
Üç Kuruşluk Opera
Sermaye, yeraltı ve kurumsallaşmış soygun üzerine bir siyasal ekonomi okuması
14 Ağustos 2016
‘’Üç Kuruşluk Opera’’ (Roman Yayınları, 2000) (Die Dreigroschenoper). Bu müzikli oyunu (Schauspiel mit Musik) Alman tiyatro yazarı Bertolt Brecht yazıyor; müziklerini ise besteci Kurt Weill besteliyor. Bu eseri sıradan bir ‘müzikal’ olarak tanımlamak yanıltıcı oluyor. Çünkü Brecht, bu eserle bir eğlence üretmek değil; müzik aracılığıyla kesintiye uğrayan, seyirciyi rahatsız eden bir sistem eleştirisi kurmayı amaçlıyor. Yapıt, Alman tiyatro tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri sayılıyor.
‘’Dilenciler Operası’’ndan ‘’Üç Kuruşluk Opera’’ya
İngiliz şair ve oyun yazarı John Gay, 1728 yılında “Dilenciler Operası” (Beggar’s Opera) adlı oyunu yazıyor. ‘’Dilenciler Operası’’nın müziğini Johann Christopher Pepusch yapıyor, oyun aynı yıl Londra’da sahneleniyor. John Gay’in “Dilenciler Operası’’ İngiltere’de 1721 yılında fiilen güç kazanan, 1727–1742 yılları arasında başbakanlığı belirginleşen Robert Walpole hükûmeti dönemindeki politik entrikaların, rüşvetin, yolsuzluğun kol gezdiği bir yozlaşma ortamını anlatıyor. John Gay’in “Dilenciler Operası”, çağdışı bir 18. yüzyılın (Hanover/Georgian dönemi) Londra'sında geçiyor ve oyun, ahlâki açıdan çökmüş, suçlu bir anti-kahraman olan Macheath'a odaklanıyor.
Alman oyun yazarı ve yönetmen Elisabeth Hauptmann, yaklaşık 200 yıl sonra 1926 yılında John Gay’in bu “Dilenciler Operası’’ adlı oyununu Almancaya çeviriyor. Brecht, John Gay’in “Dilenciler Operası” (Beggar’s Opera) adlı oyundan esinlenerek çevirmen Elisabeth Hauptmann’ın doğrudan katkısı ile ‘’Üç Kuruşluk Opera’’ adlı eserini yazıyor. Brecht, oyundaki şarkıları ise, Orta Çağ'ın en tanınan Fransız lirik şairi François Villon'dan uyarlama ve üslup açısından esinlenerek kullanıyor; böylece sokaktaki insanın, dışlanmışların ve suçluların sesini yüksek sanatın tam merkezine yerleştiriyor.
Oyun İngilizce konuşulan dünyaya “The Threepenny Opera” adıyla taşınıyor. Oyunun açılış şarkısı olan ve her şeyi başlatan “Die Moritat von Mackie Messer” ise İngilizceye “Mack the Knife” adıyla adapte ediliyor. Bu parça, caz dünyasında Louis Armstrong’dan Frank Sinatra’ya, Robbie Williams’tan Nick Cave’e kadar yüzlerce ikonik müzisyen tarafından yeniden yorumlanarak dünyaca ünlü bir klasiğe dönüşüyor. ‘’Üç Kuruşluk Opera’’ bugün hala müzikli oyun tarihinin en önemli eserlerinden birisi olarak kabul ediliyor.
Kaynak zinciri ve tarihsel dönüşüm
Bu eserler arasında doğrudan bir “taklit” ilişkisi değil, tarihsel olarak dönüşen bir eleştiri geleneği bulunuyor:
John Gay – 18. yüzyıl İngiltere’si
John Gay, “Dilenciler Operası”nda, dönemin İngiltere’sinde burjuvazinin yükselişiyle birlikte ortaya çıkan siyasal yozlaşmayı hiciv yoluyla eleştiriyor. John Gay , bu oyunda doğrudan bir sınıf sistemi analizi değil; aristokrasi ile yeni burjuva düzen arasındaki ahlâki çürümeyi hedef olarak alıyor.
Bertolt Brecht – 20. yüzyıl Almanyası
Bertolt Brecht, John Gay’den bu hiciv geleneğini alıyor ancak içeriğini değiştiriyor: Artık mesele bireysel yozlaşma değil, kapitalist üretim ilişkilerinin kendisi oluyor. Böylece ahlâki eleştiri, yapısal bir sınıf eleştirisine dönüşüyor.
Tarihsel zemin – Weimar Almanyası ve yaklaşan çöküş
Brecht’in eseri, Weimar Cumhuriyeti’nin ekonomik krizleri, sınıf çatışmaları ve siyasal istikrarsızlığı içinde şekilleniyor. Oyunun 31 Ağustos 1928’deki prömiyerinin zamanlaması bu açıdan oldukça önemli oluyor. Oyun, Berlin'de öyle bir sansasyon yaratıyor ki, o kriz ikliminde burjuvazi kendi eleştirisini izlemek için tiyatro gişelerinde kuyruklar oluşturuyor; hatta Berlin sokaklarında insanlar "Mackie Messer" ıslığı çalmaya başlıyor.
Eser, kapitalist dünyayı sarsacak olan 1929 Büyük Buhranı’ndan (Kara Perşembe) hemen önce, Weimar Almanyası'nın "Altın Yirmiler" (Golden Twenties) olarak adlandırılan dönemin tam sonunda sahneleniyor. Bu dönem; yapay bir ekonomik refahın, kontrolsüz borçlanmanın ve ahlaki dejenerasyonun zirve yaptığı bir illüzyon çağı olarak biliniyor.
‘’Üç Kuruşluk Opera’’, tam da bu sahte cennetin ortasında, yaklaşan küresel ekonomik ve toplumsal çöküşün eşiğinde duran sarsıcı bir kehanet gibi ortaya çıkıyor. Sanat, bu yönüyle doğrudan toplumsal krizle ve geleceğin ayak sesleriyle temas eden bir tarihsel arka plan sunuyor.
Brecht’in işaret ettiği toplumsal çürüme, yalnızca ekonomik bir krizle sınırlı kalmıyor; Weimar Cumhuriyeti’nin çözülüşü, kısa süre sonra Avrupa’yı faşizme sürükleyen siyasal atmosferin de habercisi oluyor. Brecht’in 1933 sonrasında Almanya’yı terk etmek zorunda kalması, sanat ile otoriter siyaset arasındaki çatışmanın tarihsel simgelerinden biri hâline geliyor.
Epik Tiyatro ve yabancılaştırma
Burada şu hususun da vurgulanması gerekiyor: Brecht’in tiyatro anlayışı yalnızca içerik düzeyinde bir kapitalizm eleştirisinden ibaret kalmıyor. Asıl kırılma noktası, onun geliştirdiği “epik tiyatro” anlayışında bulunuyor.
Epik tiyatroda, seyirciyi sahnede olup bitene duygusal olarak kaptırmak değil; tam tersine onu düşünmeye, sorgulamaya ve eleştirel bir mesafede kalmaya zorlamak amaç olarak seçiliyor. Bu nedenle Brecht, geleneksel tiyatronun “duygusal özdeşleşme” mekanizmasını kırmaya çalışıyor.
Bu yaklaşımın temel araçlarından biri “yabancılaştırma etkisi” (Verfremdungseffekt) olarak biliniyor. Bu teknik, seyircinin sahnedeki olayları “doğal ve kaçınılmaz” değil, “kurulmuş ve değiştirilebilir toplumsal ilişkiler” olarak görmesini sağlıyor. Böylece izleyici, karakterlerle duygusal özdeşlik kurmak yerine, onların temsil ettiği toplumsal yapıyı eleştirel biçimde değerlendirmeye yöneliyor.
Brecht’in tiyatro anlayışı, daha sonra Frankfurt Okulu düşünürlerinin geliştireceği ‘’kültür endüstrisi’’ eleştirileriyle de birçok ortak nokta taşıyor. Çünkü burada sanat, yalnızca bir eğlence aracı değil; toplumsal bilinç üretimi ve ideolojik yönlendirme alanı olarak değerlendiriliyor.
Sermayenin, yeraltının ortaklığı ve siyaset bilimi açısından bir okuma
Bertolt Brecht’in John Gay’in "Dilenciler Operası"ndan esinlenerek yazdığı "Üç Kuruşluk Opera", aslında her devirde yaşanan politik entrikaların, sömürünün, soygunun, hukuksuzluğun, kuralsızlığın, ikiyüzlülüğün, siyasal çürümenin ve ahlâki yozlaşmanın kol gezdiği bir düzeni anlatıyor. Oyun, burjuvazi, kapitalizm, sömürü ve düzen çarklarındaki toplumun üzerinde yükseldiği temel ögenin insan ve ahlâk değil; sadece ve sadece para, rant, çıkar, menfaat, yalan ve talan olduğunu gösterirken, kapitalist dünyayı bir "Yeraltı Suç Dünyası" olarak resmediyor. Burada burjuvazi ile Marksist literatürde hırsızlar, dilenciler ve suçlular sınıfını tanımlayan "lumpenproletarya" aynı ahlaki ve ekonomik mantıkla hareket ediyor; aralarındaki tek fark uyguladıkları yöntemler oluyor.
Bu durumun, yalnızca ahlâki bir çürüme anlatısı olarak görülmemesi gerekiyor; aynı zamanda modern devlet ve ekonomi ilişkisine dair yapısal bir eleştiriyi de beraberinde getiriyor. Bu çerçevede devlet, klasik liberal anlayışta olduğu gibi tarafsız bir düzenleyici değil, çıkar ağlarının içinde konumlanan bir mekanizma olarak kavramsallaştırılıyor. Yani devlet, toplumsal düzeni koruyan bir üst otorite olmaktan ziyade, ekonomik ve siyasal çıkarların yeniden üretildiği bir alan haline geliyor.
Benzer biçimde suç olgusu da sistem dışı bir sapma olarak değil, sistemin kendi işleyişi içinde üretilen bir sonuç olarak okunuyor. Tam da bu noktada, dünya siyaset ve tiyatro literatürüne kazınan, oyunun kalbini oluşturan o meşhur paradoks devreye giriyor. Soyguncular kralı Mackie Messer (Sustalı Mack) soruyor:
“Bir banka soymak, bir banka açmaktan daha büyük bir suç mudur?”
Bu sarsıcı soru; siyaset bilimindeki "mülkiyetin kökeni" ve "yasal soygun" kavramlarının edebi bir manifestosu oluyor. Brecht bu replikle, bireysel ve amatör suçları (banka soymayı) gayrimeşru ilan eden burjuva hukukunun, kurumsal ve sistemik soygunları (banka açmayı) nasıl yasal bir zemine oturttuğunu ilan ediyor. Böylece suç, “norm dışı” bir davranış değil, bizzat normun üretimi oluyor; yani toplumsal düzenin istisnası değil, onun içsel bir bileşeni olarak ortaya çıkıyor.
Bu analiz, Brecht’in Marksist okumasının temelini oluşturuyor. Üretim ilişkileri, sınıf çatışması ve artı değer sömürüsü, toplumsal düzenin görünmeyen ama belirleyici mekanizmaları olarak öne çıkarken; eserin asıl değeri günümüz siyasal ekonomi yapılarıyla kurulabilecek paralelliklerde de kendisini gösteriyor. Bugün finans kapitalizminin yükselişi, medya-ekonomi ilişkilerinin iç içe geçmesi ve gri/suç ekonomisinin küresel ölçekte genişlemesi, Brecht’in işaret ettiği bu sermaye ve yeraltı ortaklığı temasını güncelleyen unsurlar olarak okunması gerekiyor.
Bu açıdan “Üç Kuruşluk Opera”, yalnızca tarihsel bir metin değil, modern güç ilişkilerinin sürekliliğini gösteren eleştirel bir çerçeve olarak da değerlendirilmesi gerekiyor.
Önce ekmek gelir, arkadan ahlak
Oyunda birbirileriyle paralellik teşkil eden ‘’Dilenciler Kralı’’ ile ‘’Soyguncular Kralı’’nın amansız çatışması şu şekilde anlatılıyor:
‘’Ancak dilencilerin düşleyebileceği kadar görkemli bir kent...
Adaletsizliğin ve çürümüşlüğün hüküm sürdüğü bir ortam...
Dilenciler kralıyla soyguncular kralının amansız çatışması...
Burjuvazi, kapitalizm, sömürü ve düzen çarklarındaki bir dizi çürük tahta... ‘’
Bertolt Brecht’in ‘’Üç Kuruşluk Opera’’ adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası olan “Denn wovon lebt der Mensch?” bölümü Tuncay Çavdar tarafından Türkçe’ye ‘‘İnsan neyle yaşar?’’ olarak çevriliyor:
İnsan neyle yaşar?
Sayın baylar, bize hep ders verirsiniz:
‘Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.’
Aç karnına kuru öğüt çekilmez.
Önce doyur beni, ondan sonra konuş.
Sende göbek, bizde ahlâk nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, arkadan ahlâk.
Artık vermek gerek, unutmayın sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.
İnsan neyle yaşar?
İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan.
Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları.
Yaşayabilmek için hemen unutmalı,
İnsanlığı unutmalı insan.
Katı gerçek budur, kaçınılmaz
Kötülük yapmadan yaşanamaz.
Efendiler bize ahlâksız dersiniz
Kötü kadın, utanmaz fahişe
Aç karnına suçlanmak hiç çekilmez
Önce doyur beni ondan sonra söyle
Sende şehvet, bizde edep nedense
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, arkadan ahlâk.
Artık vermek gerek, unutmayın sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.
İnsan neyle yaşar?
İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan.
Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları.
Yaşayabilmek için hemen unutmalı,
İnsanlığı unutmalı insan. Katı gerçek budur, kaçınılmaz
Kötülük yapmadan yaşanamaz.’’
Brecht burada ahlâkı bireysel karakter meselesi olmaktan çıkarıp, maddi yaşam koşullarıyla bağlantılı toplumsal bir olgu olarak ele alıyor. Açlık, yoksulluk ve sınıfsal eşitsizlikler sürdükçe, ahlâki öğütlerin tek başına toplumsal çözülmeyi engelleyemeyeceğini göstermeye çalışıyor.
Aç kalan insan önce ahlâkını yer
Türkçe’de ‘’aç kalan insan önce ahlâkını yer’’ sözünün kaynağı işte Brecht’in bu opera oyunu oluyor. Brecht, bu oyunda temel, milli ve manevi değerlerin, milli kültürün, toplum yapısının yasaklarla, sansürle korunamayacağını, bu değerlerin aç insanın karnını doyurmakla korunacağını söylüyor… Brecht’in bu oyun ile verdiği ders, oyuncular, izleyiciler, seyirciler, siyasetçiler ve din adamları tarafından hâlâ öğrenilmeyi bekliyor:
‘’Sayın baylar, bize hep ders verirsiniz:
‘Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.’
Aç karnına kuru öğüt çekilmez.
Önce doyur beni, ondan sonra konuş.
Sende göbek, bizde ahlâk nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, arkadan ahlâk.
Artık vermek gerek, unutmayın sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.’’
‘’Üç Kuruşluk Opera’’nın kapanış şarkısının son dizeleri zihinlerden hiç çıkmamacasına tekrarlanıyor:
“Karanlığı ve büyük soğuğu düşünün
Büyük haydutlara karşı savaş açın şimdi...
Uğraşmayın küçük haksızlıklarla
Onlar yakında donup kalacak, çünkü soğuk.
Asıl feryatlarla yankılanan bu vadideki
Karanlığı ve büyük soğuğu düşünün.
Büyük haydutlara karşı savaş açın şimdi
Ve hepsini yıkın, en kısa sürede:
Karanlığın ve soğuğun nedeni onlardır
Onlardır bu vadiyi feryatlara boğan.’’
Oyunun final bölümü, ‘’Dilenciler Kralı’’ ile ‘’Soyguncular Kralı’’nın amansız çekişmesiyle sona eriyor:
“İtişirler, didişirler
sürdürürler kavgayı.
En sonunda birleşirler
Yerler yoksul hakkını.”
Beş Paralık Roman
Brecht, "Üç Kuruşluk Opera" müzikal tiyatro (epik tiyatro) oyununu daha sonraları aynı adla romanlaştırıyor. (Dreigroschenroman, Suhrkamp Verlag, 1991) Bu roman da Türkiye’de Sevgi Soysal’ın çevirisi ile "Beş Paralık Roman" (İletişim yayınları, 2011) adıyla yayımlanıyor. Brecht, bu romanı Hitler’in iktidara gelişinden sonra 1934 yılında yazıyor. Brecht, bu eserinde, muktedirlerin her devirde geçerli olan iki yüzlülüklerini sergiliyor.
Brecht, bu eserinde, 1902 tarihinde Boer Savaşı sırasında Londra’da geçen politikacılar, işadamları ve hırsızlar arasında geçen sayısız entrikayı anlatarak masumiyet kavramını boşluğa düşürüyor. "Beş Paralık Roman" adlı eserinde silah sanayii, finans sektörü ve savaşlar arasındaki nedensellik bağına işaret ediyor. Yoksulluğu, yozlaşmayı ve şiddeti teşvik eden toplumsal sistemi iğneleyici bir dille eleştirip, sorgularken; Hitler'in iktidara gelişiyle hız kazanan militarist sermaye düzenini deşifre etmek adına, geçmişteki bir savaşı adeta günün bir aynası olarak kullanıyor.
Aslında muktedirlerin vatanseverlik kisvesi altında dönen iki yüzlülüklerini, sahtekârlıklarını, bir taraftan karşı tarafla hasım gibi gözükürken, el altından hasımla ne kadar kârlı bir ticaret yaptıklarını çok güzel bir şekilde anlatıyor. Savaşların, muktedirlerin ve onların tüccarları için aslında ne kadar karlı bir iş olduğunu ve onların iki yüzlü vatanseverliklerini gözler önüne seriyor. Kitapta geçen bir cümle durumu özetliyor: "Belki herkes bilmez ama, savaşlar duyguları kamçıladıkları kadar, ticareti de canlandırırlar."
Sonuç
Aslında sadece bu oyunun adı değildi ‘’Üç Kuruşluk’’ olan, bu oyunda yer alan aktörlerin, karakterlerin, ahlâkın, siyasetin, medyanın, yandaşın, iktidar aparatlarının, sözde aydınların, entelektüel taşeronların, hukukun, adaletin, paralelin ve parabolün tamamı da ‘’Üç Kuruşluk’'tu
Çünkü “Üç Kuruşluk Opera”, yalnızca bir sahne eseri değil, modern toplumun görünmeyen güç ilişkilerini açığa çıkaran eleştirel bir çerçeve sunuyor. Devlet, ekonomi ve suç arasındaki sınırların bulanıklaştığı bu yapı, bireysel ahlâktan çok yapısal ilişkilerin belirleyiciliğini gösteriyor.
Brecht’in asıl uyarısı tam da burada yatıyor: Düzen değişmediği sürece, suç yalnızca biçim değiştiriyor. Ve belki de bu yüzden, sahne değişse de oyun değişmiyor; yalnızca roller ve maskeler yenileniyor.
Osman AYDOĞAN