasına dönüşüyor. Amerikan başkanı Lincoln’ün bu söze duyduğu derin hayranlık da işte tam bu edebi ve felsefi kökten besleniyor.

Ömer Seyfettin’in “Düşünme Zamanı” (Berikan Yayınevi, 2003) adlı öyküsünde Badik Ahmet, sürekli olarak bu sözü tekrarlıyor.

Eckhart Tolle, “Var Olmanın Gücü” (Koridor Yayıncılık, 2006) adlı kitabında bu sözden bahsediyor: “‘Bu da geçer’ sözü sizi bağımlılıktan kurtarır. İçsel alanınızın yeniden boyut kazanmasını sağlar.”

Ferîdüddîn-i Attâr’dan bir hikâye

Burada ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün bahsettiği “Doğudaki Padişah” konusu; Horasan'ın en önemli dört şehrinden biri olan Nişabur'da doğan ve Moğollar tarafından şehit edilen mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı Ferîdüddîn-i Attâr’ın (1120 – 1229) “Mantıku’t-Tayr - Kuş Dili” (Ravza Yayınları, 2011) adlı eserinde geçen hikâyeye dayanıyor.


Bu kitaptaki hikâye şu şekilde geçiyor:

Uzun bir yolculuktan sonra çok yorulan bir derviş, geldiği köyün zenginlerinden biri olan Şakir adında ev sahibinin çiftliğinde misafir oluyor. Köydeki diğer bir zenginin ismi Haddad'dır. Çok iyi karşılanan ve misafir edilen derviş tekrar yola koyulacağı zaman Şakir'e “Böyle zengin olduğun için hep şükret” diyor. Şakir şöyle cevap veriyor: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir.”

Birkaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı köye düşüyor. Şakir'i aramak istiyor, ama Şakir'in iyice fakirleştiğini ve bu yüzden Haddad'ın yanında çalıştığını öğreniyor. Derviş, ailesi ile birlikte üç yıldır Haddad'ın hizmetkârı olan Şakir'i buluyor, bu sefer de oldukça mütevazı olan evinde ve sofrasında misafir oluyor. Derviş Şakir'e başına gelenlerden duyduğu üzüntüyü ifade edince Şakir: “Üzülme!” diyor, “Unutma, bu da geçer…”

Tekrar yola düşen derviş yedi yıl sonra yolu yine o köyden geçiyor. Bu yedi yıl içinde Haddad ölmüş, ailesi olmadığı için zengin mirasını, hayvanlarını, arazilerini ve tabii konağını da Şakir'e bırakmıştır. Derviş mutlulukla ne kadar sevindiğini söyler Şakir'e ama cevap aynı oluyor: “Bu da geçer…”

Derken bir zaman sonra yine köye uğrayan derviş eski dostunu bir tepede buluyor. Şakir ölmüştür. Mezar taşında şu yazıyor: “Bu da geçer…” “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünen derviş köyden ayrılıyor.

Bir sonraki yıl mezar ziyareti için yeniden geliyor. Bakar ki ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel sonucunda Şakir'den geriye hiçbir iz dahi kalmıyor.

O sırada ülkenin sultanının, umudunu tazeleyecek, mutluluğun tembelliğine kaptırmasını engelleyecek bir yüzük yaptırmak istediği konuşuluyor. Hiç kimse Sultanı tatmin edecek o yüzüğü yapamayınca bizim derviş bulunuyor. Derviş, Sultanın kuyumcusuna bir mektup yazıyor.

Sonrasında son derece sade bir yüzük Sultan'a sunuluyor. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazıyor.

Hikâye bu kadar oluyor.

Ancak anlı şanlı köşe yazarları, kendisine edebiyatçı payesini veren kimi yazarlar ise bu hikâyeyi Sultan II. Mahmut’a yakıştırıyor. Zülfü Liveneli de “Leyla'nın Evi” (Doğan Kitap, 2012) adlı kitabında kaynak göstermeden “Bu da geçer yâ hû” ifadesinin hikâyesini detaylıca anlatıyor. Ancak yukarıda anlattığım gibi hikâyenin kaynağı Ferîdüddîn-i Attâr’ın “Mantıku’t-Tayr - Kuş Dili” adlı kitabı oluyor.

Neyse biz dönelim konumuza, bu onların sorunu oluyor!

Buradaki "geçer" ifadesi, zamana bırakılmış pasif bir bekleyişi değil; zulmün, kötülüğün ve karanlığın kalıcı olamayacağına dair sarsılmaz bir inancı besliyor. Kötülük doğası gereği fâni oluyor ve eninde sonunda yıkılmaya mahkûm kalıyor. Bizlere düşen görev ise; karamsarlığın konforuna sığınmak yerine, bu bilgece sözü adeta bir zırh gibi kuşanıp aydınlık günler için bıkmadan çalışmayı sürdürmek oluyor. Çünkü tarih de açıkça şahitlik ediyor ki; o koca işgal gemileri bile geldikleri gibi gidiyor, en büyük badireler el birliğiyle atlatılıyor. Dolayısıyla bugün karşı karşıya kaldığımız bu karanlık ortaklıklar da elbet bir gün tarih sahnesinden silineceği zamanı bekliyor.

Sehl-i mumteni bir söz

“Bu da geçer yâ hû”; görüldüğü gibi anlayana “sehl-i mumteni” harikası bir söz oluyor. Katre içinde bir umman oluyor. (“Sehl-i mumteni”; kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, derin anlamlı özlü söz söyleme sanatı, “katre” ise damla, “umman” ise okyanus anlamına geliyor.)


Tasavvuf geleneğinde “Bu da geçer yâ hû” sözü, bu geçicilik idrakinin insanı hak ve hakikatten koparmamasını ifade ediyor. Asıl mesele, değişen hâller içinde ölçüyü ve dengeyi kaybetmeden yürüyebilmeyi gösteriyor. Bir hâlin insanı ne büyütmesi ne de yıkması gerektiğini hatırlatıyor.

Kendisi için “Fâni” mahlasını kullanan ve vefatı (2007) ile günümüzdeki tasavvuf geleneği kesilen Lütfi Filiz’in çok güzel dört ciltlik bir kitabı bulunuyor: "Noktanın Sonsuzluğu" (Pan Yayıncılık, 2000) Bu kitap tasavvufun temel kavramlarını, derinlemesine açıklayıp sunuyor.

Ve bu kitapta Lütfi Filiz’e ait bir şiir yer alıyor. Şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum. Şiirde ilk ve son iki dizesi şöyle yer alıyor:

“Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...”

Şiirde geçen bu iki kavram, tasavvuf düşüncesinin evreni ve olayları okuma biçimini gösteriyor. İslam mistisizminde “Celâl”; Allah’ın kahredici, ihtişamlı, yıkıcı ve sarsıcı tecellilerini, yani karanlığı, kışı ve ağır imtihan dönemlerini ifade ediyor. “Cemâl” ise O’nun lütufkâr, şefkatli, aydınlık ve güzellik tecellilerini, yani baharı ve esenliği hatırlatıyor.

İşte tam bu noktada Lütfi Filiz’in o muazzam dizesi devreye giriyor: “Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder.” Yani karanlıklar dünyası ile nurlar dünyası, geceyle gündüz gibi birbirinin ardı sıra nöbetleşe dönüp duruyor.

Bugün ülkemizde şahit olduğumuz o mafya, tarikat, siyaset ve ticaret sarmalı, toplumun tepesine çöken kapkara bir Celâl tecellisinden başka bir şey olmuyor. Bu durum insanı ümitsizliğe sevk ediyor, ruhunu daraltıyor. Ancak tasavvuf ilminin o ezeli sistemi bize şunu müjdeliyor: Kâinatın sarsılmaz kuralı gereği, Celâl tecellisi sonsuza kadar sürmüyor; en şiddetli kışın arkasından bile mutlaka Cemâl’in o latif baharı sökün ediyor. "Bu da geçer yâ hû" demek, işte bu ilahi dengeye ve aydınlığın geleceğine olan sarsılmaz inancı haykırmak anlamına geliyor.

Şiirin bu ilk ve son iki dizesi takılmış bir plak gibi zihnimde dönüüüüüp duruyor:

“Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...”

Bu da geçer be yâ hû!
Bu da geçer de yâ hû!

Osman AYDOĞAN

Lütfi Filiz’in şiiri

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...

Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Bî karardır felek, daim döner durmaz bir an,
dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hû...

Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hû...

İmtihan için oluptur daima neş'e, azâb sen,
"sen"i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hû...

Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hû

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

 


Yorumlar - Yorum Yaz