• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam1010
Toplam Ziyaret4130716

Fatih Sultan Mehmet (1): Hamasetin ötesinde bir III. Roma İmparatoru


Fatih Sultan Mehmet (1): Hamasetin ötesinde bir III. Roma İmparatoru

29 Mayıs 2021


568 yıl önce bugün 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti.

Fatih Sultan Mehmet’i yalnızca popüler kültürün sığ sularında, fetih romantizminde ya da televizyon dizilerinin sunduğu hamaset aynasında anlamaya çalışmak, onun o devasa ufkunu ıskalamak demektir. Ne yazık ki şablonlarla düşünenler, Fatih’in zihinsel derinliğini hakkıyla kavrayamaz ve anlatamazlar. Oysa o kalıpların ötesinde, keşfedilmeyi bekleyen bambaşka bir Fatih var. Gelin, Fatih Sultan Mehmet’in o çok renkli, entelektüel dünyasına bu kez benim penceremden, tarihin ve siyaset biliminin ışığında birlikte bakalım.

Bilirsiniz, benim yazılarım şiirsiz, müziksiz, felsefesiz eksik kalır. Bu yüzden Fatih’in o cihanşümul vizyonuna kapı aralamadan önce, sizi kelimelerin zenginliğinde garip kalmış bir şairimize ve onun gizemli bir şiirine götürmek isterim.

Mâra Sultan

Kıymeti, değeri, derinliği ve zenginliği yaşarken –belki de hâlen - anlaşılmayan- ve ‘’Garip Akımı’’ içerisinde gerçekten de garip kalmış bir şairimiz var: Asaf Hâlet Çelebi… Asaf Hâlet Çelebi’nin de güzel bir şiiri var: ‘’Mâra’’ Ve şiir şöyle başlardı: ’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’


Birçok dilde (mesela Arapçada) “kadın” anlamına gelen Mâra, Budizm’de Buda’yı baştan çıkarmaya çalışan, dünyevi güzellikleri simgeleyen kadının da adıdır.

15’inci yüzyılda yaşamış, Trabzon imparatoriçesinin yeğeni, II. Murat’ın haremine girmiş, Bizans imparatorunun evlenmeye çalıştığı ama başaramadığı, Balkan diplomasisinde ve saray dengelerinde stratejik bir figürdür Mârâ aynı zamanda. Mârâ’yı bazı kaynaklar da Sırp asıllı yapar. Yorgos Leonardos’un ‘’Hrıstiyan Sultan Mâra’’ (İnkılap Kitabevi, 2004) isimli tarihi romanı bir kişisel maceranın sürükleyiciliği çerçevesinde ortaçağ Balkanlar’ını canlandırır. Sırbistan hükümdarının kızı, II. Murad’ın eşi, Fatih Sultan Mehmet’in saygıdeğer analığı ve neredeyse son Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’un eşi olacak olan Mârâ Brankoviç Komnenos’tur Mârâ. 15’inci yüzyılda Güneydoğu Avrupa’nın tarihine yeni bir yön veren bu olaylar kitabın sayfalarında yeniden canlanır. Sırp kralı Brankoviç’in kızı Osmanlılar arasında çok ünlü olur ve Fatih ondan anamız diye söz eder. Bazı kaynaklarda Mâra Sultan diye geçer.

Fatih Sultan Mehmet kendisini yetiştiren bu saygıdeğer analığına Balkanlarda ‘’Küçük Ayasofya’’ diye bir yer alır ve bu konuda (halen Topkapı Sarayı’nın arşivinde bulunan) bir de ferman çıkarır. Fatih Sultan Mehmet fermanında saygıdeğer analığına ‘’anam Despina’’ diye hitap eder. Despina, Meryem Ana’nın isimlerinden biridir. Bakire anlamında olan '‘Despinis’', İncil’de Meryem Ana’ya ithafen ‘'Despina'’ olarak geçer.

Bazı tarihçiler Fatih’in karısı Gülbahar Hatun’un Hristiyan kökenli olduğunu ve Hristiyan olarak da defnedildiğini ileri sürer. Alman tarihçi Franz Babinger, Gülbahar Hatun’un Arnavut kökenli olduğunu yazar.

III. Roma İmparatoru Fatih Sultan Mehmet

Bazı tarih kaynaklarında Papa II. Pius’un Fatih Sultan Mehmet’e Hristiyanlığı kabul etmesi hâlinde Roma imparatoru olarak tanınabileceğini ima eden bir mektup gönderdiği rivayet edilir. Zaten Fatih Sultan Mehmet’in resmi unvanı da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’dur. Bazı Batılı Bizans tarihçileri ve Osmanlı araştırmacıları, Fatih Sultan Mehmet’i Doğu Roma imparatorluk geleneğinin devamı olarak değerlendirir. Halil İnalcık, Franz Babinger ve Bizans tarihçiliğinin bazı temsilcileri Fatih’in kendisini yalnızca Osmanlı sultanı değil, Roma imparatorluk mirasının da varisi olarak gördüğünü belirtir.

Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından özel sohbetlerimde çok duydum bu sözü. Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann’ı burada yâd ediyorum. Buchmann bana ''Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkmamıştır, adını değiştirip (Osmanlı İmparatorluğu) bütün kurumlarıyla geliştirip III. Roma İmparatorluğu olarak yaşatmıştır. Bu nedenle de Fatih Sultan Mehmet III. Roma İmparatorudur'' diye anlatmıştı.


Hector’un öcü ve Truva mirası

Fatih Sultan Mehmet’te bu tespiti haklı çıkaran muazzam bir tarih bilinci de vardır. Örneğin, 1462 yılında Midilli seferine giderken yolunu değiştirip Truva (Troy) kalıntılarını ziyaret eder. Harabelerin karşısında durup derin bir iç çektikten sonra, yanındaki tarihçi Kritovulos’un aktardığı şu çarpıcı sözleri söyler: ‘'Biz Asya'nın hakkını, Truvalıların öcünü Yunanlardan aldık.’' Fatih Sultan Mehmet, kendisini Hector’un, Truva’nın ve dolayısıyla Roma’nın kurucu atalarının mirasçısı olarak görür. Bu vizyon, dar bir coğrafi sınırın değil, kadim Doğu-Batı hesaplaşmasının tam merkezinde duran bir dünya liderinin zihinsel haritasıdır.

Mutlak otorite ve Anadolu’da realpolitik

Fatih Sultan Mehmet, Anadolu birliğini romantik bir gönül birliğiyle veya barışçıl diplomasiyle sağlamaz; merkezi otoriteyi mutlak kılmak adına askeri güç ve sert bir realist siyasetle (Realpolitik) hareket eder. Siyaset biliminin ifadesiyle, rızaya değil tamamen zorlayıcı güce (coercive power) dayanır. Tarihçi Erdoğan Aydın ‘’Fetih ve Fatih’’ (Kırmızı Yayınları, 2012) isimli kitabında Fatih’in Anadolu’da döktüğü kanların Balkanlarda döktüğünden çok daha fazla olduğunu yazar. Anadolu'daki Germiyanoğulları, Menteşoğulları, Aydınoğulları ve Karamanoğulları devletleri Fatih tarafından sert askeri hamlelerle Osmanlı’ya katılırlar. Hele hele Karamanoğlu Devletine diz çöktürmek için Osmanlının Anadolu'da giriştiği güç mücadelesinin ve dökülen kanın haddi hesabı yoktur.


Şehzade Orhan (2. Sultan Orhan) da Bizanslı bir imparatorun damadıydı. Ve Fatih Sultan Mehmet''e karşı Konstantiniyye surlarını savunanlar arasında 600 askeriyle Şehzade Orhan da vardır!

Aristokrasinin tasfiyesi ve Patrimonyalizmin doğuşu

Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Türk ve Müslüman Çandarlı’yı idam ettirip yerine bir Rum’u getirir. Bize tarih diye okuttukları masallarda Çandarlı kuşatma esnasında güya Bizans’a yardım etti diye anlatmışlardı. Gerçekte ise arada İmparatorluğun geleceği hakkında fikir ayrılığı vardı. Bazı tarihçiler Çandarlı Halil Paşa ile Fatih Sultan Mehmet arasındaki gerilimin yalnızca siyasî değil, imparatorluğun gelecekteki karakterine ilişkin farklı yaklaşımlardan da kaynaklandığını ileri sürer. Bu yoruma göre Çandarlı daha geleneksel bir Osmanlı-Türk siyasal çizgisini temsil ederken, Fatih daha merkeziyetçi ve evrensel bir imparatorluk tasavvuruna yönelmiştir. Fatih'e göre böyle bir imparatorluk ise çok uluslu, çok dinli ve evrensel bir imparatorluk olmalıydı. Fikir ayrılığı Çandarlı’nın idamı ile sonuçlanır.

Aslında Çandarlı Halil Paşa'nın tasfiyesi, sıradan bir cezalandırma değil; Türk siyaset bilimi ve sosyolojisinde derin izler bırakmış, gücünü kendi soyundan alan geleneksel Türk aristokrasisi ile mutlak merkeziyetçilik arasındaki o büyük kavganın kırılma noktasıdır. Fatih, aristokrat Türk ailelerin saray üzerindeki nüfuzunu kırmak için Çandarlı’yı elerken, yerine tamamen padişaha bağlı ve sadık 'kul' (devşirme) bürokrasisini getirir. Siyaset bilimi literatüründe '’patrimonyalizm’' olarak adlandırılan bu hamle, gücün tek bir odakta, yani sultanda toplanmasını sağlayarak Osmanlı'yı bir sınır beyliği refleksinden çıkarıp mutlak ve merkeziyetçi bir imparatorluğa dönüştürür.

İşte tam da bu nedenle Fatih savaşta öldürdüğü imparatorun (Konstantin Paleolog), İstanbul fethedilmeseydi belki de ileride imparator olabilecek iki yeğenini de vezir yapar. Hekim Yakup Paşa (Yahudi), Koca Davut Paşa (Arnavut) ve Zağnos Paşa (Rum veya Sırp asıllı) o dönem devletin önemli kadrolarında yer alan ve başarılı olan devşirmelerdir. Bunlardan Zağnos Paşa, II. Murat‘ın kızını alarak onun damadı olur, kendi kızını da Fatih Sultan Mehmet‘le evlendirir. Fatih’in şehzadeliği sırasında onun nedimliğini yapar, şehzadeye Rumca ve Latince öğretir. Bugün için Balıkesir'de adına yaptırdığı Zağnos Paşa Camisi bulunmaktadır. Zağnos Paşa, Çandarlı'nın idamından sonra sadrazamlığa getirilir.

Pax Ottomanica: Cihanşümul vizyon ve ‘’Millet Sistemi’’

Yine aynı nedenle Ermenileri İstanbul’u yerleştiren de Fatih’tir. İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesini koruyan, Ermeni Patrikhanesini kuran ve İstanbul’da Yahudi hahambaşı bulunduran da Fatih’tir. Fatih, bu farklı inanç gruplarını asimile etmek ya da yok saymak yerine, onları siyaset biliminde '’Millet Sistemi’' olarak bildiğimiz hukuki ve idari bir şemsiye altında organize eder. Kendi iç işlerinde, hukuklarında ve dini yaşamlarında özerk olan ama merkeze vergiyle bağlanan bu cemaatler yapısı, imparatorluğu yüzyıllar boyunca bir arada tutacak olan ana yönetim mekanizmasının ta kendisidir.

Fatih İstanbul’u alınca şehrin adını değiştirmez. Resmî yazışmalarda ve basılan paralarda Konstantiniyye ismi ağırlıkla korunur; bunun yanında Dersaadet, Asitane, Kostantiniyye-i Mahmûde gibi asil isimler de imparatorluk boyunca kayıtlara geçer. Halkın dilindeki '’İstanbul'’ ise fetihten beri hep oradadır. Şehrin tek ve resmî adı olarak sadece 'İstanbul'un kabul edilmesi ve dünyaya dikte ettirilmesi ise yüzyıllar sonra, ancak 1930’da Cumhuriyet dönemi posta kanunuyla kesinleşecektir. Fatih, fetihten sonra Ayasofya’yı cami yapar ama adını yine değiştirmez!

Saray duvarındaki suret: İkonografik devrim

Fatih Sultan Mehmet yalnızca Osmanlı tarihinin değil, modern dünyanın kuruluş evresinin de figürlerinden biridir. İstanbul’un fethi Avrupa tarihinde büyük bir kırılma yaratırken, klasik Yunan ve Roma mirasına duyduğu ilgi onu Rönesans çağının hükümdarlarıyla aynı zihinsel iklimin içine yerleştirir.

Bu zihinsel iklimin en somut nişanesi, Venedikli ressam Gentile Bellini’yi İstanbul’a davet ederek kendi portresini yaptırmasıdır. Bununla da yetinmez; İslam ikonografisinde ve Doğu geleneğinde o güne kadar eşi benzeri görülmemiş bir hamleyle, üzerinde Latince '’Kral’', ‘'İmparator'’ yazan rölyef madalyonlar bastırır. Saray duvarlarına kendi suretini astıran, cebinde kendi madalyonunu taşıyan bu hükümdar; Medici'lerle, Sforza'larla aynı sanatsal ve felsefi dili konuşan, Doğu tahtında oturan bir Rönesans Hükümdarıdır.

Osmanlı padişahları içerisinde en iyi eğitimli ve en uzak görüşlü olan Fatih Sultan Mehmet, neden Çandarlı’nın istediği gibi bir ‘’Türk – İslam İmparatorluğu’’ değil de böylesine cihanşümul (çok uluslu) bir imparatorluk kurmuş, neden yoluna III. Roma İmparatoru olarak devam etmişti?

Bunun nedenini yine tarihe ve coğrafyaya giderek göreceğiz:

Anadolu'nun kadim mirası ve Selçuklu’nun zaafı

Anadolu’daki en eski uygarlıklar Sümer, Asur, Urartu ve Hitit uygarlıklarıdır. Bu uygarlıklardan sonra da Anadolu’da Frigya, Lidya, Likya, Karya, Dorya, İyonya gibi antik uygarlıklar doğar. Bu uygarlıkların çoğunu bu sayfalarda, sitemde (Şehriyar) yazdım. Bu uygarlıklardan sonra da Roma uygarlığı Anadolu’yu etkisi altına alır. Yüzlerce yıl süren bu uygarlıklar Anadolu’da yaşarken Hristiyanlık ve İslam dinleri henüz ortada yoktur. Hristiyanlık dininin 4. Yüzyılda Orta Doğu’da ve Akdeniz’de yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte Anadolu’da Bizans İmparatorluğu ortaya çıkar. Anadolu’daki antik kültürler zamanla Hristiyanlık etkisi altında dönüşerek Bizans medeniyetinin parçası haline gelir.

Osmanlının hedefi olan Balkanlar ise tam bir etnik ve mezhep mozaiği içerisinde çok mezhepli ve çok etnikli bir yapı içerisindedir. Ortadoğu zaten çok dinli ve çok mezhepli bir yapı içerisindeydi.

Osmanlı padişahları içerisinde en iyi eğitimli ve en uzak görüşlü olan Fatih Sultan Mehmet’in, böylesine çok etnikli ve çok dinli bir coğrafyada yalnızca dar bir etnik ya da mezhebî siyasetle kalıcı bir imparatorluk kurulamayacağını gördüğü düşünülebilir. Fatih’in hedefi yalnızca bir şehri ele geçirmek değil, Doğu Roma’nın siyasal mirasını devralmaktı. Bu nedenle Osmanlı, İstanbul’un fethinden sonra yalnızca genişleyen bir Türk beyliği değil; Roma imparatorluk geleneğini yeniden yorumlayan yeni bir dünya imparatorluğu haline geldi.

Kaldı ki, merkeziyetçilikten uzak, boyların federatif yapısına dayanan Selçuklu devleti, iç çatışmalar ve dış baskılar karşısında Anadolu'da uzun süre yaşayamamıştı. Fatih, Türk devlet geleneğinin bu zaafını görmüş; işte bu nedenle Roma İmparatorluğu’nun mirasını devam ettirerek aynı coğrafyada Roma İmparatorluğunu Osmanlı İmparatorluğu olarak devam ettirmek, yaşatmak ister. Pek konuşulmaz ama Fatih’in kurduğu bu cihanşümul (çok uluslu) imparatorluk aslında Müslüman ve Ortodoks, Türk, Arap, Slav ve Rum bir ortak imparatorluğudur.

Fatih Sultan Mehmet’i çağdaşı hükümdarlardan ayıran şey yalnızca askerî dehası değil, zihinsel merakıdır. Onun Roma tarihine, klasik Yunan düşüncesine, dillere, coğrafyaya ve felsefeye duyduğu ilgi, imparatorluk tasavvurunu da biçimlendirir.

Doğu tahtında bir Rönesans entelektüeli

Fatih Sultan Mehmet anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve İbranice gibi dönemin tüm entelektüel dillerine, felsefi ve edebi metinleri derinlemesine takip edecek düzeyde hâkimdir. Saray kütüphanesindeki kaynaklar bize onun, Batı medeniyetinin kurucu metni olan Homeros’un İlyada’sını Yunanca aslından okuyabilecek, Antik Yunan ve Roma felsefesini orijinal dillerinden inceleyebilecek seviyede muazzam bir zihinsel donanıma sahip olduğunu gösterir. Coğrafya ve tarihe meraklıdır. Bir divan tertip edecek kadar güçlü bir şairdir. Avni mahlasını kullanarak divanlar yazar. Huzurunda Gazali ve İbn'i Rüşd'ün fikirlerini tartıştıracak kadar felsefeye meraklıdır. Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ele geçirdikten sonra, imparatorluğun felsefecisi Amiroutzes’u saraya davet edip onunla felsefî konular üzerinde tartışır.


Fatih İstanbul kuşatması sırasında yeni döktürülen topların balistik hesaplarını yapacak seviyede de mühendislik bilgisine sahiptir. Gutenberg'in matbaasında basılan bazı kitapları Avrupa'dan getirtip bu kitapları okuyup çevirterek İstanbul’da büyük bir kütüphane kurdurur. Bu kütüphanede Aristoteles ve Thomas Aquinas'ın kitapları vardır. Çağdaş Vakayiame’nin, yani tarih yazıcılığının doğuşu Fatih döneminde olmuştur.

1466 yılında İskenderiyeli matematikçi, coğrafyacı ve astronom Batlamyos’un ‘’Coğrafya’’ kitabını (‘’Batlamyos’un Haritası’’ olarak da bilinir) tercüme ettirir.

Fatih, atam-dedem kanunu dediği gelenekleri yazılı hale getirir ve bunlara ‘’kanunname-i ali Osman’’ adını verir. Bu kanunnamelerden birisi de şudur: ‘’Kanunname-i al-i Osman'a şu derkenarı da düşesiz: Her kimesneye ki bundan böyle saltanat müyesser ola, nizamı âlem için kardeşlerini katleylemek münasiptir. Ekseri ulema dahi bunun böyle olmasına razı olup tasvip etmiştir.’’

Bazı tarih anlatılarında Fatih’in naaşının Bizans imparatorlarının bulunduğu bölgeye defnedilmesinin sembolik bir anlam taşıdığı ileri sürülür. Müslüman olmayan Hristiyan olan karısı da ölünce yanına defnedilir. 

Fatih’in anlattığım bütün bu özelliklerinin çağını aşan, çağının üstünde bir iftihar vesilesi özellikler olduğunu düşünüyorum. İşte Fatih Sultan Mehmet böylesine büyük bir padişahtır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı Fatih için şunları söyler; "Türk entelektüelinin sahip olmadığı vasıfların başında doğuya ve batıya sahip olmak gelir. Hem İtalyancayı hem Yunancayı hem Farsçayı hem Arapçayı bilen böyle bir münevver, onun devrinde Batıda yok. İkincisi, inanılmaz derecede coğrafya biliyor. Ateşli silahlar ordusuna iyi komuta ediyor. Fatih Sultan Mehmet Han, şarkın ve garbın efendisidir, şarkı ve garbı bilir ve komplekssiz bir şark münevveridir, o bir dünya hükümdarıdır. Fatih büyüktü. Ölümü de bir dağın indifaı veya bir büyük geminin batması gibidir. Hedeflerinin hepsini ardındaki toplum anlamış değildir zaten, açıkça da ortaya koymamıştı. Ama Fatih Sultan Mehmet Han asrının hiç tesiri kalmadığını söyleyebilir misiniz? En azından sarayda kurduğu kozmopolit kütüphaneyi o yönde zenginleştiren Kanuni Sultan Süleyman onun torunuydu. Fatih iki kıtanın ve iki denizin padişahı ve iki medeniyetin sahibi bir aydındı.’’

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın söylediği gibi ne Fatih Sultan Mehmet hedeflerini açıkça ortaya koymuştu ne de kendisinden sonra gelenler hedeflerinin hepsini anlamıştı. Bu nedenle Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu İmparatorluğun cihanşümul özellikleri kısa zamanda bozularak kaybolur. Yavuz Sultan Selim dönemiyle birlikte imparatorluk, yönünü tamamen Doğu'ya çevirerek daha çok Ortadoğu eksenli, Arap-Emevi etkisinde Sünni bir karaktere bürünür. Siyaset bilimi açısından bu, köklü bir kırılmadır: Fatih’in inşa etmeye çalıştığı rasyonalist, hukuki (kanunnameler) ve evrensel Roma mirasına dayalı meşruiyet arayışı; hilafetin merkeze alınmasıyla yerini teokratik (dinsel) bir meşruiyet modeline bırakır. Fatih'in o vizyoner döneminde zirve yapan bilimsel merak ve felsefi arayış, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra yerini giderek dogmatik ve skolastik bir yapıya terk eder. Osmanlı, Takiyüddin’in rasathanesini yıkacak kadar bilime körleşirken, Avrupa'da eşzamanlı olarak patlayan Bilimsel Devrim ve Aydınlanma Çağı'nın hızına ayak uyduramayıp çağın gerisinde kalır.

Fatih Sultan Mehmet’i yalnızca bir fetih hikâyesine indirgeyenler, onun asıl büyüklüğünü gözden kaçırırlar. Çünkü Fatih yalnızca bir şehri değil, bir imparatorluk fikrini fetheder. Fatih Sultan Mehmet’i yalnızca bir kısaltmaya (FSM), bir slogana ya da bir hamaset figürüne dönüştüren yaklaşım, onun zihinsel ve tarihsel derinliğini anlamakta yetersiz kalır. 

Son tahlilde Fatih Sultan Mehmet, modern dünyanın eşiğinde, cehalete ve dar kalıplara meydan okuyan zihinsel bir devrimciydi. Onun trajedisi, inşa etmek istediği o rasyonel, çok kültürlü ve evrensel vizyonun, kendisinden sonra gelen nesiller tarafından taşınamamış olmasıdır. Bugün Fatih’i sadece surları yıkan bir asker olarak ananlar, onun aslında çağının köhne zihniyet duvarlarını yıkan bir entelektüel olduğunu görmemektedirler.

Varsın onlar şablonlarında kalsınlar. Biz gelin, yazımın başında verdiğim Asaf Hâlet Çelebi’nin Mârâ adlı şiirinin girişinde söylediği o ironik sese kulak verelim:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’


Osman AYDOĞAN

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim.

 


Yorumlar - Yorum Yaz