• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam382
Toplam Ziyaret4124429

Elsinore karanlığından modern devlete: Hamlet, Macbeth ve iktidarın kodları


Elsinore karanlığından modern devlete: Hamlet, Macbeth ve iktidarın kodları

18 Temmuz 2018


Bu sayfalarda art arda William Shakespeare’in ‘’Kral Lear’’, ‘’Julius Caesar’’, ’Othello’’ ‘’66. Sone’’, ‘’Hamlet’’ ve son olarak da ‘’Macbeth’’ isimli eserlerini anlatmış ve neden ısrarla Shakespeare’in eserlerine yer verdiğimi de ilk ‘’Kral Lear’’ yazımda ‘’Shakespeare okumak…’’ başlığı altında şu cümlelerle açıklamaya çalışmıştım:

Shakespeare okumak…

Ben Milli Eğitim Bakanı olsam liseyi bitirmeden tüm öğrencilerin Shakespeare’in bütün eserlerini anlayacak ve içselleştirecek şekilde okumalarını sağlardım. Çünkü Shakespeare’in bütün eserlerinde siyaset vardır, siyasetin şifreleri vardır, sınıflı toplumların güç ilişkilerinin, çatışmalarının ana kodları vardır. Shakespeare’i anladığımızda bugün Ortadoğu’yu daha iyi anlayabiliriz. Shakespeare’i anladığımızda bugün ülke içindeki siyasetin kodlarını, güç ve çıkar ilişkilerini, güç ve etkinlik kavgalarını, entrikaları, kumpasları, çatışmaları daha iyi kavrayabiliriz.

Geçiş çağının aynası: Hamlet ve Macbeth

Bu yazımda daha önce anlattığım Shakespeare’in ‘’Hamlet’’ ve ‘’Macbeth’’ adlı iki oyununa tekrar geri dönmek istiyorum. Çünkü bu iki oyunu sadece anlatmanın yeterli olmadığını, bu iki oyunun da mukayesesinin ve bir değerlendirmesinin yapılarak bu oyunlardan bazı çıkarımlar yapmak gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu yazımı daha iyi anlayabilmek için -eğer okumamışsanız- sayfanın sağ üstünde yer alan arama motorunu kullanarak ’'Hamlet’’ ve ‘’Macbeth'' yazılarımı bularak (bir daha) okumanızı arzu ederim.


İKİ ÇAĞIN ARASINDA: NAİFLİKTEN DESPOTLUĞA KARAKTER ÇÖZÜLMELERİ

William Shakespeare tarafından 1599 ile 1601 yılları arasında yazılan ‘’Hamlet’’ karakteri ile 1606 yılında yazılan ‘’Macbeth’’ karakterleri arasında büyük farklar vardır. Shakespeare'in bu iki oyun karakterlerinde yıllar geçtikçe naiflikten kabalığa, doğruluktan despotluğa ve iyimserlikten kötümserliğe kayan bir özellik görülür.


Wittenberg’in bireyi, Elsinore’un karanlığı: Hamlet veya eylem karşısında aydın kararsızlığı

Hamlet, bir Rönesans insanı olarak oyun boyunca hep düşünür, düşünür, düşünür. Ancak bir türlü harekete geçip babasının katili olan amcasını katledemez. Çünkü yozlaşan bir iktidara karşı da bir Rönesans aydını kafasıyla mücadele vermeye çalışır. Ancak böyle bir savaşımın verilemeyeceğinin de farkındadır. Çünkü Almanya’dan, Martin Luther’in üniversitesi olan Wittenberg Üniversitesinde okuyup da geri döndüğü ülkesi Danimarka’da iktidara egemen olan anlayış henüz Ortaçağın karanlıkları içindedir. Hamlet, Reformasyon'un ve bireysel aklın kalesi olan Wittenberg’den, batıl inançların ve feodal entrikaların hüküm sürdüğü Elsinore’a döndüğünde, aslında iki farklı çağın kaçınılmaz çarpışmasını yaşar.


Hamlet aslında bir geçiş çağının insanıdır. Avrupa’da Reform hareketleriyle birlikte birey yükselmekte, skolastik düşünce çözülmekte ve modern dünyanın temelleri atılmaktadır. Ancak Hamlet’in yaşadığı saray hâlâ Ortaçağın karanlığı içindedir. Bu nedenle Hamlet yalnızca yozlaşmış bir iktidarla değil, eski dünyanın değerleriyle de çatışır. Onun trajedisi, yeni insanın eski dünyanın içinde sıkışıp kalmasıdır.

Bu nedenle de Hamlet’in çok düşünmesi ve kendini dinlemesi eyleme geçmeyi engeller. Oyunun bir sahnesinde Hamlet: "Bilinç insanı ödlekleştirir" der. Bu anlamda da oyun aslında eylem karşısında aydın kararsızlığının da bir simgesi halindedir.

Hamlet, yaşadığı feodal dünyaya yakışır şekilde; güç gösterisinde bulunup, kaba kuvvet göstererek, asıp kesip intikamını alan acımasız bir prens olarak davranması gerekirken, entelektüel birikime sahip, naif, duygusal, eylemden önce düşünen, ait olmadığı bir dünyada tutunmaya çalışan biri olarak sıkışıp kalır. Bu nedenle de krallığa hükmedemez.

Hamlet’in karşısındaki dünya, düşüncenin değil kuvvetin dünyasıdır.

Bu nedenle de oyunun sonunda bileğinin ve askerlerinin gücüyle saraya giriş yapan ama sonradan görme, kaba saba bir kasap olmaktan başka bir özelliği olmayan Norveç Prensi Fortinbras Danimarka Krallığını Hamlet’in elinden alır. Fortinbras o feodal toplum için Hamlet'te olmayan her şeyin vücut bulmuş halidir. Fortinbras, feodal toplum için Hamlet'te olmayan askeri ve aristokratik gücün vücut bulmuş halidir. Çürüyen sistem, yeni çağın kararsız aydınıyla değil; eski tip, militarist bir "eski düzen" restorasyonuyla temizlenir. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur!

İhtiras, vicdan ve meşru şiddet tekeli: Macbeth

Bunun bir benzeri Macbeth'te de görülür. Macbeth'i öldüren bir İskoç asilzadesi olan Baron Macduff, Macbeth'in aksine erdemden şaşmayan, öldüreceği için değil öldüremeyeceği için rahatsız olan birisidir. Macbeth ise yaptığı kötülüklerin farkında olarak, kötü olduğunu bilerek vicdan azabı çeker. Ancak Macduff da kusursuz bir kahraman değildir; İskoçya’nın geleceği için örgütlenmeye giderken ailesini ve çocuklarını korumasız bırakmış, onların Macbeth tarafından katledilmesine yol açan trajik bir hata yapmıştır. Shakespeare bize mutlak bir iyi ya da mutlak bir kötü sunmaz; her iki karakteri de o kaçınılmaz trajik gri alanın içine çeker.


Macbeth’te; insandaki vicdan ve ihtiras mücadelesi anlatılır. Güç düşkünlüğü, arkadaşlara ihanet, iyinin kötü, kötünün de iyi olabileceği, insanların hırslarının onların nasıl sonlarını getirdiği verilir. Bu noktada Lady Macbeth, kötülüğün en organize ve itici gücü olarak sahneye çıkar. Macbeth cinayet işlemekte tereddüt edip vicdan azabı çekerken, onun erkekliğini ve cesaretini sorgulayarak iktidar hırsını körükleyen odur. İyi eğitilmiş kötülüğün bütün incelikleri verilerek iktidar hırsının insana neler yaptırabileceği ve sonuçları ortaya konulur. Sonuçta oyunda iki zalim karakter başı çeker ve onlardan daha az zalim olan kahraman olur.

Macbeth, genellikle mutlakiyetçi devlet ideolojisini savunan bir eser olarak bilinir. Buna göre Macbeth mutlak devleti temsil eden kralı öldürdüğü için İskoçya’yı kaosa sürükler ve oyunun temel izleği, kötü olanı sergilemek ve bunun sonuçlarını göstermektir.

Macbeth’in yazıldığı dönem, İngiltere’de tahtın meşruiyeti ve krala bağlılık tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemdir. Shakespeare bu oyunu, İskoç kökenli Kral I. James’in İngiltere tahtına geçtiği yıllarda kaleme almıştır. Bu nedenle Macbeth yalnızca bireysel ihtirasın değil, devlet düzeninin bozulması ve iç savaş korkusunun da trajedisidir. Oyunda kralın öldürülmesi yalnızca bir cinayet değil, aynı zamanda doğal ve siyasal düzenin parçalanması olarak görülür.

Macbeth'i değerlendirirken; devletin haklı ve yasal saydığı şiddet ile saymadığı şiddet arasında dikkatli bir ayrım yapmak gerekir: Macbeth, Kral Duncan'ı öldürdüğünde hain bir katildir, ama aynı Macbeth, isyancı güçlerin lideri olan Macdonwald'ı çok daha korkunç bir şekilde öldürdüğünde ise şanına layık bir kahramandır ve herkesin övgüsünü alır. Yani hâkim gücün; hizmetinde şiddet kullanması iyi, bir başka şiddetin bu gücü yıkmaya çalışması ise kötüdür. Aynı şiddet, devlete hizmet ettiğinde kahramanlık; devlete yöneldiğinde ise ihanet sayılır. Oyunda ‘’şiddet’’ böyle verilir.

Macbeth’te şiddetin kendisi değil, kimin adına kullanıldığı belirleyicidir. Sarayın buyruğundaki kılıç kahramanlık sayılırken, aynı kılıç tahta yöneldiğinde ihanetin simgesine dönüşür. Çünkü tarih boyunca iktidarlar, kendi şiddetlerini düzenin korunması; kendilerine yönelen şiddeti ise düzenin bozulması olarak tanımlamıştır.

Macbeth’in eylemlerindeki bu keskin ayrım, sosyolog Max Weber’in modern devlet tanımını akla getirir: Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde "meşru şiddet kullanma tekelini" elinde bulunduran yegâne yapıdır. Eğer şiddet egemenin, yani kurulu düzenin hizmetindeyse adı "hukuk" veya "kahramanlık" olur; aynı şiddet mevcut egemene yönelirse bu kez "terör", "isyan" ya da "ihanet" olarak adlandırılır.

Shakespeare, sadece Hamlet ve Macbeth’te değil diğer eserleri olan III. Richard, Kral Lear, Coriolanus ve Tempest gibi trajedilerinde hep tiranları ve onların küstahlıklarını, acımasızlıklarını ve deliliklerini anlatır.  

Aslında hem iktidarı gizli bir zehirle gasp eden Claudius (Hamlet'in amcası) hem de tahtı kanlı bir darbeyle ele geçiren Macbeth, Niccolò Machiavelli’nin '’Prens'’ (Il Principe) adlı eserinde sınırlarını çizdiği o acımasız dünyadan fırlamış figürlerdir. Her ikisi de iktidarı korumak adına ahlakı bütünüyle devre dışı bırakır. Shakespeare, bu iki tiran üzerinden siyasetin ahlaktan kopmasının insan ruhunda yarattığı o muazzam yıkımı sahneler.

Ancak Shakespeare’in büyük trajedileri yalnızca iktidarın çürümesini anlatmaz. Aynı zamanda insan ruhunun karanlığını, vicdanın parçalanışını ve ihtirasın insanı nasıl dönüştürdüğünü de gösterir. Hamlet düşüncenin ve vicdanın felcine dönüşürken, Macbeth insanın içindeki iktidar arzusunun ve ihtirasın vicdanı nasıl kemirdiğinin simgesi hâline gelir. Bu nedenle Shakespeare’in trajedileri yalnızca siyasî değil, aynı zamanda insanın kendi karanlığıyla hesaplaşmasının da hikâyesidir.

GEÇMİŞTEN BUGÜNE SARKAN ALTI HAYATİ SİYASAL DERS

Shakespeare'in bu iki ölümsüz tragedyasının satır aralarından süzülüp bugünün modern dünyasına, siyaset odalarına ve toplumsal hafızamıza sarkan altı hayati dersi şöyle özetleyebiliriz:


Birincisi: Aydın felci ve gücün vahşi estetiği

Yozlaşan ve feodal zihniyetteki bir iktidara karşı, bir Rönesans aydını aklıyla ve nezaketiyle mücadele etmek neredeyse imkânsızdır. Hamlet’in deyişiyle "Bilinç insanı ödlekleştirir." Ancak buradaki trajedi sadece aydının korkusu değil, eylemsizliğidir. Entelektüel akıl; ahlaki ikilemler, analizler ve şüpheler içinde boğulup kararsız kaldıkça, meydan ahlaki kaygısı olmayan kaba kuvvete kalır. İktidar yozlaştıkça aydın çaresizleşir; aydın çaresizleştikçe, sistem en sonunda kendi restorasyonunu yeni bir entelektüel akılla değil, Norveç Prensi Fortinbras gibi militarist ve kaba bir gücün ellerine teslim ederek yapar.


İkincisi: Elsinore sendromu veya kurumsal çürüme

Hamlet’teki “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…” söylemi, zamansız bir siyasi uyarıdır. Şatolar, saraylar ve mutlak güç merkezleri sadece taş yapılardan ibaret değildir; onlar içindeki kapalı güç ilişkileriyle birlikte çürürler. Bu mekânlarda liyakat yerini biata, devlet aklı yerini dalkavukluğa (Poloniuslaşmaya) bıraktığında, siyaset biliminin "kurumsal çürüme" (institutional decay) dediği süreç kaçınılmaz olur. Sadece iktidar sahipleri değil, o iktidarın ürettiği zihniyet de toplumu aşağıdan yukarıya doğru çürütür. İşte bu yüzden modern Batı siyasi düşüncesi, yeni Elsinore saraylarının inşasına izin vermemek adına; mutlak gücü sarayların gizeminden çıkarmış, özgür parlamentolar, şeffaflık ve eleştirel düşünceyle sınırlandırmıştır.


Üçüncüsü: Gücün ahlaksızlığı ve "Kutsal şiddet’’

Macbeth oyununda iki zalim karakter başı çeker ve oyun sonunda onlardan daha az zalim olan kahraman ilan edilir. Feodal ve otokratik kültürlerin en büyük açmazı budur: Kahramanlar erdemlilerden değil, zalimlerin arasından seçilir. Bu sistemlerde gücü elinde bulunduranın uyguladığı şiddet (katliam bile olsa) "hukuk ve kahramanlık" olarak kutsanırken; aynı şiddet iktidara yöneldiğinde "ihanet ve terör" ilan edilir. Yani feodal kültürde şiddetin ahlakı değil, sadece sahibi vardır. Egemenin kılıcı her zaman meşrudur.


Dördüncüsü: Gayrimeşruluk, suçluluk psikolojisi ve korku imparatorluğu

Gerek Hamlet’in amcası Claudius gerekse Macbeth, iktidarı demokratik ya da töresel bir meşruiyetle değil, "kumpas ve cinayetle" gasp etmişlerdir. Shakespeare bize gösterir ki; gasp edilmiş, meşruiyeti olmayan her iktidar, doğası gereği paranoyaktır. Koltuğunu hileyle alan tiran, herkesi kendisi gibi hain görmeye başlar. Bu suçluluk psikolojisi ve koltuğu kaybetme korkusu, tiranı daha fazla baskıya, daha fazla kan dökmeye ve toplumu korkuyla sindirmeye zorlar. Meşruiyetini yitiren bir yönetimin elinde kalan tek enstrüman, korku siyasetidir. Ama o korku, en nihayetinde tiranın kendi sonunu hazırlayan en büyük tuzağa dönüşür.


Beşincisi: Kamusal alanın yok oluşu ve siyasetin "Saray Dedikodusuna" dönüşmesi

Hamlet ve Macbeth’te kararlar halkın gözü önünde, meydanlarda veya parlamentolarda alınmaz. Siyaset; saray dehlizlerinde, yatak odalarında, gizli mektuplarla ve fısıltılarla yürütülür. Güç merkezileşip kapalı kapılar ardına kilitlendiğinde, kamusal alan yok olur ve siyaset rasyonelliğini kaybederek "saray entrikasına" dönüşür. Devletin kaderi, toplumun ortak aklıyla değil, tiranın ruhsal gelgitleri, paronayaları ve kişisel hırslarıyla şekillenmeye başlar. Modern demokrasilerin en büyük başarısı, siyaseti bu şatoların kuytularından çıkarıp halkın ve şeffaf kurumların denetimine açmış olmasıdır.


Altıncısı: Kurumsal sadakat ile şahsi sadakatin çatışması

Her iki oyunda da devlet görevlilerinin ve asillerin trajedisi, devlete/halka olan ödevleri ile gücü elinde tutan şahsa (klana/kabileye) olan sadakatleri arasında sıkışmalarıdır. Macbeth tahtı gasp ettiğinde, İskoç asilleri onun meşru olmadığını bile bile gücünden korktukları için biat ederler. Keza Danimarka’da Polonius, eski kralın katili olduğunu sezinlediği Claudius’un en büyük dalkavuğu haline gelir. Feodal zihniyet, kurumlara değil şahıslara sadakat üretir. Güçlü olana bağlılık, hukuka ve adalete bağlılığın önüne geçtiği an, devlet bir organizasyon olmaktan çıkar, tiranın şahsi mülkü (patrimonyal devlet) haline gelir.


İşte Shakespeare dehası; yüzyıllar öncesinden insan ruhunun labirentlerine sızarak modern devletin doğuş sancısını, meşruiyetin sınırlarını ve gücün doğasındaki o amansız yozlaşmayı bu şifrelerle önümüze sermektedir. Hamlet’ten ve Macbeth’ten günümüze arta kalanlar, sadece tiyatro sahnelerinde yankılanan replikler değil, modern siyasetin çıplak anatomisidir.

TARİHİN AYNASINDA BUGÜN: ELSİNORE’UN ÇAĞRISI

Aradan yüzyıllar geçmiş olsa da Hamlet’ten süzülen Danimarka’nın sisi ve Macbeth’in İskoçya’sındaki Inverness Şatosu’nun uğultusu bütünüyle tarihin tozlu sayfalarında kalmış değildir. Elsinore’un o karanlık dehlizleri, bugün hâlâ modern hukuk ile feodal sadakatler, özgür birey ile mutlaklaştırılan iktidar aygıtı arasında sıkışıp kalan toplumların üzerinde gezinmektedir. Unutmamak gerekir ki modern devlet, gücünü sarayların gizeminden değil, hukukun şeffaflığından ve hesap verebilirliğinden alır.


Bu eksende, kendi coğrafyamızın gerçeğine dönerek kendimize şu can yakıcı soruyu sormak zorundayız: Türkiye; kurumları, kuralları, zihniyet dünyası ve toplumsal sosyolojisiyle feodaliteden, tarım ve din toplumu formundan tam manasıyla sıyrılıp çağdaş, kurumsal bir hukuk devleti olabilmiş midir?

Eğer bu soruya tereddüt etmeden, göğsümüzü gere gere "evet" diyemiyorsak, Shakespeare'in yüzlerce yıl önce yazdığı o karanlık iktidar kodları, bugün bizim de yürürlükteki çıplak gerçeğimiz demektir. Tam da bu yüzden, sadece geçmişi yâd etmek için değil, rasyonel ve demokratik bir geleceği inşa edebilmek için de bu trajediler üzerine yeniden, kurumsal bir bilinçle ve daha derinlemesine düşünmemiz gerekir. 

Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz