
Aynadaki toplum: Pétain’den Farabî’ye
25 Ekim 2019
Okuyucu, başlığa baktığında I. Dünya Savaşı'nın Mareşali Henri Philippe Pétain ile 9. yüzyılın Türk filozofu Farabî arasında nasıl bir bağ olabileceğini sorgulayabilir. İlk bakışta birbirinden kopuk görünen bu iki figür, yönetici-toplum ilişkisi bağlamında çarpıcı bir düşünsel ortaklık sunuyor. Farabî’nin, “El Medinetü’l-Fâzıla’’ (Faziletli, Üstün Şehir) (Litera Yay. 2018) eserinde çizdiği yönetici prototipinin tarihsel bir izdüşümünü, Pétain’in trajik yaşam öyküsünde okumak mümkündür.". Çünkü Farabî’nin, bahsi geçen eserinde çizdiği yönetici tipinin tarihsel bir örneği olarak Pétain’i okumak mümkün hale geliyor.
Bir kahramanın hazin dönüşümü
Bu kişi, hem bir mareşal ve millî kahraman hem de bir işbirlikçi olarak tarihin en tartışmalı figürlerinden biri hâline geliyor.
İşte bu şahsiyet; Birinci Dünya Savaşı sırasında Verdun Muharebesi'nde kazandığı zaferle bir "milli kahraman" durumuna gelen, ancak İkinci Dünya Savaşı'nda işgalci Almanlarla, Nazilerle iş birliği yapan, yurtseverleri Nazilere satan, Vichy Hükümeti'nin başkanlığını yapan, daha çok gelenekçi, muhafazakâr ve sınırlı bir kültürel perspektife sahip Fransız mareşali Henri Philippe Pétain olarak karşımıza çıkıyor.
Engels'in köylü sınıfı üzerine yaptığı tespitler, Pétain'in siyasal karakterini anlamamız için kritik bir anahtar sunuyor.
Friedrich Engels; Fransa’da ve Almanya’da köylü sorununu dile getirirken, köylüyü; “kovulmuş” ya da iktisadi bakımdan arka plana atılmış olduğunu iddia ediyor. Engels’e göre köylü kendini sadece tarla yaşamının yalnızlığına dayanan iç sönüklüğü ile gösteriyor. Engels, bu iç sönüklüğünün de sadece Paris ve Roma parlamenter bozulmuşluğunun değil, ama Rus despotluğunun da en güçlü dayanağını oluşturduğunu iddia ediyor. Engels’e göre 1848 Şubat devriminin bulanık sosyalist özlemleri, Fransız köylülerinin gerici oy pusulaları sayesinde hızla silinip süpürülüyor. Dinginliğe sahip olmak isteyen köylü, anılarının hazinesinden köylülerin imparatoru Napoléon efsanesini çıkarıyor ve ikinci İmparatorluğu kuruyor. Köylülerin bu marifeti Fransız halkına pahalıya mal oluyor ve Fransız halkı bugün bile bunun sonuçlarının acısını çekiyor.
Sonuç olarak Engels, köylü sınıfının tarihsel olarak daha muhafazakâr ve değişime karşı temkinli bir eğilim gösterebildiğini ve toplumsal yapının, bireyin zihniyetini şekillendirdiğini belirtiyor.
Bu teorik çerçeve, şimdi Pétain’in şahsiyetini ve tarihsel rolünü anlamak için önemli bir zemin oluşturuyor.
Tıpkı Engels'in bahsettiği, değişime karşı temkinli ve geleneksel köylü profilinin bir izdüşümü olarak, 1856 doğumlu Pétain, Saint-Cyr Askerî Akademisi'nde (The École spéciale militaire de Saint-Cyr) öğrenim görüyor. Bir süre Askerî Akademide ders veriyor. Bu görevi sırasında ordunun üst kademelerince savunulan taktik kuramlarına karşı çıktığı için oldukça yavaş terfi ediyor ve tuğgeneralliğe ancak 1914 yılında 58 yaşındayken terfi ediyor. Askerî kariyerindeki yavaş ama emin yükselişi, onu sarsılmaz bir otorite figürüne dönüştürüyor.
Birinci Dünya Savaşında 1916'da Verdun kentine yönelik Alman saldırısını durdurmakla görevlendiriliyor. Durumun umutsuzluğuna karşın cephe ve ikmal sistemini yeniden düzenleyerek, topçu birliklerini akıllıca kullanarak ve birliklerine büyük bir moral gücü vererek Verdun'da Almanlara karşı tarihe geçecek bir zafer kazanıyor. Başkomutan General Robert-Georges Nivelle'in başarısızlıkla sonuçlanan saldırılarının ardından Nivelle'in yerine başkomutanlığa getiriliyor. Orduda disiplini tekrar kuran Pétain, 1918'de itilaf orduları komutanı General Ferdinand Foch'un zaferle sonuçlanan saldırısına katılıyor. Kasım 1918'de rütbesi mareşalliğine yükseltiliyor. Henri Philippe Pétain, mareşalliğe kadar yükseliyor ancak Henri Philippe Pétain'ın entelektüel anlamda sınırlı bir perspektife sahip olduğu yönünde eleştiriler yapılıyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların Mayıs 1940'ta Fransa'ya saldırmalarının ardından, Başbakan Paul Reynaud tarafından başbakan yardımcılığına getiriliyor. 16 Haziran 1940 tarihinde de başbakan oluyor. Kısa bir süre sonra Fransa’nın yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu öne sürerek ateşkes çağrısında bulunuyor.
''Vichy Hükümeti'' veya ''Vichy Yönetimi''
Ateşkesin imzalanmasından sonra Vichy şehrinde (Paris’in güneyinde yer alıyor) toplanan temsilciler meclisi ve senato tarafından Pétain devlet başkanı ilan edilerek kendisine olağanüstü yetkiler veriliyor.
Pétain, burada bir hükümet kuruyor. Hükümet Vichy şehrinde kurulduğu için bu hükümet ''Vichy Hükümeti'' veya ''Vichy Yönetimi'' diye biliniyor. Pétain, Almanya’yla yakın işbirliğine gidilmesini savunan Pierre Laval’i başbakan olarak atıyor. Bu hükümet, sadece Nazi işgali dışında kalan ve ülke topraklarının yalnızca üçte birini oluşturan Güney Fransa bölgesine hükmediyor.
Pétain, burada otoriter bir yönetim kuruyor. Ancak bu bölgede Fransız İhtilali’nin ‘’Liberte, Egalite, Fraternite’’ (‘’Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’’) ilkelerinin yerine ‘’Travail, Famille, Patrie’’ (‘’İş, Aile, Vatan'’) ilkeleri üzerinden bir devlet politikası yürütüyor.
Bu hükümet, Nazi işbirlikçisi olarak karşımıza çıkıyor. Pétain, işgalci Almanlarla işbirliği yaparak saldırının yol açtığı yıkımı onarabileceğini ve savaş tutsaklarını kurtarabileceğine inanıyor. Pétain, burada Nazilere karşı, hem Klaus Mann’ın ''Mephisto'' (Everest Yayınları, 2019) adlı eserinde bahsettiği bir Hendrik Höfgen karakterine bürünen tam bir Gustav Gründgens ve biyografisini Stefan Zweig'in yazdığı ''Joseph Fouché'' (‘’Joseph Fouché, Bir Politikacının Portresi’’, Can Yayınları, 1996) adlı kitabındaki Joseph Fouché rolünü oynuyor.
Vichy Hükümeti, bazı devletler tarafından fiilen tanınsa da meşruiyeti tartışmalı kalıyor ancak müttefikler tarafından da hiçbir zaman tanınmıyor.
Bu durum, dönemin kültürel üretimlerine bile yansıyor. Şöyle ki: Bu sayfada çok önceleri Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman gibi dönemin usta oyuncularının başrol oynadığı '’Kazablanka’' adlı filmi tanıtıyorum. Film II. Dünya savaşı devam ederken 1942 yılında çekiliyor. Yani film çekimi esnasında Fransa’da Vichy Hükümet hüküm sürüyor. Sinema tarihinin klasikleri arasına giren Kazablanka filmi, dönemin ruhunu yansıtan bir detaya ev sahipliği yapıyor: Filmde Vichy markalı bir şarap şişesinin çöpe atılması, dönemin toplumundaki utancı ve tepkiyi simgeliyor.
Pétain, Aralık 1940'ta, Almanya yanlısı Başbakan Pierre Laval'i görevden alarak yerine amiral François Darlan'ı getiriyor. Bu tarihten sonra tarafsız bir politika izleyerek zaman kazanmaya çalışıyor.
Ancak Pétain, Almanların baskısıyla Laval'i yeniden başbakanlığa getiriyor. Nisan 1942'den sonra yönetim üzerindeki etkisini kaybederek tamamen Hitler’in kuklası haline geliyor. Ülkesinde yaşayan Yahudileri tek tek yakalatıp Nazilere teslim ediyor, Fransız kaynaklarını Almanların ayaklarının altına seriyor, Nazi hükümetini kendisine örnek alıyor. Hitler'in bütün Fransa’yı Alman yönetimi altına sokacağını ileri sürerek işbaşında kalmaya devam ediyor.
Pétain, ABD ve İngiltere Fransa topraklarına çıktığında ise Almanların donanmayı ele geçirmesini engellemek maksadıyla Toulon'da Fransız donanmasını batırıyor.
Ağustos 1944'te General Charles de Gaulle'ün Paris'i kurtarmasından sonra iktidarın barışçı bir biçimde devredilmesini sağlamak amacıyla de Gaulle'e bir elçi gönderdiyse de de Gaulle bu elçiyi kabul etmiyor.
Savaşın sonuna doğru Almanlar tarafından Vichy'den Almanya’ya götürülen Pétain savaştan sonra Fransa’ya getirilerek Fransa'da yargılanıyor. Pétain, Ağustos 1945'te idama mahkûm edildiyse de cezası sonradan ileri yaşından dolayı ömür boyu hapse çevriliyor. Pétain, Portalet Kalesi'ne hapsediliyor ve 1951 yılında 95 yaşında iken orada ölüyor. Ancak Nazi işbirlikçisi Başbakanı Laval idam ediliyor.
Vichy Hükümetinden Fransa'ya ve Dünyaya kalanlar
İkinci Dünya Savaşının son bulmasıyla Vichy Hükümeti de son buluyor. Ancak Vichy Hükümetinden Fransa'ya ve Dünyaya bazı hatıralar kalıyor:
Vichy Hükümetinin paraya ihtiyacı olduğu için başta ‘’sevgililer günü’’ olmak üzere ‘’anneler günü’’, ‘’babalar günü’’ gibi harcama yapılan günler, devlet hazinesine fazladan gelir sağlamak amacıyla bu günleri propaganda amacıyla kullanıyor.
İkinci Dünya Savaşından sonra Fransa’da Vichy Hükümeti’nin Yahudi soykırımı ve antisemitizme verilen desteğinden dolayı savaş sonrasında Fransa’da, özellikle Yahudi soykırımının inkârını cezalandırmaya yönelik yasal düzenlemeler yapılıyor.
Kahraman da olsa hain de olsa neticede Pétain, kariyeri boyunca asker kimliğiyle ön plana çıkıyor. Ömrü her iki dünya savaşının cephelerinde geçiyor. Şu sözü Pétain söylüyor: ‘‘ 'Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız’ demek kolay, ama budalaca bir sözdür. Zaten söylenir, ama yapılmaz. Cinayettir üstelik!’’
Pétain’i bu kadar uzun uzun anlatmamın nedeni Pétain’in şahsında aynı kişinin ‘’mareşal‘’ ve ‘’milli kahraman’’ iken ardından ‘’vatan haini’’ olduğunu vurgulamak olmuyor. Pétain’i ben çok farklı bir maksatla uzun uzun anlatıyorum.
Anlatmak istediği konu şu oluyor:
Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar
Fransız bir gazeteci ve Fransız Le Monde gazetesinin yönetmeni olan yazar Claude Julien, ‘’Des sociétés malades de leur culture’’ (Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar) (Le Monde Diplomatique, 1 Novembre 1987) adlı bir küçük kitapçık yayınlıyor. Yazar, bu kitaptaki makalesinde her şeyden önce düşünceleri ve kültürleri hasta olan toplumların ciddi başarısızlıklarına odaklanıyor. Yazar bu çerçevede kitabında Fransa’da Pétain Dönemi’ni inceliyor ve şu sonuca varıyor: ‘’Fransa’da Pétain Dönemi’nde egemen olan ruh hali bütün toplumsal sınıfları etkiliyor.’’ Bu durum, bireysel bir karakter meselesi olmaktan çıkarak toplumsal bir ruh hâline dönüşüyor.
Claude Julien’in yazdığına göre, Fransa’da ülkeye o zaman egemen olan Mareşal Henri Philippe Pétain döneminde ortaya çıkan bu ruh hali ve bu zihniyet; toplumun geniş kesimlerini etkileyen bir kültürel atmosfer yaratıyor.
Bir toplumun hazin dönüşümü: "Kurtarıcı Baba" imajı
Pétain’in askerî dehası ve Verdun’daki başarısı, onu Fransız halkının gözünde sadece bir general değil, kriz anlarında sığınılacak "şefkatli ama otoriter bir baba" figürüne dönüştürüyor. Halk, savaşın yarattığı kaostan kaçarken, Pétain’in sunduğu disiplinli ve gelenekçi limana sığınmayı tercih ediyor. Ancak bu sığınma, toplumun kendi özgür iradesini bir "kurtarıcıya" devrettiği, zihinsel bir teslimiyetin başlangıcı haline geliyor.
Pétain’in Fransız İhtilali’nin "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ilkesini rafa kaldırıp yerine "İş, Aile, Vatan" üçlemesini getirmesi, aslında toplumu yeniden "terbiye etme" girişiminin araçları oluyor. İşte bu noktada, yöneticinin karakterinin toplumun ruhuyla nasıl bütünleştiğini anlamak için bin yıl geriye, Şark’ın büyük filozofu Farabî’ye bakmamız gerekiyor.
Bin yıl öncesinden bir uyarı: ‘’Faziletli Şehir"
İslam'ın Altın Çağı'nın yaşandığı sekizinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında yaşamış, aslen Türk olan ünlü filozof, bilim insanı, gök bilimci, mantıkçı ve müzisyen Farabî, girişte bahsettiğim eseri (El Medinetü’l-Fâzıla) yazıyor. Farabî, Claude Julien’den bin yıl önce, bu eserinde şehri ele alıyor ve şehrin “Fazıl Şehir” (faziletli, erdemli şehir) olma ön şartını bu şehri yöneten insanların kalitesine bağlıyor ve şehri tek başına yöneticisiyle özdeşleştiriyor. Farabî'ye göre ''Fazıl şehrin reisi de gelişigüzel herhangi bir adam olmuyor.” (s.124) Yani Farabî’ye göre ‘’at (şehir) sahibine (yöneticisine) göre kişniyor’’. Ayrıca kitabında Farabi üç tür eğitimci olduğunu söylüyor: Farabi'ye göre; aile reisi, aile fertlerinin; öğretmen, çocuk ve gençlerin; şehrin yöneticisi de şehir halkının eğitimcisidir. Ve her öğrenci de öğretmeni ile özdeşleşir.
Farabî, eserinde yöneticiyi yalnızca bir idareci değil, toplumun en büyük eğitimcisi olarak tanımlıyor. Ona göre hükümdar, bir aile reisinin çocuklarını şekillendirmesi gibi halkın ahlakını şekillendiriyor. Pétain’in, Fransız İhtilali’nin özgürlükçü değerlerini silip yerine muhafazakâr bir ‘'disiplin’' getirme çabası, Farabî’nin bahsettiği '’eğitimci lider’' rolünün modern ve trajik bir uygulaması oluyor. Ancak Farabî’nin idealinde bu eğitim erdeme yöneltirken, Pétain örneğinde toplumun teslimiyetine ve zihinsel hastalığına dönüşüyor.
Claude Julien, bin yıl sonra, Farabî’nin, “El Medinetü’l-Fâzıla’’ adlı kitabında öne sürdüğü; ‘’şehrin kalitesinin bu şehri yöneten insanların kalitesine bağlı olduğu’’ ve ‘’şehrin tek başına yöneticisiyle özdeşleştiği’’ tespitini bir üst seviyeye çıkararak devlet yöneticisinin ruh halinin, karakterinin ve kişiliğinin bütün toplumsal sınıfları etkilediğini öne sürüyor.
Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunuyor. (Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu.) Farabî de benzer şekilde kitabında şehirlerin erdemli kişiler tarafından yönetilmesi gerektiğini savunuyor. Ancak Farabî’nin kitabında geçen şu sözünü de aktarmam gerekiyor: ‘’Halk, erdemli insanlarca yönetilmek istemez.’’ İşte bu nedenle Farabî'ye göre faziletli, erdemli bir şehir bir ütopya oluyor.
Farabî, kitabında girişte anlattığım Friedrich Engels'inki gibi bir köylü tanımı yapıyor. Farabî, bireyin erdemli bir toplum içinde yetişmesinin önemini vurguluyor ve kırsal yaşamın bu açıdan sınırlayıcı olabileceğine işaret ediyor.
Bu yönüyle Farabî’nin yaklaşımının, modern sosyolojinin ‘’lider - toplum etkileşimi’’ anlayışının erken bir ifadesi olarak da okunması gerekiyor.
Liderin aynasında toplumun sureti
Hem Mareşal Henri Philippe Pétain hem de Claude Julien’in tezi hem de Farabî’nin, “El Medinetü’l-Fâzıla’’ adlı kitabında ileri sürdüğü tez sosyologların, psikologların, antropologların, tarihçilerin ve siyasetçilerin incelemesi gereken bir konu oluyor.
Sosyoloji ile psikoloji ile antropoloji ile tarih ile ve siyaset ile hiçbir ilgisi ve alakası olmayan ve sıradan bir okuyucu olan naçizane ben, bu biyografiden ancak şu sonuçları çıkarabiliyorum:
Şehri ve devleti yöneten kişinin ruh hali bütün bir toplumsal sınıfları etkiliyor. Bu sonuç şöyle de ifade edebiliyor: Şehirdeki ve devletteki toplumsal sınıfların; faziletli, iyi, doğru, dürüst, nitelikli ve ahlaklı olmasını istiyorsanız bu nitelikteki yöneticileri seçmeniz gerekiyor. (Siz buradaki ‘’şehir ve devlet yöneticisi’’ ifadesini şirket, kurum, kuruluş, kulüp, daire, başkanlık, müdürlük vb. olarak da değiştirebilirsiniz!) Kısaca; yönetici ile toplum arasında karşılıklı bir etkileşim bulunuyor.
Kısaca; renkli ekranlarda, yazılı, sözlü ve görsel medyada karşınızda sıkça gördüğünüz her şey, her türlü karakter ve her türlü özellik, bir süre sonra birebir evlere, sokaklara, caddelere kısaca bütün bir topluma yansıyor!
Pétain örneği, yöneticinin toplum üzerindeki etkisini göstermesi açısından dikkat çekiyor.
Farabî’ye göre şehir, yöneticisinin bir yansımasıdır; Pétain’in Vichy Fransa’sı ise, bir ulusun kendi korkularını ve hayal kırıklıklarını ‘'kurtarıcı'’ bir liderin şahsında nasıl somutlaştırdığının ve sonunda o aynada nasıl yok olduğunun en acı kanıtı haline geliyor.
Aslında Farabî, ''halk, erdemli insanlarca yönetilmek istemiyor'' sözüyle de şu mesajı vermek istiyor: “Olabildiğimizce ahlaklı olursak dolaylı bir sonuç olarak -devletin en üst kademesinden, halkın en taban seviyesindeki bireylere kadar- hepimiz mutlu ve güvende oluruz. Ve tabi ki bu haliyle devlet de millet de kutsiyetini kazanacaktır.''
Tarih bize şunu gösteriyor: Toplumlar sadece yöneticilerini üretmiyor, aynı zamanda onların da aynası hâline de geliyor. Bu etkileşim tek yönlü değil, karşılıklı oluyor. Bu nedenle toplumların kaderi, yalnızca yöneticilerinin değil, aynı zamanda kendi tercih ve kabullerinin de bir sonucu oluyor. Belki de bu yüzden, toplumları anlamanın yolu yalnızca yöneticilere değil, aynı zamanda kendimize bakmaktan geçiyor.
Modern psikosomatik tıp yaklaşımında da sıkça şu bakış açısı görülüyor: ''Bana hangi düşüncelere sahip olduğunuzu söyleyin, size hangi hastalıklara yakalanacağınızı söyleyeyim''. Bu çerçevede Farabî’nin ve Claude Julien’in fikirlerinden ve Pétain örneğinden şu çıkarımı yapmak mümkün oluyor: ''Bana nasıl bir lidere sahip olduğunuzu söyleyin, size hangi toplumsal hastalıklara mustarip olacağınızı söyleyeyim''.
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN