Vech-i yâre dûş olan âlemde seyran istemez
30 Aralık 2020
Dîvân edebiyatı yazı serime bugün de bilinmeyen bir Osmanlı tasavvuf düşünürü ve şairinden bahsederek devam edeyim…
Adı: İbrahim Halvetî. “Kuşadavî’’ ve ‘’Adaviyye“ mahlasları ile tanınır... Kısaca İbrahim Halvetî veya Kuşadalı İbrahim Efendi diye tanınır. İbrahim Halvetî Aydın vilâyetinin Kuşadası kasabasına bağlı Çınar köyünde 1774 yılında doğar ve 1847 yılında haç dönüşü vefat eder.
İbrahim Halvetî okuma yazmayı annesinden öğrenir, düzenli öğrenim hayatına ise Denizli’de devam eder. Daha sonra İstanbul’a giderek Fatih’teki Feyziyye Medresesine kaydolarak medrese tahsilini orada tamamlar. Medrese tahsilinin son yıllarında tasavvufa yönelir.
İbrahim Halvetî’nin İstanbul’da yaşadığı sürece Çarşamba’daki evinin bulunduğu yer Serasker Ali Saib Paşa konağının bahçesinde kalır. Yerine sonradan da bir mescid inşa edilir.
İbrahim Halvetî devrinin en büyük tasavvuf âlimlerinden biri olmasına rağmen kitap şeklinde bir eser bırakmaz. Ondan yazı cinsinden bugüne kalan müritlerine yazdığı mektuplar ve birkaç nutk-i şerîfleridir. ''Nutk'', Osmanlıca bir sözcük olup, dervişlerce büyüklerin manzum sözleridir.
Vefatından sonra mensupları tarafından kopya edilerek derlenen ve büyük bir bölümü Milli Kütüphane ile Millet Kütüphanesi'nde bulunan mektuplarının sayısı, çeşitli kütüphanelerde ve özel şahısların elindeki diğer mektuplarla birlikte, 143 adede ulaşır…
Ahmed Cevdet Paşa meşhur eseri Tezâkir’de Kuşadalı İbrahim Efendi'y’i şöyle anlatır (Tezâkir, 4.Cild, sayfa 15):
‘’...Kuşadalı İbrahim Efendi ol asrın en büyük âdemlerinden zâhir ü bâtını ma'mûr bir zât idi. Büyük küçük pek çok kimseler kendisinden ahz-i dest-i inâbetle ona mürîd olmuşlar idi. Vüzerâdan ve ricâlden pekçok zevât konağına gelip huzûruna girmek üzere sofada nöbet beklerler idi. Sôfiyye mesleğine sâlik olmadığımız halde biz de komşuluk hasebiyle gidip görüşürdük ve en büyük hoca efendilerden halledemediğimiz şübühâtı ondan istikşâf ile hallederdik. Ulûm-i âlîyeden ve ale'l-husûs tefâsirden hangi mebhas açılsa fevka'l-âde tedkîk eyler ve hâtırlara gelmedik nüket ü mezâyâ söyler idi...’’
Kuşadalı İbrahim’den günümüze “Vech-i yâre dûş olan âlemde seyrân istemez'' mısrâsı ile başlayan ve “Nutk-i Şerif'' olarak da bilinen meşhur bir şiiri ulaşmıştır. Bu şiirin genellikle aşağıdaki ilk iki beyti bilinir. Yazımın sonunda ''Nutk-i Şerîf’'in tamamını ve Mehmed Şemseddin Mısrî'nin yazdığı ''Tahmîs-i Nutk-i Şerîf'’i veriyorum.
Kaleme alınan bu şiir kimi musikişinaslarca değişik usullerde bestelenir. Bu eserlerin bağlantılarını da yazımın sonunda veriyorum…
Yazmasam olmazdı... Bu musikiler eşliğinde, günlerdir zihnimde, beynimde dönüp duruyordu bu dizeler:
‘’Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez
Cânını cânâne teslîm eyleyen cân istemez
Bu misâfirhânenin fânîliğin fehm eyleyen
Hâne-i kalbinde Hakk'dan gayrı mihmân istemez’’
(Yârin yüzüne bağlanan, dünyada başka şeyi seyretmez.
Cânını cânâna teslim eyleyen cân istemez.
Bu misafirhanenin geçiciliğini anlayan,
Kalp evinde Allah’tan başka misafir istemez.)
Osman AYDOĞAN
Nutk-i Şerîf’in değişik besteleri
Sûz-i Dil Gazel:
https://www.youtube.com/watch?v=Zdl7qfscHFc
Kaside olarak:
https://www.youtube.com/watch?v=ovMbx0QBob8
Halveti İlahisi:
https://www.youtube.com/watch?v=rM_W8vgUkGo
Müstear İlahi, Gönül Makamı:
https://www.youtube.com/watch?v=JtX7yYdInpQ
Nutk-i Şerîf
Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez
Cânını cânâne teslîm eyleyen cân istemez
Bu misâfirhânenin fânîliğin fehm eyleyen
Hâne-i kalbinde Hakk'dan gayrı mihmân istemez
Cennet içre tamudan korkar mı Hakk'ın âşıkı
Hak budur erbâb-ı aşka hûr u gılmân istemez
Gerçi zâhir ilminin nef'i de vardır tâlibe
Lîk esrâra erenler sûrî irfân istemez
İrci'î âvâzı erdi mürg-i cânın sırrına
Bî-karâr oldu anınçün verd-i handân istemez
Mâsivallahdan mücerred oldu İbrâhîm bugün
Vârını dildâre verdi vasl u hicrân istemez
Tahmîs-i Nutk-i Şerîf
İbrahim Efendi’nin bu Nutk-i Şerîf’ine, Mısrî Dergâhı'nın son şeyhi olan mutasavvıf şair ve yazar Mehmed Şemseddin Mısrî (Bursa, 1867- 1936) bir tahmîs yazmıştır. Bu Tahmis-i Nutk-i Şerîf’i de aşağıda sunuyorum…
Ancak ‘’Tahmîs-i Nutk-i Şerîf’’i sunmadan önce edebiyattaki ‘’Tahmîs’’ kavramını açıklamak istiyorum. Tahmîs, Arapça ‘’beş’’ anlamına gelen ‘’hamse’’ sözcüğünden türemiştir ve ‘’beşleme’’ anlamına gelir. Tahmîs; bir gazelin ya da bir kasidenin her beytinin önüne aynı vezin ve kafiyede üç mısra' eklenerek muhammes haline getirilmesidir. ‘’Muhammes’’ ise; Divan şiirinde beşliklerden oluşan bir nazım biçimidir. Muhanneste; her beşliğin dördüncü ve beşinci (veya sadece beşinci dizesi) diğer beşliklerin son dizesi ile uyaklıdır. Tahmîs'de, tahmîs edilen beyit ile eklenen mısralar arasında bir anlam kaynaşması olması zorunludur. Yoksa yapılan tahmîs başarılı sayılmaz.
Aşağıda verdiğim Tahmîs-i Nutk-i Şerîf’de koyu dizeler Nutk-i Şerîf’in orijinal halidir.
Tahmîs-i Nutk-i Şerîf
Derd-i aşktan zevk bulanlar derde dermen istemez
‘Min ledün’den ders alanlar Hakk’a burhân istemez
Devrini ikmâl edenler başka devrân istemez
Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez
Cânını cânâne teslîm eyleyen cân istemez
Mâsivâyı terk edip bûy-ı bekâ şemm eyleyen
Ârif-i kâmil olup kendini âdem eyleyen
Mâl u mülkten fâide olmadığını cezm eyleyen
Bu misâfirhânenin fânîliğin fehm eyleyen
Hâne-i kalbinde Hakk'dan gayrı mihmân istemez
‘Min ledün’den verilir ilm-i meânî râgıba
Sırr-ı tevhiîde erenler bakmıyor bir canibe
Hâzıra kılmaz nazar îmân edenler gâibe
Gerçi zâhir ilminin nef'i de vardır tâlibe
Lîk esrâra erenler sûrî irfân istemez
Tâlib-i dîdâr olurlar Tanrı’nın sâdıkları
Eylemez pervâ cahîmden nâr-ı aşk yanıkları
Ehl-i tevhîd bildi Hak’dır onların sâikleri
Cennet ummaz tamudan korkmaz Hakk'ın âşıkları
Hak budur erbâb-ı aşka hûr-ı gılmân istemez
Ehl-i irfân bildi fânidir bu dünyâ-yı dûn
Etmedi meyl ü mahabbet mâsîvâya zî-fünûn
Şemsî-i Mısrî Hûdâ’dır Bâkî-i mevcûd çün
Mâsivallahdan mücerred oldu İbrâhîm bugün
Vârını didâre teslîm vasl u hicrân istemez.
Mehmed Şemseddin Mısrî
23 Zilhicce 1344 / 4 Temmuz 1926
Hattat Mehmed Fehîm Efendi’nin hat eseriyle Nutk-i Şerif
Hatta Nutk-i Şerîf'in sadece ilk iki beyti yer almıştır.