• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam1004
Toplam Ziyaret4054211

Bir hamaset öğretisi olarak tarih


Bir hamaset öğretisi olarak tarih

22 Haziran 2021

Günlerdir tarihten bahsediyorum. Son olarak da Fransız tarihçi Fernand Braudel’in tarih görüşünü anlattım.

Hamaset

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur. Bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi. Ne yazık ki farkında değiliz.


Tarih konusu da böyle. Tarihi; rasyonel, metodik ve analitik olarak inceleyip ders alınacak bir bilim dalı olarak değil de bir hamaset aracı olarak kullanıyoruz.

Bizim tarih yazıcılığımız ve tarih öğretimiz ne yazık ki hamaset üzerine kurulmuştur, tarihten ders almak üzere değil.

Hamaset çok tehlikeli, âdete zehirli bir kavramdır.

Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir


Eğer bir nesil tarihi ile övünüyorsa o nesil hiç de tarihine layık bir nesil değildir. Toplumsal gelişimin temel esası ‘’neslin ecdadı ile övünmesi değil, ecdadın o nesil ile o torunlarla övünmesidir’’.

Bugün için övünülecek bir şeyi olmayanlar hep düne sığınırlar. Bugün için edebi, felsefi, sanatsal, maddi ve manevi bir birikimi olmayanlar, bugünü iyi geçmeyenler teselliyi dünde, geçmişlerinde ve atalarında bulurlar.

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ derdi Halil Cibran. Ve devam ederdi Cibran: ‘’Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bugündür. Bugüne iyi bak.’’ Bugüne iyi bakamayanlar, bugünü iyi olamayanlar bir aciz gibi, bir meczup gibi düne sığınırlar. Dünleri yoksa da sığınılacak sanal bir dün yaratırlar. Tıpkı TV’lerde yayınlanan gerçek tarihle hiçbir ilgisi olmayan diziler gibi.

Tarih Üzerine

İngiliz tarihçi ve yazar Eric Hobsbawm’ın ‘’Tarih Üzerine’’ (Agora Kitaplığı, 2009) adlı güzel bir kitabı var. Hobsbawm, bu eserinde tarihin sadece “olan biteni anlatan” nötr bir alan olmadığını; aksine siyaset, kimlik ve ideoloji tarafından sık sık yeniden kurgulanan ve istismar edilen bir araç haline getirildiğini vurgular.

Hobsbawm, bu kurgu ve istismarı birkaç temel noktada açıklar:

Hobsbawm’a göre muktedirler, kendilerini meşrulaştırmak için geçmişi seçerek kullanır, ‘’kadim”, “kesintisiz” ve “kahramanlık dolu” bir geçmiş yaratılır. Oysa bu geçmiş çoğu zaman seçilmiş, abartılmış ya da tamamen icat edilmiş unsurlardan oluşur.

Hobsbawm’a göre geçmiş, karmaşık ve çok katmanlı bir süreçtir; ancak ideolojik kullanımda bu karmaşıklık yok edilir, olaylar basitleştirilir, “iyi-kötü”, “biz-onlar” karşıtlıkları kurulur, rahatsız edici gerçekler görmezden gelinir. Böylece tarih, eleştirel bir bilgi alanı olmaktan çıkıp bir propaganda aracına dönüşür. Bu şekilde bir mit yaratılır ve tarihsel çarpıtma yapılır.

Hobsbawm, toplumların geçmişi “hatırlama” biçimlerinin doğal değil, çoğu zaman bilinçli olarak şekillendirilmiş olduğunu söyler. Eğitim sistemi, anma törenleri, müzeler ve medya bu sürecin araçlarıdır. Amaç, belirli bir kimlik ve aidiyet duygusu üretmektir. Bu şekilde kolektif hafızanın manipülasyonu sağlanır.

Hobsbawm’a göre geçmişe yapılan göndermeler çoğu zaman bugünü meşrulaştırmak içindir. Siyasi hareketler kendilerini tarihsel bir devamlılığın parçası gibi gösterir. Geçmişteki olaylar, bugünkü politik hedeflere dayanak yapılır. Bu şekilde tarih, güncel politik çıkarlar için kullanılır.

Bütün bunlar ise Hobsbawm’a göre, tarihin “gerçekleri açıklamak” yerine “güncel çıkarları desteklemek” için kullanılmasıdır.

Hobsbawm, bu istismara karşı tarihçilerin görevini ve sorumluluğu özellikle vurgular: Tarihçi; eleştirel olmalı, kaynaklara dayanmalı ve popüler ama yanlış anlatılara karşı durmalıdır. Hobsbawm’a göre tarihçi, hoş olmayan gerçekleri bile gizlememeli; çünkü tarih, ancak bu şekilde toplumu yanılsamalardan koruyabilir.

Özetle Hobsbawm, tarihin kötüye kullanımını geçmişin seçilmesi, çarpıtılması ve ideolojik amaçlarla yeniden inşa edilmesi olarak görür. Ona göre en büyük tehlike, insanların bu kurgulanmış geçmişi “doğal ve değişmez gerçek” sanmasıdır.

Hobsbawm’ın eserinde özellikle şunu vurgular: Tarih sadece geçmişi anlatmaz, aynı zamanda bugünün toplumlarının kendilerini nasıl görmek istediklerini de yansıtır. Bu yüzden diziler, filmler ve romanlar çoğu zaman tarihsel gerçeklikten ziyade kolektif kimlik üretimine hizmet eder. Örneğin TRT’de 24 Şubat 2017 tarihinde yayına başlanan ‘’Payitaht Abdülhamit’’ dizisinin ilk bölümünde geçen bir sahne vardı. Abdülhamit, İngiliz İmparatorluğu’nun en görkemli Kraliçe Victoria döneminde yapılan bir anlaşmayı yırtıp bir de İngiliz elçisinin suratının orta yerine bir Osmanlı tokadı konduruyor. Elçi yere seriliyor. Abdülhamit’i anlatan hiçbir kitapta böyle bir sahne yoktur. Kaldı ki Abdülhamit devlet işlerinde protokol kurallarını önemseyen bir padişahtır. Bu örnek, Hobsbawm’ın eserinde bahsettiği gibi tarihin bir nasıl istismar edildiğini gösterir.

Hobsbawm, eserinde dünün, geçmişin ve tarihin nasıl kötüye kullanıldığını ve nasıl istismar edildiğini şu sözcüklerle anlatır (s. 6-7):

“Nasıl haşhaş, eroin müptelalığının hammaddesiyse, tarih de milliyetçi, etnik ya da fundamentalist ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin asli öğelerinden birisi, belki de asli öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa böyle bir geçmiş her zaman için yeniden icat edilebilir. (...) Geçmiş, meşrulaştırır. Geçmiş, övünülecek fazla bir şeyi olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar (...). Bizim, genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğumuz bulunduğu gibi, özelde tarihin siyasal-ideolojik açıdan istismar edilmesini eleştirmek gibi bir görevimiz de var.”

En ucuz gurur, milli gururdur


Kant'ın en çok değer verdiği öğrencisi olan Alman filozof ve düşünür Arthur Schopenhauer’in (1788 – 1860) şöyle bir sözü vardı:

‘’En ucuz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanın paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu milliyetinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her yoksul kişi gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu milliyeti ile gurur duyar. Bu noktada insan milli gururda güç bulur ve ondaki tüm hata ve eksiklikleri var gücüyle savunur.’’

(''Die Wohlfeilste Art des Stolzes hingegen ist der Nationalstolz. Denn er verrät in dem damit Behafteten den Mangel an individuellen Eigenschaften, auf die er stolz sein könnte, indem er sonst nicht zu dem greifen würde, was er mit so vielen Millionen teilt. Wer bedeutende persönliche Vorzüge besitzt, wird vielmehr die Fehler seiner eigenen Nation, da er sie beständig vor Augen hat, am deutlichsten erkennen. Aber jeder erbärmliche Tropf, der nichts in der Welt hat, darauf er stolz sein könnte, ergreift das letzte Mittel, auf die Nation, der er gerade angehört, stolz zu sein. Hieran erholt er sich und ist nun dankbarlich bereit, alle Fehler und Torheiten, die ihr eigen sind, mit Händen und Füßen zu verteidigen.'' Arthur Schopenhauer, ‘’Aphorismen zur Lebensweisheit’’, Nikol, 2010, s. 360)

Schopenhauer’in bu sözünün orijinalini ve kaynağını özellikle verdim. Bu sözün tercümesi bana ait. Hassas da bir konu olduğu için çok iyi bir Almanca dil bilgime rağmen Almanya’da yaşayan arkadaşlarımdan yardım da aldım. Burada onlara teşekkür ediyorum.

Hobsbawm ve Schopenhauer, hiçbir yoruma yer vermeyecek kadar açık ve net söylemiş. Şimdi anlıyorsunuz değil mi tarih ile zerre ilgisi olmayanların, tarihten zerre nasibini almamış olanların ‘’milli’’ diye oynadıkları Osmanlıcılık oyununun nedenini.

Tarihi rasyonel olarak anlamak


Tarihi rasyonel olarak anlamaz isek günümüzü de anlamayız. Bu konuda sürekli örnekler veririm: ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ (Søren Kierkegaard) diye. ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ diye. ‘’Tarih sadece geçmişte ne olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte de ne olacağını anlatır’’ diye.  “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” (İbn-i Haldun) diye. ‘’Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’ (Mehmet Akif) diye.

Tarihi böylesine anlamaz isek; tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışan bir nesil yetiştirmiş oluruz. Hoş böyle de bir nesil yetiştiriyorlar ya zaten.

Böylesi bir nesle bir örnek vermek istiyorum:

Kindar ve dindar nesil

Ben bugün Twitter hesabımdan Rumelihisar içine yeni yapılan camiyi eleştirdiğimde de hem bana hem eski camiyi yıkana, hem de manzara teraslarını yapana, yaptırana hiç de nazik olmayan, hakarete varan sözler, küfürler işitiyorum.

Rumelihisar’ı içerisinde 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından sarnıç üzerine bir cami inşa ediliyor: Boğazkesen Cami (Kaleiçi Camisi) Bu cami 1884 yılında meydana gelen ve “Büyük Felaket” olarak adlandırılan depremde tamamen yıkılarak cami sarnıç içine çöküyor. Cami bu depremde  tamamen yıkıldığı için Osmanlı tarafından yeniden yapılmadığı gibi onarılmıyor ve bu alana hiç dokunulmuyor. Taaa ki 1958 yılına kadar. 

1884 depreminden sonra Boğazkesen Camisinden sadece yarısı yıkılmış minaresi ayakta kalıyor. Gerisi sarnıç içerisine çöküyor:





1958 yılında Rumelihisarı'nın '’bir açık hava müzesi ve park olarak düzenlenmesi projesi’’ çerçevesinde yeni yaya yolları, mehter gösterileri için bir gösteri alanı ve manzara terasları yapılıyor, yıkılan caminin tahrip olan minaresinin kalan kısmı da onarılıyor: 



2016 yılında da Caminin eski yerine caminin restorasyonu adı altında rekonstrüksiyonu, yani o alana sıfırdan yepyeni bir cami yapılıyor: 



İşte ben, Rumelihisar içine yeni yapılan bu camiyi eleştirdim diye ''dindar ve kindar nesil'' tarafından, hem bana hem eski camiyi yıkana, hem de manzara teraslarını yapana, yaptırana hiç de nazik olmayan, hakarete varan sözler, küfürler işitiyorum.

Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenen kindar ve dindar nesil böyle bir şey herhalde. Boğazkesen Cami Osmanlı zamanında yıkılıyor. Osmanlı bu cami yerine yenisini yapmadığı gibi onarmıyor da. Oraya manzara teraslarını Demokrat Parti zamanında 1958 yılında Menderes tarafından yaptırılıyor. Ben neyse de adamlar hem öykündükleri Osmanlıya, hem de hayranı oldukları Menderes’e bol bol küfrediyorlar. Cehalet ve hamaset böyle bir şey olsa gerek.

Yazıma yine Halil Cibran'ın sözünü tekrarlayarak son vermek istiyorum: ‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir.’’ Bundan dolayıdır ki muktedirlerin yapabildikleri sadece dünün sevinçlerini yâd etmektir.


Muktedirler için bugünün en acı hüznü de budur.

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz