
Bozkırın tezenesi
25 Eylül 2018
O, kökleri Anadolu'nun yüzyıllar öncesine uzanan Abdal geleneğinin çağımızdaki en büyük temsilcilerinden biriydi; bozkırdaki mücevherdi o. Sazın ve sözün büyük ustasıydı o.
Bağlamanın göğsüne değil, Anadolu insanının bağrına bağrına vururdu o. Sözleri ve müziğiyle insanı dünyanın en derin yalınlığına çekerdi o.
Bitmeyen bir gurbetti, bir sılaydı, uçsuz bucaksız bozkırdı o. Ruhun derinliğine yol bulan ırmaktı o. Kelimeler asla kifayetsiz kalmazdı onun dilinde. Anlatılması bir imkânsız duyguları, söylenmesi bir mümkünsüz düşünceleri su gibi anlatan bir efsaneydi o. Türkçe’nin tarih içinde yolculuğunun özetiydi o. Derdini anlatabilecek kadar Türkçe bilen tek kişiydi o. Bu coğrafyanın bağrı en yanık, gözünden yaş, gönlünden aşk eksik olmayan bir garip adamıydı o.
Onun dili, yazılı edebiyatın süzgecinden geçirilmiş bir Türkçe değil; Anadolu'da yüzyıllar boyunca konuşula konuşula, söylene söylene durulmuş bir halk Türkçesiydi. Yunus Emre'deki yalınlık, Karacaoğlan'daki sevda, Dadaloğlu'ndaki bozkır ve gurbet duygusu onda başka bir zamanda yeniden ses bulurdu. Büyük duyguları anlatmak için büyük kelimelere ihtiyaç duymazdı. Gönül, garip, gurbet, ayrılık, ölüm, ana, baba, yâr ve dünya... Onun dilindeki asıl ustalık, belki de insanın en karmaşık hâllerini bu kadar sade kelimelere sığdırabilmesindeydi.
Garipliğin içinden gelen ses
Çünkü onun hikâyesi yalnızca bir sanatçının değil, Anadolu'nun Abdal geleneğinin de hikâyesiydi. Abdallar yüzyıllar boyunca düğünden düğüne, köyden köye dolaşarak saz çalmış, türkü söylemiş; Anadolu'nun sevincini de acısını da hafızalarında ve sazlarında taşımışlardı. Fakat taşıdıkları kültürel mirasın büyüklüğüne karşılık çoğu zaman toplumun kıyısında, yoksulluk içinde yaşamış ve çeşitli toplumsal dışlanma biçimleriyle karşı karşıya kalmışlardı. Onun çocukluğundaki yoksulluk, köy köy dolaşması ve yıllar sonra bile kendisini “Garip” diye adlandırması biraz da bu dünyanın içinden geliyordu.
Bütün o yoksulluğunu kendi üslubunca bir iki cümleyle anlatıverdi bir TV belgeselinde: ''Öyle sap saman nirdeeee, tavuk cücük nirdeeee.. Ekmaanan (ekmek ile) geçinirdik. Dedi bana birisi ki, bubanın (babanın) sazınla gel. Bubamın sazınla dilenmeğe gittik, köy köy…’’ Eşek sırtında Yozgat-Yerköy arasında uzanan bu yolda bir kere olsun eşeğin sırtından babasını indirmediğini de şu sözleriyle diyiverdi öyle hamiyetperver edâ ile hiç de gururlanmayarak: ‘’Babam yürürken ben nasıl bineyim ki eşeğe?’’
Memleketim Kayseri'nin Yeşilhisar ilçesinde eskiler hâlâ anlatırlar onun kasabamıza geldiğini, köy köy dolaşarak saz çalıp türkü söylediğini.
Kendi demesiyle 13-14 yaşına kadar hem Kerem olmuştur hem Abdal. Doğuştan âşıktır. ‘’Alaacaan başını, gideceeen benim gibi, bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm gibi.’’
Bir türkü meclisinde yine istek üzerine ‘’Zahidem’’i söyler. Türküyü bu kadar içten söylemesi üzerine eşraftan biri, anlatılan aşkı kastederek, ‘‘Aslı var mıdır?’’ diye sorar. Usta şöyle cevap verir: "Aslı olmasaydı Kerem bunca yanar mıydı?"
Selda Bağcan'ın yorumuyla geniş kitlelere ulaşan ‘’Mahpushaneye Güneş Doğmuyor’’ türküsünün kaynağıydı o.
İnsana aynı hizadan bakmak
‘’Analar insandır, biz insanoğlu’’ diyen kişiydi o.
Bir televizyon programının canlı yayınında "hepimiz gardaşız aslında, ayıran kendini ayırır" diyen kişiydi o.
Onun dünyasında insanı değerli kılan makamı, serveti, şöhreti veya toplum içindeki yeri değildi; insan olmasıydı. Belki de hayatı boyunca toplumun kenarında yaşamış insanların dünyasından gelmesi, ona insanları yukarıdan değil aynı hizadan görmeyi öğretmişti. “Hepimiz gardaşız” sözü bu nedenle yalnızca hoş bir temenni değil, yaşadığı hayatın içinden süzülmüş bir insan anlayışıydı.
Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanı olduğu dönemde kendisine yapılan devlet sanatçılığı teklifini, “Hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor” diyerek kabul etmez; halkın sanatçısı olarak kalmayı tercih eder. “Kimse kimsenin önünde eğilmesin” diyerek el öptürmeyen, karşısındaki insanı yücelten, mütevazı bir sanatçı, bir insanlık ustasıydı o. “Efendim”siz başlayan tek bir cümle kurmazdı o.
Uzun süre kaldığı Almanya’dan Türkiye’ye döndüğü vakit çok lüks bir otelde misafir edildiğinde oteldeki en sıradan sandalyeyi bulup odasına koyar. O bile şatafatlı geldiği için ucuna oturur sandalyenin. Koltuğa davet edildiğinde orada rahat edemediğini söyler. Bu dünyaya da ucundan kıyısından ilişmişti zaten o. Osmanlı’nın yüzlerce yıllık deneyimiyle imbikten süzercesine özetlediği “şerefü'l-mekân bi'l-mekîn” (mekânın şerefi / büyüklüğü içinde oturanındandır) düsturunu hoyratça “şerefü'l-mekîn bi'l-mekân” (kişinin şerefi oturduğu mekânın şatafatındandır)’a çevirenlere ders verircesine dünya malı bir adım ötesindeyken gidip tahta bir sandalyenin kenarına ilişmişti o.
“Namerde muhtaç olmayacak ve ömrünü tamamlayacak şekilde bir ekmek parası lazım. Bunun fazlası, fazladır. İnsan, tam ömre göre ölçmeli onu. Bugün son ekmeğini yiyip ölmeli, artan bir şey kalmamalı. Eğer ben öldüğümde bir çuval unum kalmışsa, ben suç işledim demektir” diyen, dünyaya da dünya malına da böyle bakan bir insandı o.
Bu söz, yalnızca kanaatkârlığın değil, onun dünyaya bakışının da özeti gibiydi. Anadolu irfanındaki “yalan dünya”, dünyanın gerçek olmadığı anlamına gelmez; insanın burada kalıcı olmadığını hatırlatır. Malın, mülkün, makamın ve şöhretin insana kalmayacağı bilincidir bu. Onun türkülerinde sık sık karşımıza çıkan “yalan dünya” da böyle bir fanilik duygusunu taşır. Belki de bu yüzden dünyaya sahip olmaya değil, dünyadan geçmeye çalışan bir insan gibi yaşadı.
Âşık Mahzuni Şerif ile arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bir dostluk vardı. Fakat onun asıl beslendiği damar, babasından devraldığı Orta Anadolu Abdal ve bozlak geleneğiydi. O geleneğin çağımızdaki en büyük ustalarından biriydi.
Sazın ve sözün ustası
Ama onu yalnızca söylediği sözlerle anlatmak eksik kalır. Onun büyüklüğü, söz kadar seste ve sazdaydı. Babasından devraldığı bozlak geleneğini kendine özgü sesi, bağlama tavrı ve tezene vuruşuyla başka bir mertebeye taşıdı. Bozlakta insan sesi kimi zaman sözü aşar; kelimenin anlatamadığını sesin kırılması, uzaması, yükselip yeniden bozkıra düşmesi anlatır. onun sazıyla sesi de bu yüzden birbirinden ayrılmazdı. Bağlaması ona eşlik etmezdi yalnızca; onunla birlikte konuşur, ağlar, dertleşirdi.
Türkiye'nin en özgün sanatçılarından biriyken bile TRT'de uzun yıllar ‘’misafir mahallî sanatçı’’ sıfatıyla yer aldı.
Ömrünün son on, on beş yılı hariç hep geçim sıkıntısı içinde yaşadı. Telif hakları konusunda uzun yıllar mağduriyet yaşadı; eserlerinin korunması ve yeniden yayımlanmasında Kalan Müzik önemli bir rol üstlendi.
Garip
“Garip”, onda yalnızca bir mahlas değildi. Yoksulluğun, gurbetin, yalnızlığın ve dünyaya fazla yerleşememenin adıydı. Fakat aynı zamanda kendisini başkalarından üstün görmeyen bir insanın dünyadaki yerini tarif ediyordu. Kendi adını türkülerine koymadı. “Hiçbir türkümün içinde adımı duydunuz mu? Çünkü onlar halka ait, ben de halkın sanatçısıyım” derdi. Babasının “bize garip derler” sözünü yalnızca bir mahlas olarak değil, âdeta bir hayat düsturu olarak taşıdı. Belki de onu anlamanın anahtar kelimesi buydu: Garip.
Kıymeti uzun yıllar gerektiği ölçüde bilinmeyen bir ozanımızdı o.
O ozan Neşet Ertaş’tı.
Muharrem Ertaş'ın oğlu Neşet Ertaş'tı.
1938'de Çiçekdağı'nda dünyaya geldi; türkülerinde nice kez “yalan dünya” diye seslendiği bu dünyadan 25 Eylül 2012'de sessizce göçüp gitti. Ardında maldan mülkten çok daha fazlasını; türkülerini, sazının sesini ve kendisinden sonraki kuşaklara kalacak bir insanlık hâlini bıraktı.
Yaşar Kemal'in dediği gibi, o iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler. Fakat bazı insanlar giderken seslerini burada bırakırlar.
Neşet Ertaş da sazını susturup gitti; ama sesi bozkırda kaldı. Çünkü onun söylediği ayrılık yalnız onun ayrılığı, gurbet yalnız onun gurbeti, yoksulluk yalnız onun yoksulluğu değildi. İnsan hangi çağda yaşarsa yaşasın gönlü kırılıyor, seviyor, ayrılıyor, özlüyor ve sonunda bu “yalan dünya”dan geçip gidiyordu. Onun türküleri biraz da bunun için eskimedi.
O kendisine “Garip” dedi. Halk ise ona başka bir ad verdi: Bozkırın Tezenesi. (*)
Sazı sustu; türküleri kaldı.
Ruhu şâd olsun.
Osman AYDOĞAN
Azerbaycanlı sanatçı Elnare Abdullayeva’dan Neşet Ertaş’ın ‘’Gönül Dağı’’ türküsü: (Bu sanatçı Neşet Ertaş'ın diğer türkülerini de çok güzel yorumluyor.)
https://www.youtube.com/watch?v=vBngkUZy9x0&list=RD6z86H7lVAlQ&index=2
Neşet Ertaş, ‘’Cahildim dünyanın rengine kandım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=J5eLFREBpIA
Neşet Ertaş’ı tanımak için aşağıdaki belgeseller de izlenebilir diye değerlendiriyorum...
Can Dündar, Garip: Neşet Ertaş Belgeseli, Kalan Müzik
TRT İç Yapım, Bozkırın Tezenesi, TRT
Cine5 İç Yapım, Portreler Neşet Ertaş belgeseli, Cine5
(*) Tezene, bağlama tellerine vurmak için kullanılan mızraba verilen addır. Bağlama icrasında tezenenin vuruş biçimleri yörelere göre farklılaşır ve yöresel çalım tavrının önemli unsurlarından birini oluşturur. “Bozkırın Tezenesi” nitelemesi zamanla Neşet Ertaş'ın adıyla özdeşleşmiş; onun Orta Anadolu bozkırının sesini sazında ve sözünde taşıyan sanatını anlatan bir unvana dönüşmüştür.