• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam414
Toplam Ziyaret4124461

Malèna


Malèna

15 Mart 2020


Senaryosunu İtalyan senarist Luciano Vincenzoni'nin yazdığı, Sicilyalı yönetmen Giuseppe Tornatore’nun yönettiği, İtalyan müzisyen Ennio Morricone'nin film müziğini yaptığı ve başrolünü de Monica Bellucci’nin oynadığı 2000 yılı İtalyan-Alman ortak yapımı olan, aynı yıl Oscar’a aday gösterilen bir sinema filmi var: Malèna.

Bu film, 1999 yılında Sicilya adasında, Tornatore'nin film için kurguladığı Castelcuto sahil kasabasında (gerçekte çekimler Siracusa ve Noto'da yapılıyor) geçiyor.

Film kısaca; İkinci Dünya Savaşı sırasında Sicilya’nın küçük bir kasabasında savaşın dul bıraktığı bir kadını, toplumun bu kadına bakışını ve ergenlik çağındaki bir çocuğun da bu kadına olan platonik aşkını ve bu kadın hakkındaki hayallerini anlatıyor. Dul kadın, savaş şartlarında kasabanın baskısı, dedikodusu, riyası, fitnesi ve iftirası sonucu aç kalmamak için nihayetinde kötü yola düşüyor. Sonunda da Maria Magdalena'nın (*) akıbetine uğruyor. Zaten filmde Monica Bellucci’nin canlandırdığı kadının da gerçek adı Magdalena'dır. Fakat köyde Malèna olarak biliniyor, söyleniyor.

Faşizmin gölgesinde bir taşra anatomisi

Filmin arka fonunda ise İtalyan faşizminin sosyal ilişkileri ve yıkılışı anlatılıyor. Başka bir deyişle film, İtalya'nın İkinci Dünya Savaşı'na girdiği 1940 yılından başlayarak savaşın bittiği ve hemen sonrasını kapsayan o sancılı dönemi anlatıyor. Bu süreçte savaş, Nazilerle işbirliği yapan faşist İtalya’nın üzerinden adeta bir silindir gibi geçiyor. Ortaya çıkan ağır toplumsal faturayı ise kasaba halkı, Almanlarla ilişki kurmaya zorladıkları Malèna’ya ödetiyor.


Kasaba, bireysel ahlakın değil, kolektif dedikodunun belirlediği bir yargı mekanizması gibi çalışıyor. Bu yönüyle film, yalnızca savaşın değil, küçük toplumların iç dinamiklerinin de bir şiddet üretim alanı olduğunu gösteriyor. Erkek bakışının sürekli denetlediği Malèna figürü, hem arzunun hem de nefretin aynı anda nesnesi hâline geliyor. Kadın bedeninin kamusal alanda var olabilmesi ise bir özgürlük değil, bir cezalandırma sebebine dönüşüyor. Böylece kasaba psikolojisi içinde linç kültürü, fiziksel olmaktan önce sosyal bir dışlama biçimi olarak işliyor.

Günah keçisi ve "Erkek Bakışı"nın politikası

Kasabanın bu kolektif cinneti, sosyolog René Girard'ın "Günah Keçisi" kuramını akıllara getiriyor. Düne kadar faşizmi coşkuyla destekleyen, Mussolini için tezahürat yapan kasaba halkı; İtalya savaşı kaybedip faşizm çökünce kendi suçluluk duygusunu, işbirlikçiliğini ve uğradığı yıkımın öfkesini Malèna’ya yansıtıyor. Castelcuto halkı, kendi faşist geçmişinin ve ahlaki çöküşünün günahını, Malèna’yı kurban ederek temizlemeye çalışıyor.


Üstelik bu kurban etme süreci, sinema kuramcısı Laura Mulvey’nin kavramsallaştırdığı "erkek bakışı" ile kusursuz bir uyum yakalıyor. Kamera, faşist rejimin diktatörce gözetlemesi ile kasaba erkeklerinin Malèna’yı cinsel olarak gözetlemesini eşzamanlı yürütüyor. Bu yönüyle Malèna’nın bedeni, faşist İtalya’nın kamusal alanı nasıl mülkleştirdiğinin, denetlediğinin ve nihayetinde bir mülkiyet nesnesine dönüştürdüğünün politik bir sembolü oluyor.

Aliye Öğretmen'den Fahriye Abla'ya toplumsal hafıza

Bu yönüyle bizden örnek verecek olursak bu film; toplumun değer yargıları açısından biraz Halide Edip Adıvar‘ın eserinden Türk sinemasında beyaz perdeye 1949, 1964 ve 1973 yıllarında üç kez aktarılan "Vurun Kahpeye" adlı filminde geçen Aliye’yi ve bir ergen çocuğun gözünden anlatılan Ahmet Muhip Dranas'ın şiirinden uyarlanan, Müjde Ar’ın canlandırdığı "Fahriye Abla" filmindeki Fahriye Abla’yı anlatıyor.


Ancak Aliye, Anadolu taşrasındaki siyasi ve dini bağnazlığın (Hacı Fettah zihniyetinin) kurbanıyken; Malèna hem Akdeniz taşrasının siyasi riyakarlığının hem de toplumsal olarak bastırılmış cinsel histerinin kurbanı oluyor. Aliye aydın kadının linç edilişi iken Malèna ise sessizliğiyle cezalandırılan "güzel kadının" linç edilişi oluyor.

Filmin konusu kısaca bu şekilde ama film, çok daha uzun ve derinlikli bir mesaj veriyor. Öncelikle film; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun ikiyüzlülüğünü ve toplumun bu konularda yerlerde sürünen değer yargılarını eleştiriyor. Film, İtalyan halkının hiç de Bella Ciao şarkısında geçen İtalyan halkı olmadığını gözler önüne seriyor.

Sessizliğin dili ve estetik çelişki

Filmin görüntü yönetimi çok güzeldir. Filmde bolca güzel sokaklar, güzel evler, hoş renkler sergileniyor. Hemen hemen tüm sahneler pastel renklerin hâkim olduğu birer sanat eseri gibi gösteriliyor. 20. yüzyılın en tanınmış ve takdir görmüş İtalyan film müzisyenlerinden Ennio Morricone’nun yaptığı filmin müziği de bu esere uygun olarak icra ediliyor.


Film, yalnızca anlattığı hikâye ile değil, onu anlatma biçimiyle de izleyiciyi içine çekiyor. Giuseppe Tornatore, Malèna’yı çoğu zaman konuşan bir karakter olarak değil, bakılan bir figür olarak kurguluyor. Kamera, kasabanın bakışlarını adeta yeniden üretiyor; Malèna’nın sokaklarda yürüyüşü bir anlatı değil, sürekli takip edilen bir görüntüye dönüşüyor.

Sessizlik, filmin en güçlü dili hâline geliyor. Diyalogların azlığı, söylenmeyenlerin ağırlığını artırıyor; kasabanın fısıltıları ise bu sessizliğin içinde daha da büyüyor. Filmde kelimelerden çok bakışlar konuşuyor.

Görüntü paleti ise bir çelişki taşıyor: Bir yandan pastel renklerle neredeyse rüya gibi bir kasaba resmedilirken, diğer yandan bu güzellik baskının ve dışlanmanın üzerini örten bir perdeye dönüşüyor. Ennio Morricone’nin müziği ise bu atmosferi derinleştiriyor; görüntünün anlattığını duygusal bir yankıya çevirerek sahneleri sadece izlenen değil, hissedilen bir deneyime dönüştürüyor.

Ancak filmi film yapan, insana sadece onun için bu film izlenir dedirten bir unsur bulunuyor: O da filmin başrol oyuncusu Malèna rolündeki ve bu filmi ile tanınan İtalyan sinema oyuncusu Monica Bellucci oluyor. Monica Bellucci film boyunca birkaç cümle hariç hemen hemen hiç konuşmuyor ancak Monica Bellucci, mükemmel yüzü ve fiziği ile filmi sadece bedeni üzerinden mükemmel bir şekilde canlandırıyor. Monica Bellucci’nin filmde caddelerden endamıyla bir sülün gibi süzüle süzüle yürüyüşleri akıllarda kalıyor. Monica Bellucci bu filmde bir kadının nasıl yürümesi gerektiği konusunda sanki ders veriyor.

Kapıların dışında kalanlar ve savaşın gerçek yıkımı

Filmin sonuna doğru Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino dönüyor. Kısa bir süre önce bu sayfada Alman yazar Wolfgang Borchert‘in "Kapıların Dışında" adlı oyunundan bahsetmiştim. Wolfgang Borchert bu oyununda yine İkinci Dünya Savaşından dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatıyor. Beckmann ölülerin diyarından tesadüfen geri dönüyor. Döndüğü yerde ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibi bulunuyor.


Bu filmde de Beckmann gibi Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino döndüğünde de ne eşini ne evini ne de ülkesini bıraktığı gibi buluyor. Çünkü savaş, sadece cephedekileri fiziksel olarak öldürmekle kalmıyor; geride bırakılanların da ahlakını, vicdanını ve insanlığını öldürüyor. Nino, ölüler diyarından geri dönüyor ancak döndüğü yerde canavarlaşmış bir kasaba ve hayatta kalabilmek için fahişeliğe zorlanıp ardından saçları kazınarak sürülen tam bir trajedi kurbanına dönüştürülen bir kadın buluyor. İşte filmin bundan sonrasında içinizi bir acı kaplıyor, burnunuzun direği sızlıyor, yüreğiniz burkuluyor, gözleriniz yaşarıyor.

Aslında filmden sonra içiniz daha bir acır, burnunuzun direği daha bir sızlar, yüreğininiz daha bir burkulur, gözleriniz daha bir yaşarır. Yazımın başında filmin; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun ikiyüzlülüğünü ve yerlerde sürünen değer yargıları ile dönemin İtalya’sını anlattığını söylemiştim ya… İçinizi daha bir acıtan, burnunuzun direğini daha bir sızlatan, yüreğinizi daha bir burkan, gözlerinizi daha bir yaşartan şey filmin aslında bu yönleriyle de günümüz Türkiye’sine dair bazı toplumsal örüntüleri hatırlatıyor olmasıdır.

Bu film, günümüz ve ikiyüzlülüğün aynası

Hani daha geçen hafta "08 Mart Dünya Kadınlar Günü" idi ya. Hani böyük böyük, kerli ferli adamlar kadınlar hakkında cicili bicili konuşmuşlar, gazetelerde kadınlar için çiçekli böcekli ilanlar vermişlerdi, yazılar, makaleler yazmışlardı ya. Bakmayın, kanmayın siz onlara, o söylenen koca koca laflara, o basılan cicili bicili yazılara. Doğulusu Batılısı fark etmiyor toplumun bizatihi kendisinin "kadın" konusunda ne kadar çirkef, ne kadar ikiyüzlü, ne kadar acımasız, ne kadar sahtekâr ve ne kadar riyakâr olduğunu, toplumun kutsal diye bildiği dini de bu çirkinliklerini ve kötülüklerini maskelemek için nasıl kullandığını bu film gözler önüne seriyor.

Filmdeki yoğun cinsellik, ilk bakışta bir eleştiri konusu gibi görünse de aslında bir estetik tercih olmaktan ziyade, kasabanın kadına yönelik cinsel şiddetinin ve nesneleştirme arzusunun çiğliğini gözler önüne seren bir ayna vazifesi görüyor. Giuseppe Tornatore buradaki cinselliği ucuz bir "erotizm" olsun diye değil, toplumsal şiddetin ve metalaşmanın boyutunu göstermek için abartıyor.

Erkeklerin Malèna'ya sigara uzatmak için adeta birbirini ezerek yarıştığı o meşhur ve sarsıcı sahne, cinselliğin bir haz unsuru değil, bir güç, tahakküm ve mülkiyet aracına dönüştüğünün sinematografik kanıtı oluyor. Film hem bu sert gerçekliği sunuyor hem de Malèna'nın film boyunca yüzünde taşıdığı hüzün neşidelerinin gizli çığlıklarına uygun olarak Ennio Morricone’nin film müziği de ince ince bir hüznün çığlığını içinde barındırıyor. Ennio Morricone bu filmde sanatını konuşturuyor.

Evde kalıp insan doğasını izlemek

Bu hafta sonu, şimdi boş verin her şeyin üstünü örten Covid-19’u, gamı, kederi, kasveti, ekonomik krizi, yedi lirayı geçen Euro'yu, Şam’ı, şekeri, Suriye’yi, İdlib’i, İdlib'de ne uğruna verildiği belli olmayan şehitleri, Putin’i, bekleme salonunu, bugün başlayacak olan M-4 Karayolu etrafındaki Ruslarla müşterek yapılacak devriyeyi, hakkı, hukuku, adaleti. Zaten kapalı yerler, kalabalık yerler tehlikeli diyorlar. Zaten havalar da soğuyor. Evde kalın bu filmi izleyin derim.


Sizlere güzel mi güzel, pırıl pırıl bir Pazar günü dilerim.

Osman AYDOĞAN

"Malèna", Ennio Morricone’nin müziği ile beş dakikalık tanıtım videosu:

https://www.youtube.com/watch?v=W-YD2Y8ojYE

(*) Mecdelli Meryem veya Magdalalı Meryem olarak da adlandırılıyor. Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım ediyor. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa "hiç günahım yok diyen devam etsin" diyor ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılıyor. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimsiyor ve bir azize oluyor.

Monica Bellucci’nin 2004’te Mel Gibson’ın "The Passion of the Christ" filminde yeniden Maria Magdalena’yı canlandırması ise bu karakterin sinemasal hafızadaki sürekliliğini güçlendiriyor.

Malèna filminin afişi:


Yorumlar - Yorum Yaz