• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam955
Toplam Ziyaret4130661

Fatih Sultan Mehmed (7): Kehânet ve tarihin sarkacı


Fatih Sultan Mehmed (7): Kehânet ve tarihin sarkacı

04 Haziran 2021

Tarih bize açık bir gerçeği defalarca gösterdi: Hiçbir devlet sonsuza kadar yaşamaz. Toplumlar da bireyler gibi bazen iyimserlik yanlılığına kapılırlar; başkalarının başına gelen felaketlerin kendileri için geçerli olmayacağını düşünürler. Kitle psikolojisinde "kolektif narsisizm" diyebileceğimiz bu durum, toplumların kendi gruplarını veya uluslarını hatasız, kusursuz ve ölümsüz görmelerinden kaynaklanan bir tür psikolojik körlüktür. Tarih ise bu konuda oldukça acımasızdır.

Ne var ki biz, bunun bizim için geçerli olmadığını sanma eğilimindeyiz. Ve bu rehavetle, bir mirasyedi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yılı aşkın maddi ve manevi birikimini hoyratça tüketiyoruz.

Ben o kadar rahat olunmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu düşüncemin nedenini de, her zaman olduğu gibi yine tarihe giderek anlatayım istiyorum. Çünkü ne varsa ‘’Tarih Baba’’da var!

Fatih ve bir Bizans kâhini

Baştan söyleyeyim; ben kâhinlere, kehanete inanmam. Ancak tarihe sadık biri olarak tarihte olanları belgesiyle anlatmak zorundayım.


Şöyle bir tarihi rivayet vardır: Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettikten sonra, Bizans’ın ünlü bir kâhininin zindanda olduğunu öğrenir. Kâhini huzura çağırır, sorar: “Seni niye zindana kapattılar?” Kâhin, Kral Konstantin’in geleceği öğrenmek için kendisini çağırdığını, krala “Sonunuz yaklaştı, Bizans yıkılacak, Türklerin eline geçecek” demesi üzerine kralın kızdığını, kendisini zindana attırdığını söyler.

Fatih, “Bizans’ın sonunu görmüşsün, peki bizim geleceğimiz ne olacak” diye sorar. Kâhin, “Sizin sonunuz da Bizans’a benzeyecek” der. Fatih’in, “Nasıl olur, Anadolu’da birliği sağladık, Balkanlar elimize geçti, akıncılarımız Avrupa ortasında at oynatıyor” itirazı üzerine kâhin, “Sizi parça parça koparacaklar” öngörüsünde bulunur.

Gerçekten de yüzyıllar sonra Osmanlı İmparatorluğu parça parça koparılır. Sevr Antlaşması’yla son nokta konulmak istenirken Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının çabası, özverisi ile bu süreç durdurulur ve geri kazanımlar başlar.

Fatih’in konuştuğu bu kâhin kimdir? Bu kâhini, tekrar dönmek üzere şimdilik burada bırakalım.

Bir Bizans tarihçisi: Laonikos Chalkokondyles

Çeşitli kaynaklarda 1423-1432 yılları arasında doğduğu ve 1480 ile 1490 yıllarında öldüğü ileri sürülen, gerçek adı Nikolaos olan Atinalı bir tarihçi vardır: Laonikos Chalkokondyles (Laonikos Halkokondilis). Chalkokondyles’in Bizans İmparatorluğu'nun son 150 yılını (1298–1463 dönemini) inceleyen ve Türkçeye de “Tarihin Belgeleri” diye çevrilebilecek olan ‘’Apodiksis Istorion’’ adında on ciltten oluşan bir tarih kitabı var.


Ancak Chalkokondyles, Yunanca yazan diğer tarihçilerin aksine eserinin merkezine Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünü değil, yükselen Osmanlı Devleti’nin tarihini alır. Bu yönüyle Chalkokondyles, bir Bizans tarihçisi olmaktan ziyade, eserini Osmanlı idaresi altında Yunanca yazan bir Osmanlı tarihçisi olarak da kabul edilir.

Laonikos Chalkokondyles’i bizim açımızdan ilginç yapan ise onun Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki öngörü ve kehanetleridir. Kitabının bir bölümü ‘’Türk İmparatorluğu’nun yıkılışına dair kehanetler" adını taşımaktadır. Araştırmacı yazar Aytunç Altındal da bu bölümü "Kehanetler Kitabı" (Destek Yayınları, 2018) adıyla Türkçeye çevirir. Kitabı bizim için ilginç kılan da tam olarak bu bölümdür.

Chalkokondyles'in kehânetleri

Chalkokondyles, kitabında Osmanlı İmparatorluğu’na, Türklere ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ait çok miktarda ve çok ilginç kehanetlerde bulunur. Bu kehanetlerin önemli bir kısmı, olaylar gerçekleştikten sonra yapılan yorumlarla anlamlandırılmıştır. Bu kehanetlerden belli başlıcaları şunlardır:


Laonikos Chalkokondyles’in kitabındaki öngörülere göre; İstanbul'u ele geçirecek olan padişahın adı ile teslim edecek olanın adı aynı olacaktır. Her ikisinin adı da "Mehmed"dir. Bu durum, sonradan yapılan yorumlarla kehanete uygun şekilde anlamlandırılmıştır (1453 Fatih Sultan Mehmed ve Sultan Mehmed Vahdeddin, 1918 İstanbul’un işgali).

Bir diğer kehanete göre ise ‘’bir Tatar Hanı, Osmanlı’ya yardım etmeyecektir.’’ Nitekim Kırım Hanı Murat Giray, II. Viyana Kuşatması'nda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile görüş ayrılığına düştüğü için Lehleri durdurmaz; kuşatma başarısız olur ve yükselme devri sona erer.

Kitapta, “Fatih Sultan Mehmed'ten sonraki 16. padişah döneminde Osmanlı Devleti içeriden çökmeye başlayacak ve padişahı kendi tebaasından biri devirecektir” deniliyor. Fatih Sultan Mehmed'ten sonraki 16'ıncı padişah III. Ahmed'tir. 29 Eylül 1730'da Arnavut ve Hristiyan asıllı yeniçeri Patrona Halil tarafından tahttan indirilir ve Osmanlı'nın çöküşü de böyle başlar.

Yine kitapta, "üç kez üç yüz yıl ve bir de yirmilik tarihinde Osmanlı Devleti yok olacaktır’’ ifadesi yer alıyor. Gerçekten de Osmanlı üç kez üç yüz yıl (3 x 300 = 900) ve 20 yıl, yani tam olarak 1920'de (Sevr Antlaşması ile) yok oluş sürecine giriyor.

Bununla da bitmiyor kehanetler. Bunlardan biri doğrudan Mustafa Kemal Atatürk'ü işaret ediyor: “Osmanlı'nın çöküş döneminde kendisi Hristiyan topraklarında yetişen ama Müslüman olan bir prens ve başkomutan ortaya çıkacak. Ancak Hristiyanlar tarafından hiç dikkate alınmayan bu başkomutan, Türk devletini yeniden kuracak ve Batı'ya yönlendirecektir.” Bu ifade, haklı olarak birçok yorumcu tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile ilişkilendiriliyor.

Kitapta ayrıca ‘’Katolik Kilisesi ile İstanbul'daki Ortodoks Kilisesi kardeşçe kucaklaşacaklardır’’ deniyor. Bu kucaklaşma, aynı ifadelerle birebir uyuşacak şekilde Kasım 2006'da İstanbul’da gerçekleşiyor.

Eserde bununla sınırlı kalmayan başka öngörüler de yer alıyor. Kehanete göre, bu yeni kurulacak Türk İmparatorluğu'nun başına geçecek 11. kişinin adında 11 harf vardır. Çok ilginçtir ki, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ad ve soyadındaki harflerin toplamı da 11 yapmaktadır. Ve kitap, “11. Prens döneminde yeni Türk devleti, büyük bir sarsıntı yaşayıp yıkılma noktasına gelecektir” öngörüsünde bulunuyor.

Ayrıca “Hristiyan prensliklerin birleşmesi, bu yeni Türk imparatorluğunun sonunu getirecektir” denilmektedir. Bu ifadedeki ‘’Hristiyan prensliklerin birleşmesi’’ tasvirinin Avrupa Birliği olduğu yönünde yorumlar yapılmaktadır. Bu yorum tartışmalı olsa da buradan Türkiye’nin AB ile ilişkileri üzerine farklı çıkarımlar yapmak mümkündür.

Kehanetler bununla da sınırlı değildir: ‘’Önce, Müslüman şeriatı artacaktır. Eğer yedinci seneye kadar kaldırılmazsa, on ikinci seneye kadar buranın hâkimi olacaktır. Sonra, Hristiyan silahlarıyla bir tutsaklık dönemi gelecektir’’ deniliyor ve şöyle devam ediyor:

‘’İstanbul'un camileri ve Ayasofya üzerinde haçlar dikilecektir. Bu haçlar, saplanacağı yere silahlı ellerle saplanacaktır. Bu muhteşem şehrin yıkımı gelecektir. Yıkım, sadece orada yaşayanlar sevdiği dini değiştirirse duracak ve şehir lanetten kurtulacaktır. Yıkım, adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır. Tüm Doğu ülkeleri de Hristiyanlarca fethedilecektir. Böylece, ölü yaşayan, soyulmuş ve felç olmuş bir yönetim sona erecektir.’’ Burada özellikle ''yıkım, adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır'' vurgusu son derece ilgi çekicidir.

Evet, Laonikos Chalkokondyles’in rivayetleri ve kehanetleri bu kadar.

Burada önemli olan kehanetlerin doğruluğu değil, insanların tarih boyunca gelecek hakkında kaygı üretme biçimleridir. Bu tür metinler, gerçekleşmiş olayların önceden bilinmesinden çok, toplumların çöküş korkularını, umutlarını ve gelecek tasavvurlarını yansıtan birer zihniyet belgesi olarak değerlendirilmelidir. Nitekim tarih boyunca kendisini güçlü ve kalıcı gören hemen her medeniyet, bir gün nasıl çökeceğine veya nasıl kurtulacağına dair benzer kehanetler üretmiştir. Belki de yazımın girişinde bahsettiğim Fatih’in konuştuğu kâhin ile Laonikos Chalkokondyles aynı zihniyetin sesidir.

Tabii ki bu kehanetlere ‘’deli saçması’’ der ve gülüp geçebiliriz. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine şahitlik etmiş, daha öncesinde de II. Murad’a İstanbul kuşatmasını kaldırması için gönderilen ekipte yer almış Chalkokondyles’in bazı öngörüleri, sonradan yapılan yorumlarla gerçekleşmiş gibi gösterilse de yabana atılır cinsten değildir.

İsterseniz gelin bu uçuk kehanetleri bir kenara bırakıp size bir kurgu romandan bahsedeyim.

Destina

Gazeteci, araştırmacı yazar Mine G. Kırıkkanat’ın ‘’Destina’’ (Literatür Yayıncılık, 2008) adlı bir kurgu romanı var. Yazar, henüz yaşanmamış yakın bir geleceği anlattığı bu roman için şunları söyler: "Bu romanda yazılı her şey doğru, hiçbir şey gerçek değildir."


Bu kurguya göre yakın bir gelecekte İstanbul ''Küresel Yönetişim'‘in idaresine geçer ve Türkler de göç ettikleri farklı ülkelerde asimilasyona uğrarlar. Böylece Haç ile Hilal‘in savaşı sona erer ve yerini Hristiyanlığın kendi içindeki mezhep çatışmasına bırakır.

Ama isterseniz bu kurguyu da bir kenara bırakıp somut bir tarihi gerçeğe dönelim.

Endülüs Emevî Devleti

Emevîlerin yıkılmasından sonra, Güney İspanya'da Endülüs Emevî Devleti 756’da kurulur ve 1492 yılına kadar tam 736 yıl boyunca varlığını sürdürür. Türklerin Anadolu’daki birliği ise Fatih’le sağlanmıştır. Bu birliğin kuruluş miladını 1450 yılı olarak alsak, üzerinden bugün itibarıyla yaklaşık 570 yıl geçmiş demektir. Bu süre, Endülüs Emevî Devleti’nin İspanya'daki yaşam süresi kadar bile değildir. Henüz Anadolu'da, Emevîlerin İspanya'da bulundukları sürenin ancak üçte ikisi kadar bir zamandır varız.


Endülüs'ün yıkılışı yalnızca dış saldırılarla açıklanamaz. Büyük düşünür İbn-i Haldun, ‘’Mukaddime’’ adlı eserinde devletlerin tıpkı canlı birer organizma gibi doğup, büyüyüp öldüğünü söyler. Ona göre bir devleti ayakta tutan en temel güç; toplumun bir arada durma, ortak hareket etme istidadı olan "asabiye" (toplumsal dayanışma bağları) duygusudur. Endülüs’te zamanla iç çekişmeler, siyasî parçalanma, hanedan mücadeleleri ve ortak bir siyasal iradenin kaybolması bu asabiye bağını koparmıştır. Tarih, birçok devletin dışarıdan fethedilmeden önce içeriden aşındığını net bir şekilde göstermektedir.

Muhtemel ki Endülüs Emevîleri de İspanya’da sonsuza kadar yaşayacaklarına ve var olacaklarına inanıyorlardı.

Günümüz ve geleceğimiz

Girişte bahsettiğim gibi, sanıyoruz ki Anadolu’nun mülkiyeti ilanihaye bize ait. Etrafımızdaki tehditlerin varlığını, içine düştüğümüz çukuru, sığlığı, rehaveti, sefaleti, kutuplaşmayı, bölünmüşlüğü ve dağınıklığı görmezden geliyoruz.


Oysa toplumları ayakta tutan şey sadece soyut bir ortak kimlik değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilme kapasitesidir. Siyaset sosyolojisinde buna "sosyal sermaye" denir; yani toplumun kurumlara ve birbirine duyduğu güven bağıdır. Bugün biz içerideki en büyük tehlikeyi, yani sosyal sermayemizin iflasını görmezden geliyoruz. Tarih boyunca birçok devlet, dış düşmanlarından önce kendi içindeki güven ve dayanışma duygusunu kaybettiği için zayıflamıştır.

Şu an dış politikadaki gelişmelerden ekonomiye, toplumsal kutuplaşmadan kurumsal zafiyetlere kadar pek çok alanda ciddi sorunlar birikiyor. Suriye’den Libya’ya uzanan kırılgan hatlar, kontrolsüz silahlanma, ekranlarda alenen ilan edilen ölüm listeleri ve hatip kürsülerinden seslendirilen kin ve nefret söylemleri, toplumu kuralsızlığa, yani sosyolojideki karşılığıyla tehlikeli bir "anomi" (toplumsal çözülme) girdabına sürüklüyor.

Modern devletlerin gücü yalnızca ordularından, silahlarından veya ekonomik büyüklüklerinden kaynaklanmaz. Siyaset bilimci Daron Acemoğlu ve James A. Robinson'ın "Ulusların Düşüşü" (Doğan Kitap, 2013) tezinde de vurguladığı gibi; devletleri refah içinde yaşatan veya felakete sürükleyen şey kurumların niteliğidir. Gücü tek bir elde toplamayan "kapsayıcı kurumlar" toplumu ileri taşırken, kurumların çürümesi felaketi getirir. Asıl güç; işleyen kurumlarda, hukukun üstünlüğünde, toplumsal güvende ve vatandaşları bir arada tutan ortak aidiyet duygusunda yatar. Tarih göstermiştir ki, devletleri yıkan şey gökyüzündeki kötü kehanetler değil, bu kurumsal yapılardaki iç çürümedir. Bu unsurlar zayıfladığında devletler çoğu zaman dışarıdan fethedilmeden önce içeriden aşınmaya başlarlar.

Bağnazlıktan, taassuptan, mezhep, etnisite ve kimlik kıskacından kurtulamazsak; farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görmezsek; kimseyi ötekileştirmeden, nefret söylemini kullanmadan, sevgi dilini geliştirip bilime yüzümüzü dönmezsek ve kendi içimizde hak, hukuk ve adaleti tesis edemezsek eğer, Bizans tarihçisinin yazdığı kehanetler de, Mine G. Kırıkkanat’ın kurgusu da gerçek olacaktır. Böyle bir senaryo, Endülüs Emevî Devletinin akıbetine bizim de uğrayacağımız anlamına gelmektedir. Bu tarihsel uyarıyı hafife alanların, bir dönem bu coğrafyalarda muazzam bir medeniyet kuran ama bugün adından başka bir iz kalmayan antik Etrüsklerin akıbetini araştırması gerekir.

Asıl beka sorunu burada yatıyor. Tehdit dışarıda değil; çoğu zaman içeridedir: Rehavette, kutuplaşmada, adaletsizliktedir. Ve en tehlikelisi, bunları görmezden gelmektedir. Suni gündemlerden kurtulup başımızı kaldırdığımızda, tarihin sarkacının geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca bir karanlığa doğru savrulduğu görülecektir.

Tarih tekerrür etmez; ama ihmali asla affetmez, bedelini mutlaka ödetir. Ve biz, bunu en iyi bilmesi gereken milletlerden biriyiz.

Osman AYDOĞAN

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim.



Yorumlar - Yorum Yaz