
Siyasal bir sorun olarak 1915 olayları
30 Nisan 2021
24 Nisan 2021 günü ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında hem ''soykırım'' sözcüğünü kullanıyor, hem günümüz Türkiye’sini de suçlayarak açıklamasında; ‘’… bu tür zulümlerin bir kez daha tekrarlanmaması için yeniden taahhütte bulunuyoruz" ifadesini kullanıyor. Biden, bu açıklamasında her birinin diplomaside bir karşılığı olan; hem “soykırım” hem de tarihsel bağlamda ‘’Konstantinopolis’’ ifadesine yer veriyor. Üstüne üstlük bir de “bir daha olmasın”... diye de parmak sallıyor. Biden’ın 24 Nisan açıklamasında kullandığı '’soykırım’' ve '’Konstantinopolis’' ifadeleri, rastgele seçilmiş sözcükler değil; diplomaside doğrudan karşılığı olan siyasi hamleler oluyor. Bu açıklamaya verilen hükumetin '’kınama’' tepkisi ise sorunun büyüklüğü karşısında yetersiz kalıyor.
Neresinden bakarsanız bakın Biden’in ifadeleri, yenilir yutulur bir açıklama, sözcük ve ifadeler olarak gözükmüyor.
Türkiye, bu siyasi açıklamaya siyasi bir tepki göstermeyerek en yukarıdan en aşağıya tepkilerde sadece ‘’kınama’’ yapıyor: ‘’Kınıyoruz!’’ ‘’Hem de çok sert kınıyoruz!’’ Türkiye’de en üst seviyeden en alt seviyeye kadar bütün siyasiler, sorunun; bir tarih, arşiv, belge meselesi değil, bir siyaset meselesi olduğunu görmezden gelerek Türk siyasetinin değil de Türk Tarih Kurumu’nun bir üyesi gibi cevap veriyorlar.
Bir vahşet olarak tarih
Tarih, sanılanın aksine sadece kahramanlıkların tarihi olarak yazılmıyor. Tarih, aynı zamanda vahşetin, şiddetin, gaddarlığın, öldürmenin, ahlaksızlığın, yağmanın, hırsızlığın ve tecavüzlerin de tarihi oluyor.
ABD’nin kuruluş sürecinde yerli halklara yönelik ağır insan hakları ihlalleri ve kitlesel ölümler yaşanıyor. ABD tarafından Vietnam’da kimi iddialara göre birkaç milyon insan öldürülüyor. Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de ABD tarafından benzerleri yapılıyor. Almanya’da Hitler’in yaptıkları, Belçika’nın, Hollanda’nın, Fransa’nın, İtalya'nın Afrika’da yaptıkları katliamları, soykırımları hâlâ hafızlarda yer alıyor. Stalin Rusya’sının yaptıkları, Kırım Türklerine, Kerkük Türklerine yapılanlar, Ermenilerin yaptıkları Türk katliamları da henüz hafızalarda yaşıyor. Kim hangi tarihiyle yüzleşiyor? Kim kimden özür diliyor? ABD’nin, Fransa’nın, Hollanda’nın, Belçika’nın, İtalya'nın Rusya’nın tarihiyle yüzleştiğini, birilerinden özür dilediğini siz hiç gördünüz, hiç duydunuz mu?
Bu noktada örnek olarak Almanların Nazi geçmişleri ve Yahudi soykırımı ile nasıl yüzleştiklerini anlatmak istiyorum.
Almanlar Nazi geçmişleri ve Yahudi soykırımı ile yüzleştiler mi?
Almanya’nın yüzleşme süreci çoğu zaman örnek gösterilse de bu sürecin eksik ve tartışmalı yönleri de bulunuyor. Galip devletler, savaşın bitiminden sonra sözde “Nazilerden Arınma” faaliyetlerine girişiyor. Hem Rusya tarafında hem ABD, İngiltere ve Fransa tarafında yürütülen temizlik çalışmaları tam bir hayal kırıklığı yaşatıyor. Çünkü bir müddet sonra “gerçek suçlular cezalandırılmalı, hüsnüniyetli Naziler affedilip bırakılmalı” fikri kabul ediliyor.
Nazi hukukçuları da bu fikirden oldukça istifade ediyor. 17 Şubat 1947'de on altı Alman hukukçusunun, savaş suçu, insanlık suçu ve örgüt suçu nedeniyle yargılanması kabul ediliyor. Hesap vermesi gereken asıl aktörlerden Hitler (1945), Adalet Bakanı Franz Gürtner (1941), Halefi Otto Georg Thierack (1945), İmparatorluk Mahkemesi Başkanı Erwin Bumke (1945) ve Alman Halk Mahkemesi’nin Başyargıcı Roland Freisler (1945) zaten çoktan terk-i diyâr ediyor.
Hayatta olanlardan ise bir dönem Adalet Bakanlığı yapan Franz Schlegelberger, Bakanlık müsteşarları Curt Rothenberger ile Ernst Klemm, Başsavcı Joel, Divân’da görev yapan İmparatorluk Başsavcısı Ernst Lautz, İmparatorluk savcısı Paul Barnickel mahkeme huzuruna çıkarılıyor. Schlegelberger ve Klemm ömür boyu, diğerleri ise 5–10 yıl arası hapis cezası alıyor. Hiçbirisi cezasının tamamını çekmiyor, hepsi zamanından evvel serbest kalıyor.
Yargılananlar; “Vaktiyle yasal olan, bugün haksız olmaz” gerekçesine sığınarak kimse mevcut suçları üstlenmiyor. Binlerce Nazi hâkimi, bir müddet sonra ortalık sakinleşince sanki hiçbir şey olmamışçasına yine hâkim olarak çalışmaya devam ediyor. İçlerinde kariyer yükselişlerine kaldıkları yerden devam edip terfi ettirilenler ve hatta Hilde Benjamin gibi Adalet Bakanlığı (Doğu Almanya’da) yapanlar bile oluyor. Çoğu çalışıp emekliliklerini alıp hayatlarını huzur içinde tamamlıyor.
Savaş sonrası Alman toplumu ve siyasi kadroları, geçmişle yeterince hesaplaşmıyor, geçmişe dair hiçbir şey duymayarak faillere sahip çıkmayı tercih ediyor. Ne yargıda ne diğer alanlarda suç defterleri pek açılmıyor. Bir şekilde açılmış defter varsa da göstermelik işlemler yapılıp rafa kaldırılıyor. 1945–1965 arası 61.716 suçluya karşı yürütülen tahkikatların neticesinde sadece 6.115 kişi hakkında hüküm veriliyor. Bunlar da genellikle birkaç sene hapis yatıp erken tahliye ediliyor. Bazıları hakkında dava açılsa da hiçbirine ceza verilmiyor.
Diğer ülkeler, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya ve ABD
Diğer ülkelerde de durum aynı oluyor. Hiçbir ülke geçmişiyle hakkıyla yüzleşmiyor ve geçmişindeki katliamların hesabını vermiyor. Hiçbir ülke Afrika'daki katliamların hesabını vermiyor. Vietnam'daki katliamların hesabı da verilmiyor. Daha yeni Bosna'da, Afganistan'da, Irak'ta, Libya’da, Suriye'de yapılanların hesabı da verilmiyor. Kimse buralardaki katliamlarla tamamen yüzleşmiyor. Çünkü günümüz dünyasında uygulanan güçlülerin hukuku oluyor.
Bahsi geçen ülkelerin suçlarını ‘’onlar da yaptılar’’ anlamında sadece birer "suç listesi" olarak sunmuyorum, Bu suçları, uluslararası siyasetin çifte standartlı ahlak yapısını vurgulamak için ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum.
Osmanlı tehcirde kusuru bulanları yargılayıp idam ediyor
Kaldı ki tehcir de durduk yere değil, bir savaş stratejisi ve iç isyan (Van İsyanı vb.) neticesinde bir "zorunlu göç" kararı ve devletin bir güvenlik refleksi olarak alınıyor.
Ancak buna rağmen Osmanlı Ermeni tehcirinde kusurlu bulduğu insanlarını ciddi ciddi yargılıyor.
1915 olayları ile ilgili olarak o dönem üç farklı mahkeme süreci yaşanıyor: 1916'da ve 1919'da kurulan 1. ve 2. Divan-ı Harp Mahkemeleri ve ikinciyi izleyen Malta süreci.
1. Divan-ı Harp Mahkemeleri, daha 1. Dünya Savaşı sürerken yapılıyor. 2. Divan-ı Harp Mahkemeleri ise savaşı sona erdirmek üzere toplanan Paris Konferansı devam ederken yapılıyor. Her ikisinde de toplam 1.637 sorumlu yargılanıyor. Bunlardan 524 kişi, idam da dâhil çeşitli cezalara çarptırılıyor.
11'i gıyabında, 31 İttihat ve Terakki üyesi ile hükümet yetkilisinin yargılandığı ana İttihat ve Terakki davasında Talat, Enver ve Cemal Paşalar ile Doktor Nazım Bey hakkında gıyabında idam cezası veriliyor. Yozgat ve Trabzon yargılamalarında da bir grup hakkında, yine gıyabında idam cezaları veriliyor.
Ancak, İttihat ve Terakki'nin tasfiyesi sürecinde İngilizlerin etkisindeki Tevfik Paşa kabinesi tarafından kurulan bu mahkemelerin yürüttüğü sürecin ne kadar sağlıklı olduğu şüpheli olduğu değerlendiriliyor. Bu süreçte, Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekili olan Mehmet Kemal Bey’in idamı sonrasında, İttihat ve Terakki hareketini destekleyenlerin görünür tepkileri üzerine, İngilizler mahkemeleri Malta’ya taşımaya karar veriyor. İngiliz hükümeti, Osmanlı yetkililerini tutuklayarak Malta’ya gönderiyor ve bu kişileri "Ermeni tehcirindeki rollerinden" dolayı yargılamak için Malta’da bir hukuk süreci başlatıyor.
İngiliz Kraliyet Başsavcılığı, mahkûmiyet için somut delillere ihtiyaç duyuyor ancak kendi arşivlerinde ve Osmanlı arşivlerinde bu kişileri suçlayacak yeterli "yasal kanıt" bulamıyor. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, kanıt bulabilmek amacıyla 20 Temmuz 1921 tarihinde Washington Büyükelçiliği'ne bir telgraf göndererek, ABD arşivlerinde Türkleri suçlayacak belgeler olup olmadığını soruyor. ABD’den gelen yanıtta, ellerinde bu iddiaları ispatlayacak ve mahkemede kanıt sayılabilecek belgelerin bulunmadığı bildiriyor.
İngiliz Kraliyet Başsavcısı, eldeki belgelerin (Mavi Kitap gibi propaganda yayınlarının aksine) hukuki bir mahkemede "delil" niteliği taşımadığına hükmediyor ve "Elimizde bu insanları mahkûm edecek hukuki geçerliliği olan bir kanıt yoktur" diyerek davayı düşürüyor. Çünkü Malta'ya sürülenlerin soykırım gibi bir suçları bulunmuyor.
10 Ağustos 1921 günü, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Malta’da esir tutulan Türklerin yargılanmaları hakkında İstanbul Yüksek Komiserliği’ne gönderdiği yazıda ise şöyle diyor: “Delil yokluğunun yarattığı güçlükten başka, Sevr Antlaşması’nın 230. maddesi gereğince bir mahkeme kurulmasına Fransız ve İtalyan hükümetlerinin katılmaları olasılığı da yoktur. Bu koşullar altında anılan maddeyi uygulama umudunu pek göremiyorum.(..)” (Bilâl N. Şimşir, ''Malta Sürgünleri'', Bilgi Yay., 2020, 3. Basım, s. 289-290) (Foreign Office Dosyaları: FO 371/6504/E8515, Büyükelçi Craigie’nin raporu)
Günümüzdeki Ermeni katliamları
Ermeni militanlarca; Talat Paşa, Berlin'de, Prens Sait Halim Paşa, Roma'da, Cemal Paşa, Tiflis'te suikastlarla öldürülüyor. ASALA tarafından 1973-1984 yılları arasında 31 diplomatımız yurt dışında görevleri başında, bir kısmı aileleri ile beraber katlediliyor. Katillerin bir tanesi bile doğru dürüst yargılanıp cezalandırılmıyor.
Uluslararası hukuk açısından 1915 olayları
1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği meselesi, yalnızca tarihçilerin değil, esasen uluslararası hukukun konusu haline geliyor. “Soykırım” kavramı, ilk kez Polonya asıllı hukukçu ve kavramın isim babası olan Raphael Lemkin tarafından ortaya atılıyor. Ardından Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası barış ve hukuku tesis etmek amacıyla kurulan bir örgüt olarak, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile bu kavrama hukuki bir tanım kazandırıyor.
Bu sözleşmeye göre bir fiilin “soykırım” olarak kabul edilebilmesi için, belirli bir ulusal, etnik veya dini grubu kasten ve sistematik biçimde yok etme niyetinin açık ve tartışmasız delillerle ortaya konulması gerekiyor. Dolayısıyla mesele, yalnızca tarihî olayların varlığı değil, bu olayların söz konusu hukuki tanıma uyup uymadığı konusunda yatıyor.
Nitekim 1915 olaylarına ilişkin olarak bugüne kadar yetkili bir uluslararası mahkeme tarafından verilmiş bağlayıcı bir “soykırım” hükmü bulunmuyor. Bu durum, konunun uluslararası hukuk bakımından kesinlik kazanmış bir yargıdan ziyade, farklı yorumlara açık bir tartışma alanı olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca tarihî belgelerin yorumlanması değil, aynı zamanda hukuki kriterlerin sağlanıp sağlanmadığı meselesi oluyor. Bu yönüyle 1915 olayları, üzerinde uzlaşı sağlanmış bir hukuki hükümden ziyade, farklı yorumların ve siyasi değerlendirmelerin konusu olmaya devam ediyor.
AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) Perinçek-İsviçre Kararı, 1915 olaylarının Yahudi Soykırımı (Holokost) ile aynı sınıfta olmadığını ve bu konudaki tartışmaların "ifade özgürlüğü" kapsamında olduğunu hukuken tescil ediyor. AİHM’nin bu kararı, Biden'ın "soykırım" ifadesinin hukuki değil, siyasi olduğunun en büyük kanıtı oluyor.
Ayrıca uluslararası hukukta temel ilkelerden biri olan “kanunların geriye yürümezliği” ilkesi gereği, 1948 tarihli sözleşmenin 1915 olaylarına doğrudan uygulanıp uygulanamayacağı da ayrı bir tartışma konusu oluyor.
Bir siyaset aracı olarak tarih
Görüldüğü gibi, ulusların geçmişleriyle yüzleşme süreçleri çoğu zaman eksik, tartışmalı ve siyasal etkilerden bağımsız olmuyor. Yine de Osmanlı harp esnasında bile tehcirde sorumlu gördüğü insanlarını yargılayarak cezalandırıyor, bir kısmını da idam bile ediyor. İçte ve dışta Türkiye'ye dayatılmak istenilen ''yüzleşme'' kampanyası tamamen bir maske olarak gözüküyor.
Amerikan Başkanı Joe Biden’ın 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmesi ve diğer açıklamaları da tarihi olayların bir nasıl siyaset aracı olarak kullanıldığının en yakın ve en çarpıcı örneği oluyor.
Bu iddiaların tarihsel ve hukuki açıdan tartışmalı olduğu, farklı araştırmacılar tarafından da dile getiriliyor. Ermeni Tehciri ile ilgili çok sayıda Osmanlı, Alman, Amerikan ve misyoner belgesi bulunuyor. Ermeni tehciri ile ilgili çok sayıda belge bulunmakla birlikte, bu belgelerin ‘’soykırım kastını’’ kesin ve tartışmasız biçimde ortaya koyduğu konusunda akademik bir uzlaşı da bulunmuyor. İngilizlerin o dönemde savaş propagandası amacıyla hazırladığı "Mavi Kitap" (Blue Book) gibi belgeler de bugün tarihçiler tarafından taraflı bulunuyor. Bu yönde bir mahkeme kararı da bulunmuyor. Bu yöndeki iddialar, uluslararası hukuk açısından kesin ve tartışmasız biçimde de ortaya konulmuyor.
Türkiye'nin defalarca "Ortak Tarih Komisyonu" kurulması ve Ermenistan dâhil tüm tarafların (Rusya, Fransa vb.) arşivlerini açması çağrısını yapıyor. Ancak Ermenistan, bu çağrıya cevap bile vermiyor.
Konunun tamamen siyasi olduğu görülüyor. Konu, Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım yaparak kurulan bir devlet olarak tanımlayıp, tanıma ve yüzleşme dayatmalarıyla sonunda Türkiye’den toprak ve tazminat talep etme maksadını güdüyor.
Dolayısıyla konu, bir tarih, arşiv, belge meselesi değil, bir siyaset meselesi oluyor. Dolayısıyla Türkiye’de siyasi sorumluların, konuyu böyle kavraması, böyle anlaması, böyle tepki vermesi ve böyle mücadele etmesi gerekiyor Türk Tarih Kurumu’nun bir üyesi gibi değil.
Ayrıca Türkiye, bu siyasi sorunun bir şekilde çözüleceği ümidine de kapılmaması gerekiyor. Bu sorunun; güçlü ittifaklardan dışlanmış, dünyada yalnızlaşmış, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel olarak zayıflamış bir Türkiye’nin boynuna geçirilmeyi bekleyen bir kement olduğunu da devleti yönetenler veya yönetmeye talip olanların asla ve asla unutmaması gerekiyor.
Arz ederim.
Osman
Geçmişte Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanlığı da yapan Prof. Dr. Hikmet Özdemir, bu konuda TÜRKGÜN Gazetesi’inden Bahadır Çoban’a bir mülakat veriyor. Tarihin, kara bir propaganda ile bir nasıl siyaset aracı olarak kullanıldığına örnek olarak TÜRKGÜN’de bugün, 30 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan bu mülakatın geniş bir özetini aşağıda sunuyorum.
Prof. Dr. Hikmet Özdemir: Türkiye Cumhuriyeti dikteyi kabul etmez
Ermeni soykırımı yalanları ne zaman dillendirilmeye başlıyor?
1915 yılında hem İngiltere hem Fransa hem de İtalya bir deklarasyon yayınlayıp diyorlar ki: “Bakın bu Ermenileri zorla göç ettiriyorsunuz, savaş suçlusu olarak biz sizi yargılarız” diyorlar. Bu arada Avrupa şehirlerinde, Amerika’daki kiliseler yardımıyla muazzam bir propaganda kampanyası yürütülüyor. Şöyle ki İngiltere Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, İngiltere’nin tanınmış profesörlerini ve gazete yayın yönetmenlerini topluyor. Burada diyorlar ki, “Biz her bölgeye bir tane görevli tayin ediyoruz” Örnek olarak söylüyorum: Arnold Toynbee, İngiliz tarihçi sonradan çok ünlü oldu biliyorsunuz, o sırada genç ve hırslı bir tarihçi.
Buna diyorlar ki “Sen Osmanlı İmparatorluğu masası sorumlususun” Aylığına ne kadar ücret verdikleri belli, onu da yazmışlar. Muazzam bir propaganda faaliyeti, bu propaganda faaliyeti şunu düzenliyor: Harp cephelerinden gelen haberleri bunlar yazacaklar. Bu haberleri ve yayınlanması gereken fotoğrafları da bunlar verecekler. Nitekim bu daha sonra “black propaganda” diye adlandırıldı. Bu konuda akademik çalışmalar falan da yapıldı İngiltere’de. Şimdi bu propagandanın çok temel bir amacı var: İngiltere ve Fransa aslında Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesini istiyor. Fakat Amerika Birleşik Devletleri kuruluşundan itibaren Avrupa’nın meseleleriyle ilgili değil. Diyorlar ki “Biz bu işe karışmayız kardeşim, bunlar ne halt ederlerse etsinler” Fakat İngiltere o kadar kurnaz bir propaganda politikası ve sistemi kuruyor ki, harp cephelerinden mektupların geldiği iddia ediliyor ki bu mektupların bir kısmı da sahte mektuplar. Bu evrakları incelediğiniz zaman sahte olduklarına dair bilgiler toplayabiliyorsunuz. Bu sahte mektuplar çeşitli katliam sahneleri anlatıyor. Bir olayı başka türlü anlatıyor, çarpıtıyor. Diyorlar ki “Ermenileri katlediyorlar” Almanlar o sırada Belçika’yı işgal etmişti. Belçika’da katliam yapıyor Almanlar. Mesela Alman ordusunun yaptığı katliamlarla ilgili fotoğraf da veriyorlar. Fotoğrafta bir Alman askerin elinde silah, üstünde de süngü var, süngünün üstünde de bir bebek var. Bebeğin karnından girmiş, süngülemiş. Sonradan araştırmalarla ortaya çıkıyor ki bu fotoğraflar 1907’de Afrika’da bir savaşta çekilen fotoğraflar. Ama 1915’teki propaganda kampanyasında kullanılıyor.
Mavi Kitap
Bu şekilde hazırlanan broşürler var. Bunları Arnold Toynbee de yazıyor. “Mavi Kitap” dediğimiz propaganda kitabı o şekilde oluşuyor. Bu broşürleri İngiltere’de basıyorlar ve gemilerle Amerika’ya gidiyor. Ben bunların tek tek hangi yayınevleri tarafından basıldıklarını, birer örneklerini de almak suretiyle tespit ettim. Amerika’da her pazar kiliselerdeki ayinlerde bu broşürler dağıtılıyor. Muazzam bir katliam kampanyası. Bir süre sonra yavaş yavaş Amerika’daki kiliselerde müthiş bir Türk ve Türkiye düşmanlığı başlıyor. Bir süre sonra zaten Amerika Birleşik Devletleri savaşa dâhil oluyor.
ABD’de suikast girişimi
Bu kampanya Amerikan kamuoyunda o kadar etkili oldu ki… Buna iki örnek vereceğim. Bunlardan bir tanesi, 1927 yılında bizim Cumhuriyet dönemimizin ilk elçisinin başından geçen hadisedir. Daha önce Osmanlı elçileri de vardı, mesela onlardan birisi olan Ahmet Rüstem Bey, hayranlık duyulacak birisidir ve Amerikan hükümetine kafa tutmuştur. 1927 yılında uçağın henüz çok yaygın kullanılmadığı dönemde bizim ilk büyükelçimiz Amerika’ya, Baltimore Limanı’na denizden gidiyor. Amerikan güvenlik birimlerine Türk büyükelçinin öldürüleceği istihbaratı geliyor ve onu korumalı bir şekilde çıkarıyorlar. Yani muazzam bir nefret ve düşmanlık var.
ABD’deki Türk algısı
1942 yılında Orta Amerika eyaletlerinden birinde, bir üniversitede tarih bölümü ikinci sınıf öğrencilerine bir anket uygulanıyor. Ankette bir sütun hâlinde birtakım sıfatlar var. Sıfatlar şu şekilde: “Cesur, kahraman, yiğit, ırz düşmanı, güvenilmez” diye olumlu olumsuz sıfatlar alt alta yazılmış. Onun karşısında da birtakım milliyet isimleri var. Vietnamlı, Türk, Suriyeli, Rus vesaire. Öğrencilere, ki tarih öğrencileri bunlar, diyorlar ki bu sıfatlarla bu milliyetler arasında bir rabıta, bir ilişki var mı, çizgi çizmek suretiyle bunlar arasında bir bağlantı kurun. “Irz düşmanı, katil” gibi sıfatlara Türk’ü işaret ediyorlar. Ben bunun üzerinde çok düşündüm. Yani 1942 yılında, “Yarabbi dedim, nasıl olur?” Yani üniversite ikinci sınıf talebeleri Türk’ü böyle tanımlıyorlar. Türk algısı bu şekilde. Sonradan tabii Londra’daki arşivde çalışınca şunu gördüm ki, hakikaten o propaganda muazzam bir etki yapmış Amerikan kamuoyunda.
İhanetin itirafı
Başlangıçta bunlar (Ermeniler) Birinci Cihan Harbi bittikten sonra “Biz sizin için çok savaştık. Silahlı mücadele verdik. Şu kadar kaybımız var” diyorlar ve Paris’e gidiyorlar. Paris Barış Görüşmelerinde galip devletler olarak İngiltere var, Fransa var. Ermeniler de oraya birkaç tane heyet gönderiyorlar.
Ermenistan Cumhuriyeti’nden gelenler ve Avrupa’daki bazı Ermeni gruplarının temsilcilerinin de içinde yer aldığı heyetler bunlar. Bunların hepsi raporlar sunuyorlar ve diyorlar ki “Biz bu illerde çoğunluğuz.” Dikkat edin, 1919-1920 Paris Görüşmelerinde “Biz buralarda çoğunluğuz” diyorlar.
Birader siz 1915’te tehcire tabi tutulmuştunuz, hani hepiniz ölmüştünüz? Şimdi nasıl çoğunluk oluyorsunuz? Ermeniler orada istatistikler veriyorlar. Şu vilayette şu kadar, bu vilayette bu kadar diye. Bir şey daha var. Orada “Biz” diyorlar, “Sizin için çarpıştık” Yani ihaneti de itiraf ediyorlar, orada tutanaklarda var. “Biz sizin için çarpıştık, bize bunun karşılığını vereceksiniz”
Mustafa Kemal Paşa’nın iradesi
Ermenilerin talep ettiği şeyleri ABD Başkanı Wilson mı vermedi yoksa biz mi verdirmedik? Burada Mustafa Kemal Paşa’nın iradesi, Milli Mücadele çıkıyor ortaya. Evet, biz verdirmedik. Yoksa Wilson verdi. Nasıl verdi? Bir harita hazırladılar, “Ermenilere verilecek toprakların sınırını Wilson çizsin.” dediler. Wilson o haritaya ABD Başkanlık mührünü bastı, bir de imzasını attı. O harita elimizde, internette de var, çok meşhur bir harita. Wilson, masanın bir numaralı patronu o tarihte ve Ermenilerin hamisi oldu.
Atatürk, Harbord’u ikna ediyor
General Harbord, Sivas’ta 20 Eylül 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’yla görüşüyor. Bir rapor hazırlıyor. O rapor tabii etkili oluyor. Mustafa Kemal Paşa ikna ediyor. Hatta adamı öyle ikna ediyorlar ki Erzurum’da Karabekir Paşa’ya da haber veriyorlar, Karabekir Paşa Erzurum’da askeri törenle karşılıyor. O zamanki Erzurum’un belediye reisi Harbord’a diyor ki, “Şu mezarları görüyor musun, bunların hepsi Müslüman” diyor. “İşte bunlar Ermenilerin katlettikleri” diyor. “Burada bir tane Ermeni mezarlığı yok” diyor. Harbord’u ikna ediyor bizimkiler ve adamın yazdığı raporlar da olumlu.
Karabekir Paşa, Ermeni birliklerini dağıtıyor
Wilson, General Harbord başkanlığında Anadolu ve Kafkasya’ya bir heyet gönderdi, bölgenin durumuna bakmaları için. Ermeni delegelere soruldu, “Biz size burada bir bağımsızlık versek ne kadar silahlı asker çıkarırsınız?”
Onlar da rakam verdiler, şu kadar asker çıkartırız diye. Bir Fransız general itiraz ediyor, diyor ki “Hayır, bunlar o kadar asker çıkaramazlar” diyor. Yani bölgede bir Ermeni nüfus var. Bu nüfus Rus Ermenileri değil, bizim Osmanlı Ermenileri. Biraz sonra 1920’de Kâzım Karabekir Paşa onların oluşturduğu orduyla savaşacak ve o ordunun silahlarını alacak. O silahları da biz Sakarya Meydan Muharebesi’nde kullandık.
Lozan’da Türk heyetine bir talimat verildi ve “Bakın arkadaşlar, şu maddeyi görüşebilirsiniz, şunu tartışabilirsiniz” denildi. 14 maddedir bu talimatlar, hükümetin İsmet Paşa’ya verdiği direktifler. “Bu 14 maddede bazı maddeler var ki bunları hükümete sorun” denildi.
Masayı terk edin
“Ermenilere misak-ı milli sınırları içerisinde bir yurt verilecekse kalkıp gelin, masayı terk edin” dediler. Bu kadar kararlı Ankara’daki irade. İsmet Paşa bunu hatıralarında anlatmış. Orada heyetler görüşmek ister İsmet Paşa’yla. Acı olan şu ki, bu heyetlerden birinin başkanlığını daha önce Osmanlı Hariciye Nazırlığı yaptığını söylediğim Noradunkyan Efendi yapmaktadır. Paşa der ki, “Ne istiyorsunuz?” Tabi Noradunkyan Efendi’yle önceden tanışıyorlar, adam Osmanlı’da nazırlık yapmış. Derler ki “Bize yurt verin” İsmet Paşa da der ki, “Siz bizi arkamızdan vurdunuz. Artık bir arada yaşayamayız.”
Ermeniler ne istiyor?
Ne zaman büyük bir savaş çıksa bu Ermeniler ortaya çıkıyor, “Bize bir toprak verin” diye. Şimdi 3T dediğimiz meseleye geliyoruz: Tanıma, tazminat ve toprak.
İlk defa 1947 yılında 50 tane ülkeden Ermeni delegasyon, Amerika’da bir Ermeni milli kongresi altında toplanıp bir deklarasyon yayınlıyorlar.
“Biz bu toprakları istiyoruz” diyorlar. İstedikleri yer, Van, Bitlis, Erzurum, Sivas; o bölgeyi istiyorlar. Bu konuda BM Genel Kuruluna da müracaat ediyorlar. Fakat böyle bir şey gündeme alınmıyor.
Bıden, ikinci Wılson’dır
Bugün ABD Başkanı Biden, ki ben Biden’a “İkinci Wilson” diyorum, o da onların safında açıkça yer aldı ve 24 Nisan günü bunu beyan etti. “Ermeni diasporası onu teslim aldı” falan diyorlar ama ben farklı bakıyorum olaya. Biden zaten baştan beri İkinci Wilson’lığa adaydı. Senatörlüğünden beri bir çizgisi var. Birinci Wilson haritayı çizmişti, mührü basmıştı, imzalamıştı. Bu da şimdi “Ben resmi olarak tanıyorum” diyor. Bu yeni bir evre artık...
Burada beklenmedik bir gelişme oldu. Son Karabağ savaşında Azerbaycan ordusunun zaferiyle bir kısım toprakları Azerbaycan Cumhuriyeti’nin geri alması. Türkiye’nin de bu mücadelede Azerbaycan’ın yanında yer alması, bu durum bütün her şeyi altüst etti, bütün dengeleri değiştirdi. Diasporayı ve destekçilerini kudurttu. Dikkat ederseniz orada bizim Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle 6’lı bir barış projesi gündeme getirildi. Şimdi orada ne yok? Amerika Birleşik Devletleri yok. Bir de bu işte çok öne çıkan Fransa yok. Bu dışlanmışlığı ABD yönetiminin hazmetmesi o kadar kolay değil. Eski ABD Başkanı Wilson, Sevr Antlaşması’yla bize birtakım şeyleri dikte etmek istedi. Şimdi İkinci Wilson da çıkıp “Ben bunu böyle kabul ediyorum, siz de böyle kabul edeceksiniz” diyor. Fakat Biden da şunun farkında ki Türkiye Cumhuriyeti dikteyi kabul etmez. Bu mümkün değil.
Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR
Geçmişte Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanlığı da yapan Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in TÜRKGÜN Gazetesi’inde 30 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan mülakatı:
https://www.turkgun.com/turkiye-cumhuriyeti-dikteyi-kabul-etmez-makale-149358