• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam854
Toplam Ziyaret4050933

Fatih Sultan Mehmet (7): Kehânet


Fatih Sultan Mehmed (7): Kehânet

04 Haziran 2021


Tarih bize açık bir gerçeği defalarca gösterdi: Hiçbir devlet sonsuza kadar yaşamaz. Ne var ki biz, bunun bizim için geçerli olmadığını sanma eğilimindeyiz. Ve bu rehavetle, bir mirasyedi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yılı aşkın maddi ve manevi birikimini hoyratça tüketiyoruz.

Ben o kadar rahat olunmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu düşüncemin nedenini de her zaman olduğu gibi yine tarihe giderek anlatayım istiyorum. Çünkü ne varsa ‘’Tarih Baba’’da var!

Fatih ve bir Bizans kâhini

Baştan söyleyeyim ben, kâhinlere, kehanete inanmam. Ancak tarihe sadık biri olarak tarihte olanları belgesiyle anlatmak zorundayım.

Şöyle bir tarihi rivayet vardır: Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettikten sonra, Bizans’ın ünlü bir kâhininin zindanda olduğunu öğrenir. Kâhini huzura çağırır, sorar: “Seni niye zindana kapattılar?” Kâhin, Kral Konstantin’in geleceği öğrenmek için kendisini çağırdığını, krala “Sonunuz yaklaştı, Bizans yıkılacak, Türklerin eline geçecek” demesi üzerine kralın kızdığını, kendisini zindana attırdığını söyler.


Fatih, “Bizans’ın sonunu görmüşsün, peki bizim geleceğimiz ne olacak” diye sorar. Kâhin, “Sizin sonunuz da Bizans’a benzeyecek” der. Fatih’in, “Nasıl olur, Anadolu’da birliği sağladık, Balkanlar elimize geçti, akıncılarımız Avrupa ortasında at oynatıyor” itirazı üzerine kâhin, “Sizi parça parça koparacaklar” öngörüsünde bulunur.

Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu parça parça koparılır. Sevr Antlaşması’yla son nokta konulmak istenirken Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının çabası, özverisi ile bu süreç durdurulur. Geri kazanımlar başlar.

Fatih’in konuştuğu bu kâhin kimdir? Bu kâhini, tekrar dönmek üzere şimdilik burada bırakalım.

Bir Bizans tarihçisi: Laonikos Chalkokondyles

Çeşitli kaynaklarda 1423-1432 yılları arasında doğduğu ve 1480 ile 1490 yıllarında öldüğü ileri sürülen gerçek adı Nikolaos olan Atinalı bir tarihçi vardır: Laonikos Chalkokondyles. (Laonikos Halkokondilis)  Laonikos Chalkokondyles’in Bizans İmparatorluğu'nun son 150 yılını (1298–1463 dönemini) inceleyen ve Türkçe’ye de “Tarihin Belgeleri” diye çevrilebilecek olan ‘’Apodiksis Istorion’’ adında on ciltten oluşan bir tarih kitabı var. Ancak Chalkokondyles, Yunanca yazan diğer tarihçilerin aksine eserinin merkezine Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünü değil yükselen Osmanlı Devleti’nin tarihini alır. Bu yönüyle Chalkokondyles, bir Bizans tarihçisi olmaktan ziyade eserini Osmanlı idaresi altında Yunanca yazan bir Osmanlı tarihçisi olarak da kabul edilir. 


Laonikos Chalkokondyles’i bizim açımızdan ilginç yapan ise onun Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki öngörü ve kehanetleridir. Chalkokondyles’in bu kitabının bir bölümü ‘’Türk İmparatorluğu’nun yıkılışına dair kehanetler" adını taşımaktadır. Araştırmacı yazar Aytunç Altındal da bu bölümü "Kehanetler Kitabı" (Destek Yayınları, 2018) adıyla Türkçe‘ye çevirir.

Chalkokondyles’in kitabını bizim için ilginç kılan, Aytunç Altındal’ın çevirdiği bu bölümdür.

Chalkokondyles'in kehânetleri

Chalkokondyles, kitabında Osmanlı İmparatorluğu’na, Türklere ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ait çok miktarda ve çok ilginç kehanetlerde bulunur. Bu kehanetlerin önemli bir kısmı, olaylar gerçekleştikten sonra yapılan yorumlarla anlamlandırılmıştır.

Bu kehanetlerden önemli olan belli başlıcaları şunlardır:

Laonikos Chalkokondyles’in kitabındaki öngörülere, kehanetlerine göre; İstanbul'u ele geçirecek olan padişahın adı ile teslim edecek olanın adı aynı olacaktır. Her ikisinin adı da "Mehmed'dir. Bu durum, sonradan yapılan yorumlarla kehanete uygun şekilde anlamlandırılmıştır. (1453 Fatih Sultan Mehmed ve Sultan Mehmed Vahdeddin, 1918 İstanbul’un işgali.)


Chalkokondyles’in kehanetine göre ‘’bir Tatar Hanı, Osmanlı’ya yardım etmeyecektir.’’ Kırım Hanı Murat Giray II. Viyana kuşatmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile görüş ayrılığına düştüğü için Lehleri durdurmaz, kuşatma başarısız olur, yükselme devri sona erer.

Kitapta “Fatih Sultan Mehmed'ten sonraki 16. padişah döneminde Osmanlı Devleti içeriden çökmeye başlayacak ve padişahı kendi tabasından biri devirecektir” deniliyor. Fatih Sultan Mehmed'ten sonraki 16'ıncı padişah III. Ahmet'tir. 29 Eylül 1730'da Arnavut ve Hristiyan asıllı yeniçeri Patrona Halil tarafından tahttan indirilir ve Osmanlı'nın çöküşü de böyle başlar.

Kitapta, "üç kez üç yüz yıl ve bir de yirmilik tarihinde Osmanlı Devleti yok olacaktır’’ deniliyor. Gerçekten de Osmanlı üç kez üç yüz yıl (3x300 = 900) ve 20 yıl, yani 1920'de (Sevr Anlaşması ile) Osmanlı Devleti yok oluyor.

Bununla da bitmiyor kehanetler.

Kehanetlerden biri Mustafa Kemal Atatürk'ü işaret ediyor. Kitapta, “Osmanlı'nın çöküş döneminde kendisi Hristiyan topraklarında yetişen ama Müslüman olan bir prens ve başkomutan ortaya çıkacak. Ancak Hristiyanlar tarafından hiç dikkate alınmayan bu başkomutan, Türk devletini yeniden kuracak ve Batı'ya yönlendirecektir” öngörüsü yapılıyor. Bu ifade, bazı yorumcular tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile ilişkilendiriliyor.

Kitapta ‘’Katolik Kilisesi ile İstanbul'daki Ortodoks Kilisesi kardeşçe kucaklaşacaklardır’’ diyor. Bu kucaklaşma, aynı ifadelerle Kasım 2006'da İstanbul’da gerçekleşiyor.

Eserde bununla sınırlı kalmayan başka öngörüler de yer alıyor:

Kehanete göre, bu yeni kurulacak Türk İmparatorluğu'nun başına geçecek 11. kişinin adında 11 harf var. Çok ilginçtir ki, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ad ve soyadındaki harflerin toplamı da 11 oluyor.

Ve kitapta “11. Prens döneminde yeni Türk devleti, büyük bir sarsıntı yaşayıp yıkılma noktasına gelecektir” öngörüsü bulunuyor. Ayrıca “Hristiyan prensliklerin birleşmesi, bu yeni Türk imparatorluğunun sonunu getirecektir” kehaneti de yer alıyor. Bu ifadede kastedilen ‘’Hristiyan prensliklerin birleşmesi’’nin Avrupa Birliği olduğu yönünde yorumlar da yapılmaktadır. Bu yorum tartışmalıdır; ancak buradan Türkiye’nin AB ile ilişkileri üzerine farklı çıkarımlar yapmak da mümkündür.

Kehanetler bununla da sınırlı değildir. Kitapta;

‘’Önce, Müslüman şeriatı artacaktır. Eğer yedinci seneye kadar kaldırılmazsa, on ikinci seneye kadar buranın hâkimi olacaktır. Sonra, Hristiyan silahlarıyla bir tutsaklık dönemi gelecektir’’ deniliyor.

Ve devam ediyor kehanet:

‘’İstanbul'un camileri ve Ayasofya üzerinde haçlar dikilecektir. Bu haçlar, saplanacağı yere silahlı ellerle saplanacaktır. Bu muhteşem şehrin yıkımı gelecektir. Yıkım, sadece orada yaşayanlar sevdiği dini değiştirirse duracak ve şehir lanetten kurtulacaktır. Yıkım adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır. Tüm Doğu ülkeleri de Hristiyanlarca fethedilecektir. Böylece, ölü yaşayan, soyulmuş ve felç olmuş bir yönetim sona erecektir’’ deniyor. Burada da ''yıkım adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır'' kehaneti de ilgi çekicidir!

Evet, Laonikos Chalkokondyles’in rivayetleri, öngörüleri, kehanetleri -artık her ne dersek- bu kadar.

Belki de yazımın girişinde bahsettiğim Fatih’in konuştuğu kâhin ile Laonikos Chalkokondyles aynı kişidir.

Tabii ki bu kehanetlere ‘’deli saçması’’ der ve gülüp geçebiliriz. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine şahitlik etmiş daha öncesinde de II. Murat’a İstanbul kuşatmasını kaldırması için gönderilen ekipte yer almış Chalkokondyles’in bazı kehanetleri, sonradan yapılan yorumlarla gerçekleşmiş gibi gösterilse de yabana atılır gibi değildir. Elbette bu tür kehanetlerin önemli bir kısmı, sonradan yapılan yorumlarla anlamlandırılmaktadır.

İsterseniz gelin bu uçuk kehanetleri bir kenara bırakıp size bir kurgu romandan bahsedeyim.

Destina

Gazeteci, araştırmacı yazar Mine G. Kırıkkanat’ın ‘’Destina’’ (Literatür Yayıncılık, 2008) adlı bir kurgu romanı var. Mine G. Kırıkkanat, henüz yaşanmamış yakın bir geleceği anlattığı Destina romanı için şunları söyler: "Bu romanda yazılı her şey doğru, hiçbir şey gerçek değildir." Bu kurgu romana göre yakın bir gelecekte İstanbul ''Küresel Yönetişim'‘in idaresine geçer ve Türkler de göç ettikleri farklı ülkelerde asimilasyona uğrarlar. Böylece Haç ile Hilal‘in savaşı sona erer ve yerini Hristiyanlığın mezhep çatışması alır.


Ama isterseniz bu kurguyu da bir kenara bırakıp tarihi bir gerçeğe dönelim:

Endülüs Emevî Devleti

Emevîlerin yıkılmasından sonra, Endülüs’te (Güney İspanya) Endülüs Emevî Devleti 756’da kurulur ve 1492 yılına kadar 736 yıl süreyle İspanya'da varlığını sürdürür. Türklerin Anadolu’daki birliği Fatih’le sağlanır. Bu birliğin kuruluşunu 1450 yılı olarak alsak henüz birliğin kuruluşunun üzerinden bugüne 570 yıl geçmiş olacak ki henüz Endülüs Emevî Devleti’nin İspanya'daki yaşam süresi kadar bile değildir. Henüz Anadolu'da, Emevîlerin İspanya'da bulundukları sürenin yaklaşık üçte ikisi kadarında varız.


Muhtemel ki Endülüs Emevîleri, İspanya’da sonsuza kadar yaşayacaklarına, var olacaklarına inanıyorlardı.

Günümüz ve geleceğimiz

Girişte bahsettiğim gibi sanıyoruz ki Anadolu’nun mülkiyeti sonuna kadar, sonsuza kadar bize ait. Etrafımızdaki tehditlerin varlığını, içine düştüğümüz çukuru, sığlığı, rehaveti, sefaleti, kutuplaşmayı, bölünmüşlüğü, girdabı, dağınıklığı görmezden geliyoruz.


Dış politikadaki gelişmelerden ekonomiye, toplumsal kutuplaşmadan kurumsal zafiyetlere kadar pek çok alanda ciddi sorunlar birikiyor.  (Suriye’den, Libya’dan, Kanal İstanbul’dan, Atatürk Havaalanından, Dolar’dan, Silahlanan cemaatlerden, kayıp silahlardan, kontrolsüz bir şekilde bol keseden dağıtılan silah ruhsatlarından, ekranlarda alenen ilan edilen ölüm listelerinden, hatip kürsülerinde en üst perdeden seslendirilen millet, illet, zillet, kin ve nefret söylemlerinden, biz ve onlar ayrımından… )

Suni gündemlerden kurtulup, başınızı kaldırıp da bir etrafınıza bakarsanız eğer karanlığın sandığınızdan çok daha karanlık olduğunu göreceksiniz. Hep yazıyorum ya tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır diye.


Bağnazlıktan, taassuptan, mezhep, etnisite ve kimlik kıskacından kurtulamaz isek; farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görmez isek; kimseyi ötekileştirmeden, nefret söylemini kullanmadan, sevgi dilini geliştirip, bilime yüzümüzü dönmez isek ve kendi içimizde ve komşularımızla hak, hukuk ve adaleti tesis edip barış içinde bir ve beraberce yaşayamazsak eğer, Bizans tarihçisinin yazdığı, Bizans kâhininin Fatih’e söylediği kehanetler ve Mine G. Kırıkkanat’ın kurgusu gerçek olacaktır. Böyle olursa eğer, bu durum Endülüs Emevî Devletinin akıbetine bizim de uğrayacağımız anlamına gelmektedir. Eğer inanmıyorsanız gelin en eski Türk uygarlığı olduğu ve bu coğrafyada yaşadığı iddia edilen Etrüsklere ne olduğunu bir araştırın derim!

Asıl bekâ sorunu burada yatıyor. Tehdit dışarıda değil; çoğu zaman içeridedir: Rehavette, kutuplaşmada, adaletsizlikte. Ve en tehlikelisi: Bunları görmezden gelmekte. Zira içinde bulunduğumuz ve etrafımızdaki karanlık, sandığımızdan da çok daha karanlıktır. Ve tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır.

Tarih tekerrür etmez; ama ihmali affetmez. Bedelini mutlaka ödetir. Ve biz, bunu en iyi bilmesi gereken milletlerden biriyiz.

Fatih ile ilgili yazı dizim burada sona eriyor. Eğer ki sürç-i lisan eylediysek affola.

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz