• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam850
Toplam Ziyaret4050929

1915 Olayları tartışmasında Türkiye’nin anlatı, algı ve strateji Sorunu


1915 Olayları tartışmasında Türkiye’nin anlatı, algı ve strateji Sorunu

25 Nisan 2021

24 Nisan 2021 tarihinde ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarının yıl dönümüne ilişkin yaptığı açıklamada '’soykırım’' ifadesine yer veriyor. Biden mesajında, 'Her yıl bugün, Osmanlı döneminde yaşanan Ermeni soykırımında ölenleri anıyoruz' diyerek on yıllardır süregelen Amerikan diplomatik teamüllerini kökten değiştiriyor.

Daha da vahimi günümüz Türkiye’sini de suçlayarak cümlesinin devamında ‘’Bu tür zulümlerin bir kez daha tekrarlanmaması için yeniden taahhütte bulunuyoruz"" ifadesini kullanıyor. Biden konuşmasında ayrıca ‘’soykırım’’ sözcüğünün dışında İstanbul yerine de '’Konstantinopolis’' ifadesini kullanıyor.

Neresinden bakılırsa bakılsın, bu açıklama masumane bir tercih olmadığı gibi diplomatik açıdan da kabul edilebilir bir sınırın ötesinde bulunuyor.

1915 olaylarının ''soykırım'' olarak tanımlanması hem Biden'ın, hem de Başkan Yardımcısı Kamala Harris'in seçim vaatlerinde yer alıyor. Biden aynı zamanda, Delaware Senatörü olduğu dönemden bu yana sözde soykırımın resmen tanınması yönünde sürekli çağrı yapıyor. Ayrıca ABD Kongresi'nin her iki kanadı da 2019 yılında 1915 olaylarını ''soykırım'' olarak tanımlayan kararları kabul ediyor ve son olarak da her iki partiden 100’ün üzerinde üye Biden’a bir mektup göndererek 24 Nisan’daki açıklamasında sözde soykırımı resmen tanıma çağrısı yapıyor. Yani köy görünüyor.

Soykırım kavramı ve hukuki çerçeve

1915 olaylarına ilişkin tartışmaların sağlıklı bir zeminde yürütülebilmesi için öncelikle “soykırım” kavramının ne anlama geldiğinin netleştirilmesi gerekiyor. Soykırım, Genocide Convention ile tanımlanmış hukuki bir kavram olup belirli koşulların birlikte gerçekleşmesini gerektiriyor.


Bu çerçevede bir olayın soykırım olarak nitelendirilebilmesi için üç temel unsur öne çıkıyor: Belirli bir etnik, dini veya ulusal grubun kasıtlı olarak hedef alınması (niyet/intent), bu eylemlerin devlet politikası veya organize bir yapı çerçevesinde yürütülmesi ve sistematik ve planlı bir yok etme amacının bulunması.

Dolayısıyla 1915 olaylarına ilişkin değerlendirmelerin, yalnızca siyasi söylemler veya güncel politik konjonktür üzerinden değil, bu hukuki kriterler çerçevesinde ele alınması gerekiyor. Aksi takdirde kavramın bilimsel ve hukuki içeriği zayıflıyor, tartışma alanı ise siyasal polemiklere indirgeniyor.

Bu hukuki ve kavramsal çerçeveye rağmen, günümüzde 1915 olayları çoğu zaman akademik tartışma zemininin dışına taşınıyor ve siyasi kararlarla tanımlanıyor.

Öte yandan, 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendiren görüşler; tehcir sürecinde yaşanan ölümleri, devletin sorumluluğunu ve belirli bir topluluğun hedef alındığı iddiasını öne çıkarıyor. Bu görüşler özellikle Batı akademyasında ve siyasal çevrelerde önemli bir karşılık buluyor.

Bu nedenle mesele yalnızca bir tarih tartışması değil, farklı yorumların ve metodolojik yaklaşımların çatıştığı bir alan olarak ele alınması gerekiyor.

Tepkiler

Biden’ın ‘’soykırım’’ sözcüğünü kullanması üzerine; önyargı ve duygularımızın bizi beslemesi; okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmesi; hamasetten bilgi seviyesine gelememiş olmamız, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimiz ve tarihten hiç ders almamamız gibi toplum olarak en büyük yanlışlarımızı yansıtan nedenlerle akla uygun, akılcı, ussal tepkiler veremiyoruz. 

Bu nedenle de tepkilerde hep; içe dönük, duygusal, reaktif ve uluslararası ilişkilerde; iki tarafın arasında müzakereler ve doğrudan görüşmelerle değil de sonuç almaktan çok, tribünlere oynamak amacıyla basın aracılığıyla yapılan ve adına Batı’da ‘‘megafon diplomasisi’ denilen yöntemler uygulanıyor.

Bu tepkilerin hepsini burada saymaya gerek bulunmuyor. ABD’nin geçmişte yaptığı katliamları, soykırımları saymaktan, ABD’yi kınamaktan, NATO’dan çıkmaktan, ABD’ye misilleme yapıp ABD üslerini kapatmaktan bahsedenler oluyor gazete köşelerinde TV kürsülerinde.

Hesap yapılmış ise, ideolojik ve duygusal değil de akılcı, analitik ve rasyonel düşünülmüş ise bunlar da yapılır; NATO’dan da çıkılır, ABD üsleri de kapatılır.

Uluslararası siyasette çifte standart: Gücün ahlakı

Uluslararası sistemde “insan hakları”, “soykırım” ve benzeri kavramlar çoğu zaman evrensel hukuk ilkelerinin değil, güç ilişkilerinin diliyle kullanılıyor. Bu çerçevede yalnızca uluslararası sistemde yalnızca askerî ve ekonomik güç dengeleri değil, hangi "söylem"’’in kurumsallaştığı ve meşruiyet ürettiği de belirleyici oluyor. Bu nedenle bazı tarihsel olaylar yüksek sesle ve sürekli gündemde tutulurken, benzer hatta daha ağır insani sonuçlar doğuran diğer olaylar ya görmezden geliniyor ya da farklı kavramsal çerçevelerle tanımlanıyor.


Vietnam Savaşı sırasında yaşanan geniş çaplı sivil kayıplar, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılması ile yüz binlerce insanın bir anda yok edilmesi ya da Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan kitlesel yıkım, uluslararası sistem tarafından hiçbir zaman bugünkü siyasi söylemlerde kullanılan kavramsal sertlikte tanımlanmıyor.

Bu durum, uluslararası siyasette ahlaki bir tutarlılıktan ziyade seçici bir hafızanın ve araçsallaştırılmış bir vicdanın egemen olduğunu gösteriyor. Başka bir ifadeyle, bazı acılar “tanınmaya değer”, bazıları ise “görülmemeye uygun” kabul ediliyor.

Dolayısıyla 1915 olaylarına ilişkin yapılan tanımlamaların yalnızca tarihsel gerçeklik üzerinden değil; aynı zamanda güç dengeleri, siyasi ittifaklar ve stratejik hesaplar üzerinden şekillendiğini kabul etmek gerekiyor. Bu çerçevede “soykırım” kavramı, evrensel bir hukuk kategorisi olmaktan çıkarılıp, zaman zaman uluslararası siyasetin baskı ve yönlendirme araçlarından biri haline getirilebiliyor.

Ancak bu gerçeklik, Türkiye açısından bir mazeret üretmemesi gerekiyor. Aksine, böylesi bir sistemde ayakta kalabilmenin yolu, duygusal tepkilerden değil; güçlü diplomasi, tutarlı politika ve etkili uluslararası iletişimden geçiyor.

Çuvaldız ve iğne hikâyesi

Tabii ki bu şekilde çuvaldızı başkalarına batıralım. Ama bir Türk atasözüne de uyarak iğneyi de kendimize batırmamız gerekiyor.

Türkiye tarafından yıllardır Ermenilerin sözde “Soykırım Günü” olarak andıkları 24 Nisan gününü her yıl ABD başkanı bu sene ne diyecek, sözde ‘’soykırım’’ sözcüğünü kullanacak mı kullanmayacak diye bekleniyor.

Bu her yıl böyledir. Ancak bu sene görünen köy kılavuz istemiyor, Biden’ın 1915 olaylarını ‘’soykırım’’ olarak tanıyacağı çok önceden belli olduğu görülüyor. Son yıllarda Türk Dışişleri Bakanlığı hep reaktif davranıyor. Yani olaylar olup bittikten sonra tepki gösteriyor. Hâlbuki dış politika, şikâyet merkezli değil, proaktif ve önleyici bir strateji üzerine inşa edilmesi gerekiyor. Dış politikada esas olan, tepki göstermek değil, tepki gösterilebilecek olayı önlemek olması gerekiyor. Şimdiki böyle tepki göstermek moda oluyor. Şimdi olduğu gibi, Biden’ın açıklamasında ‘’soykırım’’ sözcüğünü kullanmasının ardından gösterilen tepkiler gibi.

Bu noktada asıl olarak ABD Başkanı’nın bu ifadeleri neden bugün bu kadar rahatlıkla kullanabildiğinin sorulması gerekiyor. Bu tür açıklamaları yalnızca ABD’nin iç siyasetiyle ya da Ermeni diasporasının etkisiyle açıklamak eksik kalıyor. Türkiye’nin son yıllarda dış politikada giderek yalnızlaşması, uluslararası sistemde bu tür kararların maliyetini azaltıyor, hatta bazı durumlarda teşvik edici bir zemin oluşturuyor. Dolayısıyla mesele yalnızca dış aktörlerin tutumu değil, aynı zamanda Türkiye’nin izlediği politikaların ortaya çıkardığı sonuçlar oluyor.

İşte bu noktada iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor.

TÜRKİYE’NİN POLİTİK HATALARI ve KAPASİTE KAYBI:

1. Dışişleri Bakanlığı

AKP hükümeti işbaşına geldiğinde Dışişleri Bakanlığının mevcut yetişmiş, nitelikli personeli, özellikle liyakat esaslı yetişmiş diplomatik kadroları '’monşer’' nitelemesiyle dışlanıyor. Sonra da mevzuat değiştirilerek Dışişleri Bakanlığı’na dışarıdan büyükelçi atanması sağlanıyor. Sonra da yönetmelik değişikliği ile de Hariciyenin hafızası olarak bilinen mevcut büyükelçiler, bakanlığa personel alım süreçlerinden dışlanıyor. Bu şekilde ‘’monşerler’’ diye küçümsenen, alay edilen Dışişleri Bakanlığı kurumsal hafıza ve yeteneği yok ediliyor ve hariciye geleneği zayıflatılıyor.

İsimlerden bağımsız olarak kurumsal temsiliyet dikkate alındığında şimdiki büyükelçilerin hallerine bir bakılması gerekiyor. Hangisinin bulundukları ülkede bir ağırlığı bulunuyor? Hangisi T.C’ni layıkıyla temsil ediyor? Tüm büyükelçilerimizi kastetmiyorum tabii ki. Burada kastettiğim basında adları olumsuz geçen büyükelçiler oluyor.

Sonuç olarak diplomatik temsil kapasitesinde kurumsal standartların düştüğü yönünde eleştiriler bulunuyor.

Bu dönüşüm, Türkiye’nin diplomatik temsil kapasitesinin sürekliliği ve kurumsal hafıza üretimi açısından tartışmalara yol açıyor.

2. Türkiye’nin İsrail Politikası

ABD’nin, kendileriyle gerçek anlamda sarsılmaz çıkar bağları olan, bütün temel konularda aynı görüşleri paylaşan ve aynı politik çizgiyi izleyen iki stratejik ortağı bulunuyor. Bunlardan birisi İngiltere, diğeri ise İsrail oluyor. Churchill, ABD’nin bu iki stratejik müttefiki şöyle ifade ediyor: “Ne zaman Manş ve Atlantik ötesi arasında bir tercih yapmak gerekse hep Atlantik ötesini seçen İngiltere, ikincisi ise kurulduğu günden beri, Ortadoğu’daki en büyük Amerikan jandarması olan, bölgede Amerika’sız varlığını sürdürmesi bile imkânsız İsrail’dir.” 

Bu strateji doğrultusunda ABD’nin başına bir Cumhuriyetçi mi yoksa bir Demokrat mı gelmiş, hiç fark etmeksizin ABD’nin birinci dış politika önceliği hep İsrail oluyor.

‘’ABD'nin Türkiye politikasını İsrail belirliyor’’ sözünün yabana atılmaması gerekiyor. Türkiye’nin bölge politikasındaki retorik değişikliği, Washington’daki İsrail lobisinin Türkiye aleyhine dönmesine ve ABD'nin bölgede yeni yerel ortaklıklar aramasına zemin hazırlıyor.

3. S-400 sorunu

S-400 alımı, teknik bir tercih olmanın ötesinde Türk-ABD ilişkilerinde güven bunalımının sembolü haline geliyor. Ancak şunu söylemeliyim ki; ''ABD, Türkiye'ye Patriot satmak istemedi'' diye basında geçen ve siyasetçilerin dilinde dolaşan söylem doğru bir söylem olmuyor. ABD, Türkiye'ye Patriot satmak istediği gibi hatta füze teknolojisi hariç araç, taşıt ve rampa gibi Patriot parçalarını Türkiye’de üreterek %30 civarında bir yerli katkı imkânı bile sunduğu halde NATO ülkesi Türkiye ihalesiz olarak, hiçbir yerli katkı payı olmadan, doğrudan Rusya’dan S-400 satın alıyor. Nisan 2020 yılında aktif hale getirilmesi gereken bu füzeler halen aktif hale getirilemiyor.

Açık ve net: S-400 meselesi nihai bir çözüme kavuşturulmadan "Türk – ABD ilişkilerinin düzelmesinin mümkünatı gözükmüyor.

4. Ayasofya kararı: Egemenlik hakkı ve algı maliyeti

Ayasofya, 6. yüzyılda inşa ediliyor, tarih boyunca farklı işlevler üstleniyor ve hem Hristiyanlık hem de İslam dünyası açısından yüksek bir sembolik değer taşıyor. 1934 yılında müzeye dönüştürülen Ayasofya, 2020 yılında alınan kararla yeniden cami statüsüne geçiriliyor.


Bu kararın, öncelikle Türkiye’nin egemenlik hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bir devletin kendi sınırları içindeki tarihî ve kültürel miras üzerinde tasarrufta bulunması, uluslararası hukukun genel ilkeleri açısından meşru kabul ediliyor. Bu yönüyle Ayasofya’nın statüsüne ilişkin karar, hukuki bakımdan Türkiye’nin bir iç meselesi oluyor.

Ancak uluslararası ilişkiler yalnızca hukuki meşruiyet üzerinden değil, aynı zamanda algı ve siyasi sonuçlar üzerinden şekilleniyor. Ayasofya’nın özellikle Batı dünyasında tarihsel ve dinsel bir sembol olarak algılanması, alınan kararın Türkiye aleyhine bir kamuoyu oluşmasına zemin hazırlamasına neden oluyor. Özellikle açılış sırasında verilen bazı sembolik görüntüler, bu algıyı daha da pekiştiriyor.

Bu çerçevede mesele, yalnızca “doğru” ya da “yanlış” tartışması değil; atılan bir adımın uluslararası sistemde nasıl algılandığı ve ne tür maliyetler ürettiği meselesi haline geliyor. Türkiye, egemenlik hakkını kullanırken aynı zamanda bu tür kararların dış politikadaki yansımalarını da hesaplaması gerekiyor.

Bu tür kararların uluslararası alandaki algı maliyetleri, Türkiye’nin zaten sınırlı olan diplomatik manevra alanını daha da daralttığı ve benzer siyasi meselelerde karşı karşıya kalınan baskıları artırdığı değerlendiriliyor.

5. Demokrasi ve hukuk devleti: Algı ve meşruiyet

Bir ülkenin uluslararası sistemdeki konumu yalnızca askerî veya ekonomik gücüyle değil, aynı zamanda siyasi sistemi ve hukuk devleti standartlarıyla da şekilleniyor. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi unsurlar, özellikle Batı dünyasıyla ilişkilerde belirleyici bir rol oynuyor.


Bu bağlamda, Türkiye’nin son yıllarda uluslararası endekslerde gerilemesi, ülkenin dış algısını olumsuz etkiliyor. Örneğin V-Dem Institute tarafından yayımlanan raporlarda Türkiye’nin demokratik standartlar açısından geriye gittiği yönünde değerlendirmeler yer alıyor.

Bu tür göstergeler, Türkiye’nin uluslararası platformlarda savunduğu tezlerin algısal meşruiyetini zayıflatıyor ve özellikle Batılı kamuoyları nezdinde ikna gücünü azaltıyor.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta yalnızca “demokratik olmak” değil; aynı zamanda demokratik algıyı yönetebilmek oluyor. Uluslararası siyasette algı, çoğu zaman gerçekliğin önüne geçebiliyor.

Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı siyasi baskılar yalnızca güç dengeleriyle değil, aynı zamanda algı ve meşruiyet boyutuyla da yakından ilişkili bulunuyor.

6. Türkiye’nin ekonomik durumu: Kapasite ve etki

Türkiye’nin ekonomik durumu, dış politikadaki hareket alanını doğrudan etkileyen temel unsurlardan biri oluyor. Ekonomik büyüklük, üretim kapasitesi ve finansal istikrar; bir ülkenin uluslararası alanda ne ölçüde bağımsız hareket edebileceğini belirleyen başlıca faktörler arasında yer alıyor.


Son yıllarda Türkiye ekonomisi; yüksek enflasyon, kur oynaklığı ve dış finansman ihtiyacı gibi kırılganlıklarla karşı karşıya kalıyor. Bu durum, Türkiye’nin dış politikada daha temkinli ve zaman zaman daha edilgen bir pozisyona yönelmesine neden olabiliyor.

Ancak bu tablo, Türkiye’nin ekonomik kapasitesinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Türkiye hâlâ üretim gücü, genç nüfusu ve bölgesel ticaret ağlarıyla önemli bir ekonomik aktör olarak bölgesinde yer alıyor. Buna rağmen, ekonomik kırılganlıkların artması, dış politikada maliyet üstlenme kapasitesini sınırlıyor ve uluslararası baskılara karşı direnç düzeyini düşürüyor.

Bu durum, Türkiye’ye yönelik siyasi kararların daha düşük maliyetle alınabildiği bir ortamın oluşmasına katkı sağlıyor.

7. Türkiye’nin stratejik konumu: Azalma mı, dönüşüm mü?

Türkiye, coğrafi konumu, askerî kapasitesi ve bölgesel kriz alanlarına yakınlığı nedeniyle hâlâ önemli bir aktör olma özelliğini koruyor. NATO üyeliği, Karadeniz, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’e eş zamanlı erişim imkânı bu önemin temel unsurları arasında yer alıyor.


Ancak Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin sahip olduğu “vazgeçilmezlik” konumu önemli ölçüde aşınıyor. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye, Doğu ile Batı arasında bir hat üzerinde konumlanan kritik bir cephe ülkesi iken; günümüzde aynı işlev farklı coğrafyalara ve aktörlere dağıtılmış durumda bulunuyor.

ABD ve Batılı müttefikler, bölgesel askerî ve lojistik ihtiyaçlarını yalnızca Türkiye üzerinden değil; Yunanistan, Romanya, Ürdün ve Körfez ülkeleri gibi farklı aktörler üzerinden de karşılayabilecek bir esnekliğe ulaşıyor. Bu bağlamda Türkiye’nin stratejik değeri ortadan kalkmıyor ancak ABD ve Batılı müttefiklerin alternatifleri artıyor.

Dolayısıyla mesele son yıllarda Türkiye’nin “önemsizleşmesi” değil; stratejik pazarlık gücünün görece azalması oluyor. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki ağırlığını tamamen ortadan kaldırmasa da karar alıcıların Türkiye’ye atfettiği zorunluluk derecesini düşürüyor.

Bu dönüşüm, Türkiye’ye yönelik siyasi kararların maliyetini düşürmekte ve dış aktörlerin Türkiye’yi daha kolay göz ardı edebildiği bir zemin oluşturuyor.

Ayrıca bu dönüşüm yalnızca dış sistemin değişimiyle değil, Türkiye’nin kurumsal ve diplomatik kapasitesindeki göreli gerilemeyle birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.

8. Entelektüel tartışma ve iç kamuoyu sorunu

Türkiye’de 1915 olaylarına ilişkin tartışmalar yalnızca uluslararası düzlemde değil, iç kamuoyunda da farklı entelektüel yorumlar üzerinden şekilleniyor. Bu bağlamda bazı akademik ve entelektüel çevreler, söz konusu olayları “soykırım” kavramı çerçevesinde değerlendiriyor. Bu farklılaşmanın, yalnızca tarihsel veri yorumundan değil; aynı zamanda ideolojik perspektif ve uluslararası akademik literatürle kurulan ilişki biçimlerinden de kaynaklandığı değerlendiriliyor.

9. Dış politika ve bölgesel ilişkiler: Yalnızlaşma ve esneklik

Türkiye’nin dış politikası son yıllarda daha bağımsız ve çok boyutlu bir karakter kazanmaya çalışırken bu süreç aynı zamanda bazı bölgelerde diplomatik yalnızlaşma riskini de beraberinde getiriyor.


Özellikle Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilimler, Türkiye’nin bazı ülkelerle ilişkilerinde keskin kırılmalara yol açıyor. Mısır, İsrail ve Suriye gibi bölgesel aktörlerle yaşanan diplomatik sorunlar, Türkiye’nin manevra alanını daraltan unsurlar arasında yer alıyor.

Türkiye dış politikada tamamen yalnızlaşmasa da ilişkilerinin niteliği daha kırılgan ve daha dalgalı hale geliyor.

Bu kırılganlık, Türkiye’ye yönelik uluslararası kararların daha az diplomatik dirençle karşılaşmasına neden olabiliyor.

Türkiye zayıf olduğu için değil, pazarlık gücü göreli olarak azaldığı için bu tür kararlarla daha sık karşılaşıyor.

10. Türkiye’nin anlatım ve etki kapasitesi: Kamu diplomasisi, akademi ve diaspora

1915 olaylarına ilişkin tartışmalarda Türkiye’nin en zayıf kaldığı alanlardan biri, uluslararası kamuoyuna yönelik anlatım ve etki kapasitesi olarak gözüküyor. Bu durum, yalnızca diplomatik eksikliklerle değil; kamu diplomasisi, akademik üretim ve diaspora yapılanması gibi birbiriyle bağlantılı alanlardaki yetersizliklerle de doğrudan ilişkili olarak gözüküyor.


Öncelikle kamu diplomasisi açısından bakıldığında, Türkiye’nin tezlerini uluslararası kamuoyuna sistematik ve sürdürülebilir bir şekilde aktaran güçlü bir iletişim stratejisi oluşturmakta zorlandığı görülüyor. Günümüzde devletler yalnızca resmi diplomasi kanallarıyla değil; medya, kültür, sanat ve dijital platformlar aracılığıyla da etki üretiyor. Türkiye’nin bu alanlardaki varlığı ise çoğu zaman parçalı ve süreksiz kalıyor.

Bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe Soft Power olarak tanımlanan “yumuşak güç” kapasitesinin sınırlı kalmasına yol açıyor. Kültürel etki, anlatı üretimi ve değer aktarımı üzerinden şekillenen bu güç türü, özellikle tarihsel tartışmalarda belirleyici bir rol oynuyor.

İkinci olarak, akademik üretim alanında da benzer bir sorun göze çarpıyor. Türkiye, kendi tezlerini uluslararası akademik standartlarda, yabancı dillerde ve saygın yayın organlarında yeterince üretemiyor ve yaygınlaştıramıyor. Oysa tarihsel tartışmaların kalıcı biçimde şekillenmesi, büyük ölçüde akademik literatür üzerinden gerçekleşiyor.

Üçüncü olarak, diaspora etkisi önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Özellikle Ermeni diasporası, uzun yıllara yayılan örgütlü yapısı, siyasi lobi gücü ve medya etkisi sayesinde bulunduğu ülkelerde kamuoyu ve karar alıcılar üzerinde etkili olabiliyor. Türkiye’nin bu alandaki karşılığı ise hem kurumsal hem de stratejik açıdan daha sınırlı kalıyor.

Son olarak, bu üç alanın birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini besleyen unsurlar olduğunun unutulmaması gerekiyor. Güçlü bir kamu diplomasisi, akademik üretimle desteklenmediğinde kalıcı olamıyor; diaspora etkisi ise bu iki alanla bütünleşmediğinde sınırlı kalıyor.

Bu nedenle Türkiye’nin 1915 olaylarına ilişkin tezlerini uluslararası alanda daha etkili bir şekilde savunabilmesi, yalnızca diplomatik tepkilerle değil; kamu diplomasisi, akademik üretim ve diaspora stratejisini kapsayan bütüncül bir yaklaşım geliştirmesine bağlı kalıyor.

TÜRK TEZLERİ KONUSUNDA AKAMETE UĞRAMIŞ İKİ ÖRNEK ÇALIŞMA

Türkiye, kendi tezlerini anlatma noktasında başlattığı projeleri kurumsal bir süreklilikle tamamlayamıyor. Bunun en somut örnekleri; ’’Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu’’ ile '’Kervan 1915’’ adlı bir film oluyor.


‘’Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu’’ kapatılıyor.

25 Mayıs 2001 tarihinde MGK tavsiye kararı ile ‘’Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu’’ kuruluyor. Başkanlığına ise Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli getiriliyor. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da bu kurulun üyeliğine getiriliyor. Kurul, başta Fransa, İngiltere ve ABD olmak üzere sözde soykırım ile ilgili ne kadar belge varsa kopyalanıp Türkiye’ye getiriliyor. Bu belgelerin tamamı halen Türk Tarih Kurumu arşivinde bulunuyor. Alanında başarılı çalışmalar yapan bu kuruldan, önce Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevden alınıyor sonra da 2017 Türkiye anayasa referandumundan ve bunun sonucunda Türkiye'nin geçtiği başkanlık sistemi bahane edilerek bu kurul lağvediliyor. Ve bir daha böyle bir kurul kurulmuyor.

Zaten bu ülkede stratejik vizyon eksikliği ve devlet kurumları arasındaki koordinasyonsuzluk her yerde kendisini gösteriyor.

'’Kervan 1915’’ adlı bir film gösterimden çekiliyor.

Bu yazımda, ülkemizde hep Ermeni diasporasının lobi faaliyetlerinde ve özellikle medya ve film aracılığı ile kendi iddialarını anlatmalarında ne kadar başarılı olduklarından şikâyet ediliyor ve neden biz daha iyisini yapamayız diye hayıflanılıyor.

İşte bu eksikliği gidermek için 2015 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bir talimat veriliyor. Bu talimat çerçevesinde film yapımcısı ve yönetmen İsmail Güneş’e bir görev veriliyor. İsmail Güneş tarafından Giresun Şebinkarahisar bölgesinde ‘’Kervan 1915’’ adlı bir film çekiliyor. Filmde, 1915 yılında 200 Ermeni kadının Şebinkarahisar’dan Orta Anadolu üzerinden Halep'e tehciri anlatılıyor. Film çekimleri üç yılda, 1.500 kişilik ekiple ve büyük engellemelere rağmen yapılıyor ve film 2017 yılında tamamlanıyor. Yurt dışı gösterimi için filmin beş ayrı dilde dublajı yapılıyor. Filme ciddi kaynaklar aktarılıyor. Fragmanları, afişleri bile hazırlanıyor, tanırım ve afişlerde filmin 06 Ekim 2017 tarihinde gösterime gireceği duyuruluyor. Ancak Film, gösterime hazır hale geldiğinde film gösterimden çekiliyor. Tabii ki bu filmin neden ve kimin tarafından engellendiğini açıklamak en başta filmin yönetmeni İsmail Güneş’e düşüyor.

‘’Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu’’nun kapatılmasında olduğu gibi bu filmin de seyirci ile buluşmadan gösterimden çekilmesi bu ülkedeki stratejik vizyon eksikliğini gösteriyor.

Sonuç

Bir nehir; membaı, uzunluğu, genişliği ve debisi ile bir akarsu haline geliyor. Bu özellikler bir “bilgi” oluyor. Bu nehir karşısında “duygulanmak” ise insan olmamızın gereği oluyor. Bu kavramlardan biri bilim alanı, öbürü duygu ve değerler alanına giriyor. Fakat toplum olarak bu kavramları bizler hep birbiri ile karıştırıyoruz. ‘’Bilgi’’ye ihtiyacımız olduğu yerde ‘’duygu’’muzu kullanıyoruz. 


Fakat bizlere bilgi ağır geliyor. Çünkü toplum olarak önyargı ve duygularımızdan kurtulamadığımızdan, hamasetten bilgi seviyesine gelemediğimizden, bilgiye ulaşmak için okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimiz engellenmiş olduğundan, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimiz olduğundan olaylara daha çok duygusal bakıyoruz. Bu nedenle de dün ABD Başkanı Biden’ın 1915 olaylarını ‘’soykırım’’ olarak tanımasına hep bilimsel değil, duygusal tepkiler veriliyor. Bu tepkileri görmek içimn şöyle bir sosyal medya turu ve TV açık oturumlar turu yapılması gerekiyor.

ABD Başkanı Biden’ın açıklamaları tabii ki kabul edilebilir bir açıklama olmuyor. Eğer ABD’nin bu açıklamasını akla uygun, akılcı, ussal değil de duygusal tepkilerle geçirirsek eğer bu sorunun hiçbir şekilde çözülmesi beklenmiyor.

Güneşin batışı, günbatımı, özellikle denizde grup vakti çok romantik oluyor. Bu manzara karşısında insan duygulanıyor, ‘’Güneş batıyor’’ diye duyguları dile geliyor, romantik şarkılar, şiirler söylüyor. Duygularımız bizi böylesine rehavete sokarken bilim bize ‘’Güneşin battığı falan yok, dünya ekseni etrafında hareket ettiği için durduğun yer güneşe arkasını dönüyor, güneşe göre asıl sen batıyorsun, karanlığa gömüleceksin’’ diyerek bize acı gerçeği söylüyor.

‘’Güneş’’ ve ‘’batıyor’’ deyince bir Çin atasözü aklıma geliyor: ’’Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette Güneş batıyor demektir.’’

Sonuç olarak, uluslararası ilişkilerde ‘'haklı olmak’' yetmiyor. Bu haklılığı taşıyacak ekonomik, diplomatik ve kurumsal kapasitenin inşa edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin bu ekonomik, diplomatik ve kurumsal kapasiteyi inşa edemediği sürece, bu tartışmalarda savunma pozisyonunda kalmaya devam edeceği değerlendiriliyor.

Ayrıca Türkiye, bu siyasi sorunun bir şekilde çözüleceği ümidine de kapılmaması gerekiyor. Bu sorunun; güçlü ittifaklardan dışlanmış, dünyada yalnızlaşmış, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel olarak zayıflamış bir Türkiye’nin boynuna geçirilmeyi bekleyen bir kement olduğunu da devleti yönetenler veya yönetmeye talip olanların asla ve asla unutmaması gerekiyor.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz